Yaz tatilini gezip tozarak geçiriyoruz. Gebze, Darıca, Kocaeli, en çok da İstanbul... İstanbul'a gitmek o kadar ucuz ki her hafta en az iki kez gidiyoruz. Hayatımda ilk kez hamburger yiyorum, hamburgeri aperatiflerin en lüks köşesine konumlandırıyorum... Na'apalım? Salçalı ekmekten, patates kızartmasından, tosttan başka bir şey görmemişiz işte.
Ama bu sefer asıl önemli olan yemek değil, Kültür turizmi... Müze Kart ile girilecek her yere gidiyoruz. Yorulduğumuzda dinlenmek için oyun salonlarına, bilardoya, bowlinge gidiyoruz. Favori mekanımız Kadköydeki bir oyun salonu. Elime bowling topunu aldım mı labutları hayatımdaki kötü insanlar olarak görüyorum. Spare'ler, Strike'lar havada uçuşuyor. Bir de çekiç oyunu var, hani şu amerikan filmlerinde panayırlarda olan gibi, ama yukarı çıkıp çana vuran bir mekanizma yok. Yumruk makineleri gibi, dijital. Elimde çekiç, hoplaya zıplaya vuruyor, tüm hıncımı alıyorum.
Sabah ilk dolmuşla geldiğimiz İstanbuldan dönerken, gece son dolmuşa yetişmeye çalışıyoruz. Bazen yetişemeyip taksiyle dönüyoruz. Bazen Bekir, bazen de kızlar da eşlik ediyor bize, fakat Seydi'yle gezerken bir günde yirmi müzeye giriyorsak, yanımıza bir kişi eklenince dördü beşi geçemiyoruz.
Yoruldum. Acıktım. Oturalım. Yeter..!
Olsun... Seydi'yle gezmek ayrı zevkli, hep beraber gezmek ayrı zevkli, Heybeliada'ya gidiyoruz, denize giriyoruz. Kınalıada'ya gidiyoruz, bisiklet kiralıyoruz. Ayşelerden ikincisi bisiklet sürmeyi bilmiyormuş, çilekeş Seydi ikili bisiklet alıp Ayşe'yi arkaya atıyor. Arada Bekir ile yer değişiyorlar. Ben mi? Hiiç işim olmaz. Büyükada'ya gidiyoruz, dondurma yiyoruz. Meşhurmuş. Dondurmalar benden deme gafletinde bulunuyorum, maaşın çeyreği gidiyor. Dedim ya, olsun... Yeniden hayata dönmüşüm. Yazdan öncesi nadiren aklıma geliyor.
Bir de kredi çekip uçak gibi bir bilgisayar almışım... Üç öğretmen maaşı. Gecenin yarısına kadar Seydiyle f*******:'da Brain Buddies oynuyoruz. Matematik, hafıza, problem çözme, hızlı karar verme, refleks... Ben zaten oyun oynamak için yatadılmışım da Seydi'nin de benden alta kalır yanı yok. Bir ben rekor kırıyorum bir o. Kıramadı mı? Ben uyuyorum, o sabaha kadar oynuyor. Sonra o geçiyor ve sabahlama sırası bana geliyor.
12105 puan
12308 puan
12311 puan
12416 puan
Bir denememde öyle bir coşuyorum ki normalde 16-18 aşama ilerleyebildiğimiz hafıza oyununda 43. aşamaya kadar ilerliyorum. Sadece hafıza oyununda 38655, toplamda ise 44686 puan yapıyorum. Üç gün uyumadan rekorumu geçmeye çalışıyor. Bilgisayarıma dokunamıyorum üç gün boyunca. Adam Türkiye birincisi ve ben adamı en övündüğü şeyde, zeka ile ilgili bir oyunda ezmişim, boru mu?
Üçüncü gün ufak bir ara verdiğinde f*******:'da gezinirken bir maymun görüyoruz. Oynadığımız hafıza oyununa benzer bir oyunda bilmem kaçıncı bölüme gelmiş. Biz daha yanan resimleri görüp hafızaya alamadan tıkır tıkır basıyor. Birbirimize bakıyoruz, bilgisayarı kapatıyoruz, gidip yatıyoruz.
Bir gün Seydi arıyor. "Buketlerdeyiz, çabuk gel. Lazımsın."
Gidiyorum, herkes orada. Demonte bir dolap almışlar, birleştirememişler. Bekir bir yanda, Seydi bir yanda, Buket bir yanda, Nil bir yanda, ellerinde yıldız tornavidalar, parçaları birleştirmeye çalışıyorlar. Oda kapısında Seydi hemen elime tutuşturuveriyor yıldız tornavidayı. "Marangozda çalıştım demiştin. Buyur yap." diyor.
