––Hadi, Dicle.
––Geldim, geldim.
Dicle elinde gümüş tepsiyle içeri girerken bana bakıp sırıttı. Biliyor ya utanıyorum. Pis cadı.
Mehmet dede: Bu mutlu günde, bu mutlu anda iki aile bir araya geldik. Torunum Anka ve Cihangir oğlumun nişanlanması bizim sevincimize sevinc katıyor, bir ömür mutlu ve huzurlu bir hayat geçirmelerini diliyorum. Bu kırmızı kurdele bir nevi sizin kader bağınız çocuklar. Tek isteyim ömrünüzü sevgi ve saygıyla yaşamanız.
Dedem sözlerini bitirir-bititrmez kurdelemizi kesti. Parmağımdaki yüzüğü baktım. Artık nişanlıydım, huzurluydum. Tebessüm ettim, her şey çok güzel olacaktı.
Ertesi sabah...
Anka: Dicle! Benim kemer bilekliğimi sen mi aldın?
Dicle: O çirkin şeyi mi? Tabii ki, hayır!
Anka: Benim güzel bilekliğime çirkin diyemezsin bir kere!
Dicle yatağından kalkarak dolabıma doğru ilerledi. İkinci çekmeceden siyah bilekliğimi alıp parmağında döndürerek bana nasıl yaptığını hala anlayamadığım o piçimsi gülümsemesini sunuyordu. Şaşırarak bir ona, bir bilekliğe baktım, O çekmeceye bakmıştım ben...
Anka: Ama ben oraya bakmıştım, orda yoktu.
Dicle: Sen zaten ne zaman aradığını buldun ki. Hep aynı yere koyuyorsun bu çirkin şeyleri, sonra da unutuyorsun.
Dudaklarımı büktüm, doğru söyluyordu. Hep 2.çekmecede olurdu onlar ve ben hep bulamazdım.
Anka: Neyse ne. Hadi sürmemi çek. Cihangir neredeyse gelir.
Kahkaha atarak yanıma geldi. İtekleyerek beni aynanın yanındaki pufa oturttu. Kendi pahalı sürmesini çıkararak ince ve uzun bir sürme çekti gözlerime. Anlamıyorum ki, benimkiler hep mısırlılara benziyor aynı, yapamıyorum.
Dicle: Bak bu kıyağımı da unutma.
Göz kırparak söylediği şeye tebessüm ettim. Cadı falan ama seviyordum. Yanağını sulu-sulu öperek çantamı aldım ve aynada son kez kendime baktım.
Dicle:Ya sana demedim mi, beni böyle iğrenç-iğrenç öpme diye. Hem sen neden buluşacağınız yere gitmedin ki?
Anka: Cihangir ben alırım dedi.
Dicleyle daha fazla konuşmadan kapıyı açıp çıktım. Nişanlımı daha fazla bekletmek istemedim. Sahi ben artık nişanlıydım. Cihangirle nişanlıydım. Yüzümde beliren koca gülümsemeyle yüzüğümü okşadım. O iyi biriydi. Ona göre davranmam gerekiyordu. Üstüme baktım, umarım kiyafetim uygundur.
Merdivenleri koşarak aşağı indim. İçimde anlamsız bir heyecan vardı. Nişanlı olarak ilk buluşmamızdı. Dışardan gelen iki kısa korna sesinden onun geldiğini anladım. Eskiden de böyle anlaşırdık. Salonu geçip kapıyı açtım. Hemen etrafımı çiçek kokuları sardı. İçim huzurla doldu. Gözlerimi açıp bahçe dışına baktım. Oradaydı. Arabanın dışında elinde hep olduğu gibi yaseminle beni bekliyordu. Unutmamıştı. Aslında o hiç unutmazdı ki. En çok seviğim iki çiçekten biri yasemindi. Öbürünü zaten kimse bilmiyordu.En sevdiğim çiçek olarak herkes yasemini sanardı, ama aslında öyle değildi.
