Bölüm 6: Görücüye Çıkmak

1126 Words
Kapı çalıyor. Kapıdaki sabırsız kimse artık, hem zile basıyor hem kapı tokmağını taktaklıyor. Altımda pantolon var da üstüme giyecek bir şeyler arıyorum. "Geldim" diyorum, "Geliyorum" diyorum, "Bir saniye" diyorum, yok. Yedi aylık mıdır nedir? Allahtan aile binası da ağzımdan kötü bir laf çıkmıyor. Çünkü kapıyı açtığımda karşımda Azra ve annesi Ayşe Hanım var. "Baskın basanındır." diyor, şaşkın bakışlarımı teğet geçerek içeri dalıyor. "Dağınık mısın, düzenli misin görmem lazımdı. Bizde bedavaya kız yok." diyor. Azra ile göz göze geliyoruz. "Söylememem için zorladı vallahi" diyor. Ayşe Hanım odadan odaya geçiyor, etrafı inceliyor, en son mutfak ve banyoya baktıktan sonra "Tamam." diyor. "Hadi gel. Kahvaltıya..." İki gündür evi temizleyip toparlamama rağmen yüzünden gözünden, bakışından duruşundan anlıyorum ki pek de beğenmedi. Hüseyin dedeme gidiyoruz. Hava soğuk, kahvaltıyı salonda yapıyoruz. Benimle pek konuşmuyor. Babasıyla şakalaşıyor. Arada bir yine de bir beni, bir kızını süzüyor. Bakışlarımızı yakalamaya çalışıyor. Sonra Azra ile sofrayı topluyoruz. Mutfakta kaş göz yapıyorum. Dudaklarını büzerek 'Bilmem' dercesine bir hareket yapıyor. Sofrayı toplayıp salona geçince Ayşe hanım alıyor sazı eline. "Damat, ben bir erkekte önce tırnaklara ve dişlere bakarım. İlk sınavdan geçtin. Temiz çocuksuni aferin. Sofra adabın ve terbiyen de yerinde. O kadar sıkıştırdım, tek laf etmedin. Ama ev düzenini beğenmedim. Daha düzenli olacaksın. Ben kızımı en iyi okula gönderdim. Kızım en iyi okulun en başarılı öğrencisi. Şimdi stajda ve geleceği garanti. On numara, beş yıldız bir damadı hak ediyorum." "Yalan yok. Sen olsan olsan dokuz numarasın. Kızım seviyor olmasa ya da dokuz yerine sekiz olsan imkanı yok vermezdim kızımı." duraksıyor. "Ha şimdi de verdim demimiyorum. Ama şansın devam ediyor." "Biliyorsun değil mi, benim salak kızım Türkiye'de yaşamak istiyor." "Biliyorum." diyorum. Benim de Türkiye'den ayrılmak gibi bir niyetim yok. "Biliyorum biliyorum. Memleketli olmasan zaten hiç şansın olmazdı." Güya övüyor ama resmen dövüyor. Azra beni kurtarıyor, "Anne biz Mertle dolaşabilir miyiz biraz? Hasret kaldık." Evden yeterince uzaklaştığımızda koluma giriyor. "Beğendi seni." diyor. "Beğendi mi?!" "Beğenmese evden yalnız çıkardın tombiş böceğim... Takıldı sana. Annem böyledir. Ama içinde şeker gibidir. Birkaç güne alışırsın." Gerçekten de sözleriyle dövdüğü dakikaların aralarında birkaç saniyelik duygularını belli ettiği anlar yakalıyorum. Attığı yemleri fark ettiğimi anladığında da mutlu oluyor. Ertesi gün dayısına gidiyoruz. Dört katlı bir evleri var. Bir katında kendi oturuyor, diğer üç katını çocukları için yaptırmış. Ayşe hanım takılıyor, "Azra'nın stajı iki sene sonra bitecek. Bizde evi dayalı döşeli erkek tarafı alır damat." "Ayşe