Bakıyorum, tornavida, vidaya auymuyor. "Kutusu nerede bunun?" diyorum, gösteriyorlar. Vidaların olduğu poşetten alyan anahtarı çıkarıp gösteriyorum. "Bununla denediniz mi?"
Hepsinde şaşkın bir bakış. Türkiyenin o yıl KPSSye girmiş en zeki yirmi insanından beşi bu odada ama kimse de 'Bu işte bir gariplik var.' diyip kutuyu kontrol etmemişler. Alyan anahtarla beş dakikada bitiyor montaj. "Dört saat uğraşmıştık. Ağzım burnum ter oldu." diyor Seydi. Bekir gülüyor, "Ağza burna razıyım."
O gün eve döndüğümüzde Seydi'ye soruyorum. "Hepsi güzel kızlar, hepsi zeki. Neden bu zamana kadar biriyle sevgili olmadın?"
"Kardeşim" diyor. "Hepsi benim kardeşim. Sana karışmam ama bizim aramızda öyle bir şey olmaz."
Aradan bir süre geçince ben de anlıyorum ki o arkadaşlığı riske atmaya değmez hiçbir şey.
Yaz tatili hızlı geçiyor... Okulun açılma tarihi yaklaşıyor. Her güzel şeyin bir sonu vardır... Okulum, sınıfım, çocuk sayım aklıma geldikçe gerilmeye başlıyorum. Uykularım kaçıyor. Öğrenci sayısının azalması konusunda hiçbir ümidim yok.
Azalmıyor da zaten. Hatta diğer sınıfa ücretli öğretmen henüz ayarlanamamış. Veliler çalıştığı için çocuklar gelmek zorundaymış. Diğer öğlenci sınıftaki çocuklar da ücretli öğretmen gelene kadar benim sınıfa devam edecekmiş. Benim sınıfımdaki çocuklar belliymiş, diğer sınıftaki çocuklar belliymiş. Ücretli öğretmen gelince herkes kendi sınıfına gidecekmiş...
86 çocuk.
Seksen altı
86
SEKSEN ALTI.
"Merak etme." diyor müdür, "İki haftaya ücretli öğretmen görevlendirmeleri sonuçlanır."
Sonuçlanmıyor... Yani sonuçlanıyor da bizim okula nedense ücretli öğretmen gönderilmiyor.
Tek avuntum, artık giriş katındaki, gerçekten sınıf olan sınıftayım, ama ne masa yetiyor, ne sandalye, ne kitap, ne de ben...
Gündüzleri hepimiz kendi okulunda ölesiye yorulurken, okuldan sonraki arkadaş ortamı dinlenmeme yardımcı oluyor. Hepimizin ayrı derdi var. Birimizin okulu ekim ayındaki ufak bir sallantıda iyice yıkılmaya yüz tutmuş. Duvardaki yarıklara parmak giriyor. Bir diğerinde müdür arıza çıkarıyor. Biri konteyner binada, biri benim geçen seneki sınıf gibi bir depoda.
Bir de hepimizin ortak derdi var. Çocuk sayısı ve veliler... Seydi ve Ayşe gülerek anlatıyor. Sınıftan çıktıklarında Nil'i koridorda, sınıfın yarısıyla birlikte ağlarken bulmuşlar. Çocukların ağlamasını engelleyemeyince o da başlamış çocuklarla birlikte ağlamaya... Hepimiz kendi sınıfını hizaya sokmak için üniversitede öğrendiklerini uygulamaya çalışıyor ki hiçbiri işe yaramıyor.
Ben mesela... Sınıfımda koşmak zaten normalde de yasak ama bu sınıfta yürümek bile yasak. Oyuncaklarla yerde oynamak yasak. Ayakta durmak yasak. Yasak oğlu yasak.
Öyle oluyor, böyle oluyor, şöyle oluyor. Tam iki buçuk ay sürüyor ücretli öğretmenin gelmesi... O sırada mevcut da yüze dayanıyor, doksan altı oluyor. Sürekli devam eden doksan altı çocuk.
Ücretli öğretmen gelince sınıflar ayrılıyor ama diğer sınıfa düşen tüm veliler sanki en başından beri sınıfların ayrılacağını haber vermemişiz gibi davranıp isyan ediyorlar...
Çocuklar çok alışmış da gitmek istemiyorlarmış. Neden böyle bir duruma düşmüşlermiş.
Göndermeseydiniz de alışmasalardı madem. "Bir sene boyunca çocuğunuzun doksan altı kişilik bir sınıfta olmasını gerçekten istiyor musunuz?" diyorum.
"Herkes gelmesin tabi de benim çocuğumu alın bari." diyor kiminle konuşsam.