Onu daha fazla bekletmemek için hızla ona doğru koştum. Geldiğimi görünce kocaman gülümsedi. Zaten tek bana bu kadar gülümserdi. Erafa karşı o kadar soğuktu ki, sert, umursamaz. Bir tek benim yanımda gülerdi. Yanına varınca hemen sarıldım. O da kollarını bana doladı. Başını boynuma gömdü. Derin nefesler alıyordu, burnunu boynuma sürtüyordu. Bunu hep yapardı ve ben de hep huylanırdım. Bunu bildiyinden kıkırdadı. Biraz uzaklaştıktan sonra yüzüme bakmaya başladı. Hatta durmadan yarım saat yüzüme baktığı da oldu. Neden böyle yaptığını sorduğumda ise: "huzur buluyorum, beni çocukluğuma götürüyorsun"-demişti. Ben o zaman kendimi o kadar değerli hissetmiştim ki, anlatamam. Yüzümdeki tebessümle ben de ona bakmaya devam ettim. Hiç sıkılmıyordu bana bakarken. Gözlerinde o kadar fazla duygu görüyordum ki, sevgi, özlem, hüzün, hasret, merhamet. Bu bakışmanı onun kesmeyeceğini bildiğimden elini tutup arabaya doğru döndürdüm bizi.
Anka: E hadi, gitmiyor muyuz? Hem ben çok merak etttim nereye gideceğimizi.
Cihangir: Çok seveceğin bir yere gideceğiz.
Anka: Gerçekten çok merak ettim, hadi hemen gidelim.
Yazarın anlatımı
Anka heyecanla yola bakıyor, gidecekleri yeri tahmin etmeye çalışıyordu. Cihangir ise onun bu çocuksu hallerini izleyerek keyifle gülümsüyordu. Uzun bir süre hoş sohbetler eşliğinde sonunda varacakları yere yakınlaşmışlardı.
Cihangir: Anka, yaklaştık. Bana söz ver ben diyene kadar açmayacaksın gözlerini. Söz ver.
Anka bundan memnun olmasa da sözünü dinledi. Gözlerini kapadı.
Anka: Tamam, ama bak kısa sürsün, yoksa meraktan çatlarım.
Cihangir koca bir kahkaha patlattı. Bu onun dilinde tamam, tamam demekti. Araba durunca Anka yerinde kıpırdandı. Çok heyecanlıydı. Cihagir önce kendi indi, sonra da arabanın önünden dolanarak Anka'nın kapısını açtı. Uzanıp elini tutu. Öbür elini yukarı tutarak başını çarpmasını engelledi. Kollarını ona dolayarak kulağına fısıldadı.
Cihangir: Sen nasıl bir mucizesin böyle. Neyin ödülüsün bana.
Anka başını Cihangirin göğsüne bastırdı. Utanmıştı. Yine...
Anka: Gözlerimi açarım bak, merakımı gidersen mi artık sevgili nişanlım.
Cihangir: Bir daha söyle duyamadım.
Anka: Bence gayet de duydun, sevgili nişanlım.
İkisi de kıkırdadı. Nişanlıydılar değil mi artık. Tekrar gülümsediler.
Cihangir bir elini Anka'nın beline sardı, diğerini ise onun parmaklarına doladı. Onu geldikleri mekana doğru yürütmeye başladı. Önüne gelince durdular. Anka sesleri dinleyerek geldikleri yeri tahmin etmeye çalışıyordu. Gülüşme sesleri, konuşma sesleri, bebek sesi, tabak-çatal sesi. Çok fazla ses vardı anlayamıyordu.
Cihangir: Burası senin. Umarım beğenirsin. Hadi aç gözlerini Mucizem.
Anka'dan
Gözlerimi açtığım zaman karşılaştığım manzarayla gözlerim doldu. Bunu yaptığına inanamıyordum. Önümde şuan her şeyi mor bir kafe vardı. Her şey o kadar güzeldi ki. Bakan tekrar-tekrar aşık olurdu.
Dışı böyleydi