annecim Azra ile yıllardır konuşuyoruz. Durumumu da maaşımı da biliyorsunuz." "Ev olmadan olmaz." diyor, gülümseyerek. "Benim kızımın başka kızlardan neyi eksik?" "Kaçırırım" diyorum nasıl bir cesaretle..? "Altına kaçırırsın anca" diyor. Hala gülüyor ama bu sefer pek takılma, espri gibi gelmiyor gülüşü. Misafirlikten sonra Azra ile konuşuyorum. "Bu ev işi nereden çıktı? Öyle bir konuşmamız hiç olmamıştı." "Annem haklı. Benim diğer kızlardan neyim eksik? Geleceğimi de düşünmeliyim." "Evlendikten sonra alırız ama maaşım belli. Hiç para harcamasam bile ev alacak, eşya alacak parayı biriktiremem." diyorum. Dudaklarını büzerek boyun bükmekle yetiniyor. On gün kalıyorlar. Bir daha bu konu açılmıyor. Zaman su gibi akıp geçiyor. İkinci dönem yaklaşıyor ve ben yine pazartesiyi bekliyorum. Bu sefer heyecanla değil... İkinci dönem artık dayanamıyorum. Müdüre yönetmelik gösteriyorum. Otuzdan fazla öğrenci olmaması gerekir diyorum. Sallamıyor. Dönemin ortalarında müfettiş geliyor. Fırsat bu fırsat. Durumumu anlatacağım. Yardım isteyeceğim. İçeri girdiği gibi "İyi, iyi." diyor. "Çok çocuk var." Devam ediyor. "Burası pilot bölge." Hay pilotunuza da, bölgenize de... Nasıl mutlu oluyor sınıfta çok çocuk görünce. Utanmasa yakama AFERİN rozeti takacak... İkinci dönem de bir şekilde geçiyor. Aralarda bir sürü olaylar oluyor da onlara şimdi girmeyeceğim. Öğretmenlikteki ilk senem ile Azra ile geçirdiğimiz yaza ilerde tekrar döneceğim. Şimdilik bu kısmı geçelim ve benim neden Antalya'da olduğum bilgisine doğru vites yükseltelim. Okulda kafayı yemek üzereyim, birkaç haftada bir istifa mektubu yazıyorum da geleceğimi düşününce buruşturup çöpe atıyorum. Dönem boyunca tek tesellim Azra. Yine bir görüntülü görüşmemizde Azra'ya soruyorum "Tatilde gelecek misin?" "Bu sene gelemeyeceğim." diyor. "Amcamlara gideceğiz, Avustralya'ya. Oradayken bilgisayarım da ücretsiz uluslararası dakikam da olmayacağı için fazla görüşemeyeceğiz" Karneleri dağıttıktan sonra ilk otobüsle memlekete gidiyorum. İlk gün biraz sohbet ediyoruz. Sohbetin sonu tartışmaya evriliyor. Annemin bitmek bilmeyen istekleri, babamın yetmeyen emekli maaşı. Bir de babam diyabet hastası olmuş. Haberim bile yok... Evde sürekli bir tartışma havası. Annem söyleniyor, babam susuyor. Babamın sabrı taşıp bağırıyor, annem ağlıyor... Evde zaman geçmiyor. Evdeki zaman sınıftakinden bile berbat geçiyor. Her sabah aynı kabusla uyanıyorum. Akçay'da sahilde Azra'yı görüyorum. Çevresinde ailesi, akrabaları... Görmezden gelip yoluma devam ediyorum. Neden böyle bir şey yapıyorum? Peşimden gelip bir şeyler söylüyor ama rüyamda ses yok. Sanki bir müzik... Arkamı dönüp gidiyorum ve arkamdan bakakalıyor. Bazen kabus daha erken bitiyor. Bazense devam ediyor. Ama etmiyor... Sadece karanlık. Uyanana kadar, sadece karanlık. Okul beter, evdeki