O aralar f*******:'da "Bilmembişey yapmak isteyen bir milyon kişi bulabilirim" tarzı gruplar moda. Kendimi zor tutuyorum "Sınıfıma sadece kendi çocuğunu transfer etmek isteyen bir milyon veli bulabilirim" grubu açmamak için.
Bu sefer müdür bana destek oluyor da sınıf mevcudumu kırk dokuzda bırakıyoruz.
Fakat iki gün sonra müdür geliyor. Sabahçı, kıymetli öğretmenlerinin sınıflarından baba disiplini seven üç çocuğu benim sınıfıma aktarmayı teklif ediyor. Anlıyorum ki bir gün önceki desteği sadece bugün içinmiş. Sabahçı sınıfların mevcutlarını soruyorum. "Biri on dokuz, biri yirmi çocuk." diyor.
Bir kağıda, iki buçuk ayda tanıyıp anladığım kadarıyla sınıfımda sorun yaşayacağımı düşündüğüm on çocuğun isim ve soyismini yazıyorum. Daha doğrusu çocuklarla değil de velilerle... Gıcık, umursamaz, kuralsız, bilmiş, söz dinlemeyen tipler. "Sınıfıma göndereceğiniz her çocuk için bu listedeki iki çocuğu yer değiştirirseniz olur. Velileri siz ikna edeceksiniz." Tabi kimse öğlencilikten sabahçılığa geçmek istemiyor. Sınıflar olduğu gibi kalıyor.
Derken dönemin hükümeti bir sürpriz yapıyor. Önce sözleşmeli öğretmenlere kadro veriyor. Ardından doğu hizmetine af getiriyor. Bir de üstüne hepsine tayin hakkı veriyor...
Biz 98-99 puanla doğuya gitmeme kaygısı ile burayı tercih ederken Türkiyenin en iyi yerlerine geçen sene 45-50 puanla atanan sözleşmeli öğretmenler bir anda kadroya geçiyor. Doğuda yıllardır görev yaparak puanını yükselten öğretmenler, batıdaki okulların çoğunun sözleşmeli öğretmenlerin kadroya geçirilmesi ile dolduğunu öğreniyor.
Hepimiz şoktayız. Onca çalışma, onca emek. Bir tek Bekir'in haberi varmış böyle bir şey olacağından. Bir büyüğü söylemiş. "Birkaç yıl içinde doğu affı gelebilir." demiş ama Bekir göze alamamış.
Hepimiz asıl istediğimiz yerleri, memeleketlerimizi yazacağız tayin döneminde ama daha iki yıllık öğretmeniz. Hizmet puanımız yerlerde. Neredeyse sıfır ihtimal...
Bir de üzerine hükümet güzel bir alicengiz oyunu yapıyor... Tayin sistemini bu yıla özel değiştiriyor. Değişiklikler, sanki kimsenin yer değiştirememesi, sözleşmeden kadroya geçenlerin, yerlerini garantiye almaları için özenle hazırlanmış.
Memleketimin en ücra dağ köylerinin bile dahil olduğu otuz beş okulunu tercih ediyorum. Tercih ettiğim okullardan on birine yeni öğretmen gelirken yirmi dört okul boş kalıyor. Bense olduğum yerde kalıp tayin olamıyorum. Ne güzel ayarlanmış...
Sadece ben değil, hepimiz aynı durumdayız. Hepimiz kalmışız Gebze'de, ama beklediğimiz bir şey. Çoğumuz durumu umursamıyoruz, çünkü keyfimiz yerinde. Günün çoğunda mutluyuz.
Ve bir gün, okulun son haftalarında bir gün, olan oluyor. Evde şiddet gören çocuklarımdan biri o gün sınıfta o kadar güzel vakit geçiriyor, benden o kadar çok sevgi alıyor ki, okul çıkışı annesinin yanında bana "Öğretmenim, keşke babam sen olsaydın." diyor.
Bir insana, kalpten, söylenen bu cümle, o insanı yaralayabilir mi?
Paramparça oluyorum. Annesi benden birkaç metre ötede ağlıyor, çocuğundan gözyaşlarını gizleyerek...
Sınıfımda on beş aile boşanmış, en az sekiz-on evde ise şiddet var. Benim bu çocuklara verdiğim sevgi onları hem mutlu ediyor hem de hayatın onlardan neyi sakındığını gösterip ölesiye üzüyor.
O gün karar veriyorum tecilimi bozup askere gitmeye. Olayı anlatıyorum Seydi'ye ve ilk ona söylüyorum. "Ben artık burada duramam. Çocuklara neye sahip olamadıklarını göstere göstere onları sevemem. Ben tecilimi bozduracağım."