Cihangir: Beğendin mi?
Anka: Çok... o kadar güzel ki... Şimdi burası benim mi?
Cihangir: Evet, Mucizem. Burası senin. Senin hep hayalini kurduğun gibi tasarladım burayı. Hadi, gezdireyim seni. Daha görmen gereken çok şey var.
Başımı salladım. Ağlamaktan konuşamıyordum. Burası hayallerimin ötesinde bir yer. Benim hayallerimden bile güzel. Kollarımı saran adama baktım. Ne güzeldi öyle...
Etrafı keşfe çıkmıştık. O kadar güzeldi ki... Allah'ım o kadar güzeldi ki... Hele şu, üstündeki çiçekler. Her şey benim sevdiğim gibiydi.
Bahar Azerbaycan'dan bana resimler atıyordu. Attığı bi resimdeki telefon kulibesini o kadar sevmiştim ki, onu Cihangir'e de göstermiştim. O da beğenmişti. Şimdi karşımdaki ondan katbekat güzeldi.

Her yer resmen dolu doluydu. Hiç bir boşluk boş bırakılmamış, mutlaka birşey konulmuştu. Bu köşeyi de çok sevmiştim. Fazlaca masalsı geliyordu bana. Bir animeden fırlamış gibi.
Tam üç girişi vardı kafenin. Binanın çatısından mor, pembe, violet, lila çiçekler sallanıyordu. Böyle salkım-salkım. Çok hoş görünüyordu. Oyuncak gibi dekore edilmiş yerler de vardı. Gerçekten çok hoştu.



İçeriye girdik, baya kalabalıktı burası. Çok sevildiği belli oluyordu.

İçeriyi gezmeye başladım. Her adımım da daha çok aşık oluyordum buraya.

Bar kısmı da vardı burda. Sanırım demekten bıkmayacağım. Burası çok hoş...
Daha sonra ortadaki gerçek çiçek ağacı dikkatimi çekti. Büyülünmiş gibi sadece onu inceliyordum.
Tezgaha bakınmaya başladım. O kadar güzel şeyler vardı ki, hepsinden tatmak istedim şuan.
Pastalar o kadar lezzetli görünüyordu ki...
Burda da jelibonlar vardı, o kadar fazla çeşit vardı ki, çoğunu ilk kez görüyordum. Alt kısımdan türlü-türlü şekerlere ve daha birçok çeşit vardı.
Resmen her geçen saniye daha fazla aşık oluyordum buraya...

Dayanamayıp bir sürü resim çekmiştim (kızı saymayın)







Ama benim en çok sevdiğim şey kafenin arkasındaki bu huzur yuvalarıydı... Küçüklüğümden bu yana hep sevmişimdir salıncakları. Rüzgara doğru sallanmak huzur kelimesinin karşılığıydı benim için.
Yavaşca oturdum salıncaklardan birine. Hafifce sallanırken sadece karşımdaki güzel bahçeyi ve gökyüzünü izliyordum. İçimdeki tarifi imkansız huzurla gözlerimi kapattım. Bu gün hava güneşliydi aslında, ama yüzümü okşayan hafif serin rüzgar gülümsememe sebep olmuştu.
Ne kadar orada kaldım bilmiyorum ama, Cihangirin merak edeceğini düşündüğümden hızla kalktım ordan ve kafenin içine girdim. Gözlerimi etrafta gezdirirken hafif yesili andıran gözlerle buluştu bakışlarım. Ona koca bir tebessüm gönderdim. Beni o kadar mutlu ediyordu ki, dayanamayıp yanına gittim ve sıkıca sarıldım ona. Geri çekildikten sonra elimden tutp çalışanlarla tanıştırdı beni. İşlerin gidişatını anlarken kısa bir süre sonra ordan ayrıldık. Yol yine gülüşlerimiz ve hoş sohbetlerimizle geçmişti. Kısa bir süre gözlerimin kapandığını hissettim ve kendimi karanlığa bıraktım.
Gelecekten bir gün
Yine hazırlanmış Cihangiri bekliyordum. Onu zor ikna etmiştim kafeye gitmek için. O da her 20 dakikada bir onu arayacağımın sözünü garantisiyle izin vermişti. Aynada son kez kendime baktım. Diz kapaklarımın altında biten çiçekli bir elbisse giymiştim, kolları bol olduğu için bileyime kadar gelen morluklar görünmüyordu. Buna sevinmiştim işte. İnsanlara açıklama yapmaktan nefret ediyordum, çünki artık söyleyecek bir yalan bulamıyordum. Şükürler olsun ki, yüzüme dokunmuyordu. Her yüzüme gelişinde kırgın bir tavaya dokunmuş gibi çekiyordu ellerini üstümden. Bu tuhaflığı kendimce araştırıp sebebini bulduğumdaysa bir yıkım daha yaşamıştım. Yüzüm ona benzediği için asla dokunmuyormuş yüzüme. Bunu öğrendiğim zamankeşke yüzüme de vursaydı da böyle bir gerçeği öğrenmeseydim diye tekrarlıyordum içimden hep. Artık umut denilen bir şey bırakmamıştı bende. Gözlerime hücum eden yaşları akmadan aynaya yaklaşarak temizledim. Onun yanında ağlamayı bırakalı çok oldu.
Belime sarılan kollarla önce irkildim, sonra bundan hoşlanmadığını hatırlayınca toparladım kendimi . Burnunu saçlarıma ve boynuma sürterek derin nefesler alıyordu. Titrememek için kendimi o kadar fazla sıkıyordum ki, vücudumda sızlamalar oluşmuştu her zamanki gibi. Rahatlamaya çalışarak derin bir kaç nefes aldım.
Cihangir: Çok güzel olmuşsun...
Dudakları boynuma dokununca içim titredi, heyecandan ve ya zevkten uzak bir hiss yaşıyordum şuan. Saf korku. Ondan çok korkuyordum. Hayatımda kimseden bu kadar fazla korkmamıştım. Küçükken fırtınalı havada camımın önünde gördüğüm gölgeler kadar korkutuyordu beni. Tek farkları onun aslında canavar değil de sadece odamın önündeki ağacın dalları olduğunu öğrenmiştim. Yani aslında orda canavar yoktu, sahteydi. Tek bildiğim benim canavarım gerçekti ve şuan onun yanında titrememek için savaş verirken tek istediğim bir an önce onda uzaklaşmaktı.
Cihangir: Her zamanki gibi o kadar güzelsin ki, sakinleştirici gibi geliyorsun bana. Kokunla tüm sinirim uçup gidiyor. Bak ne diyeceğim... bence biz bu gün eve kapanalım ve çocuk çalışmalarına devam edelim ne dersin?
Allahım lütfen, yalvarırım bu olmasın. Yine o iğrençliği yaşamak istemiyorum. Derin nefes alıp konuşmadan önce dudaklarımı yaladım. Kendime hakim olduğumda ise ona hitaben konuşmaya başladım.
Anka: İşine geç kalmaz mısın peki? Baban tekrar kızmasın?
Onu hiç sevmiyordu. Sebebini nişanlıyken sorduğumda ise bana çocukluğunun katili olduğunu söylemişti. Gözlerindeki ifadeden ölesiye korkuyordum, sadece bakışlarının bana değmemesini dilemekten başka bir şey yapamadım o an. Bakışlarını bana çevirip yüzüme şefkatle baktı.
Cihangir: Onun ne düşündüğü umurumda değil . Senden önemli değil.
Yine yapıyordu. Eskiden sevdiğim haline dönüyordu birden. Güzel ve Çirkin masalını hatırlatıyordu bana. Tek fark orda canavar insana dönüşüyordu, ama burda insan canavara dönüşmüştü. Bir diğer belirsiz fark da bendim. Masaldaki Güzel ben değildim. Böyle de garip bir benzetme...
***