günler, tartışmalar daha beter, geceler ise hepsinden beter... Her sabah erkenden çıkıp geç saate kadar dışarda yürüyorum. Biraz Edremitte, biraz Akçay'da, bazen de Burhaniye, Gömeç ya da Ayvalık sahilinde... Şapkamı gözlerimin önüne kadar çekiyorum. İnsanların yüzlerini görmeye bile tahammül edemiyorum. Dört gündür çiçeğimin sesini bile duyamamışım. Resmen bunalımdayım. Kim bilirdi ki bu kabusların bir sebebi varmış. Hepsi sanki akıl sağlığımı koruyabilmem için kozmik bir bir uyarıymış. Bir akşam, güneş turuncu gözyaşlarını Akçay'ın denizine dökerken rüyamdaki müziğe benzer bir müzik duyuyorum. O an... Beynimde, az sonra olacaklar çakıyor... Şapkamın siperliğini hafifçe kalırdığımda anlık olarak onun yanımdan geçişini görüyorum. Bir saniye bile değil. Belki yarım saniye. Ve sonra... Sonrası sanki rüyamın ses montajı tamamlanmış hali. Durmuyorum, yürümeye devam ediyorum. Birkaç saniye sonra kolumda bir el. Karşıma geçip yüzüme bakıyor. "Böceğim, tanımadın mı?" "Tanımadım." Kolumu kurtarıp yürümeye devam ediyorum arkama bile bakmadan. Bakmama da gerek yok zaten. Rüyamdan biliyorum. Bıraktığım yerde, arkamdan bakakalıyor. İyi de neden burada? Ne zaman geldi? Neden haber vermedi? Hani Avustralyada olacaktı? Rüya ne alaka? Kalbim yerinden mi çıkacak, göğüs kafesimi mi parçalayacak, kendisi mi parçalanacak yoksa çoktan parçalandı mı? Bilmiyorum... Sadece yürüyorum. Dakikalarca, belki saatlerce yürüyorum. Denizin kenarına oturuyorum dalgaların sesinden medet umarak. Yok... Aynı berbat döngüde sıkışıp kalmış gibiyim. Önce rüyada, şimdi gerçekte... Ya da bu da mı bir rüya? Saniyeler bile olduğu yerde duruyor sanki, geçmek bilmiyor. Gözlerim dalıyor beynimle birlikte. Saatime her bakışımda en az yarım saat geçmiş oluyor. Saniyeler geçmezken saatler nasıl bu kadar hızlanabiliyor? Saat gece yarısını geçmiş. Eskiden olsa, saat onda ararlardı. Şimdi artık güvendiklerinden mi, mesleğimi elime alıp evimi ayırdığımdan mı, kendi dertlerinden beni düşünecek halleri olmadığından mı bilmem tek bir çağrı bile yok. Oturduğum yerden kalkıp durağa yürüyorum. Dolmuş, zaten evin yirmi metre ilerisinden geçiyor. Anahtarı kapıya soktuğumda saat sabah dördü beş geçiyor. Bu kadar yürüyüş, bu kadar yorgunluk, bu kadar gözyaşı... Kafamı yastığa koyduğum gibi uyumam gerekiyor. Ama... Cehennemde gibiyim. Zihnimin zindanında... Beynimdeki döngüden bir türlü kurtulamıyorum. Gözlerim nemli ama sanki göz kapağımda bir baraj... Geçemiyor göz yaşlarım, ıslanmıyor artık yanaklarım. Ve birden aklımda yeni sorular beliriyor. ''Ya Avustralya'dan ansızın verilmiş bir kararlar geldilerse.' Ya elinde olan bir şey yoksa.' Türkiyede kullandığı hattının farklı olduğunu biliyorum. 'Ya numaramı ezbere bilmiyorsa.' Eyvah! Ne yaptım ben? Bir şekilde ona ulaşmalıyım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD