Prolog

1108 Words
Ben MERT. Bu da benim hikayem. Biraz gerçek, biraz kolpa... Antalya'nın, Erzurum'a bağlı bir köyünde, -Antalya'nın kalanı 30 dereceyken kendileri ısrarla 10 derecenin üstüne çıkmamakta ısrar eden bir köyünde- tarih öncesinden kalma birleştirilmiş sınıf sisteminde eğitim veren bir okulda anasınıfı öğretmeniyim. Tahmin edebileceğiniz gibi bu hikayede Vampiler, Kurtadamlar, Şekil değiştirenler, Ağalar, Berdeller, Aşiretler, CEOlar yok. Sadece su katılmamış salaklıklar, hatalar, bedbahtlıklar, yanlış anlaşılmalar, kısacası b*ktan bir hayat ve bu b*ktan hayatı zerre umursamayan ben varım... Dedim ya... Ben MERT. Arkadaşlar bana kısaca MADA derler. Ama öğretmen arkadaşlar değil tabi. Onlar bu kadar zevzek değil. MADA nasıl oluyor da MERT'in kısaltması oluyor diyorsanız haklı-değilsiniz. Anlatıcam. Hem de bu bölümde... Ama hemen değil. Hikayemin girişi de hayatım gibi biraz saçma oldu ama hepsinin bir sebebi var. Anlatıcam... Erzurum meselesi ile başlayalım. Antalya'nın Elmalı ilçesinde, bir köy öğretmeniyim. Merkezdeki insanlar denize girerken buradaki insanlar montla geziyor, o derece yani. E tabi ben değil. Ben soğuğun insanların göbek adı olduğu bir yerde büyüdüm. Millet yanımdan montla geçerken ben kısa kolluyla geziyor, tüm "Deli mi bu la?" bakışlarını da göğsümü gere gere üzerime çekiyorum. Hele bir de burada Antalya Üniversitesi'nin Elmalı Meslek Yüksek Okulu var ki hiç sormayın. Türkiye'nin her yerinden insanlar, okumak için kapı kapış burayı seçiyorlar... Antalya'yı görünce, löppedenek yazıveriyorlar. Deniz, kum, plaj, kızlar... Al sana deniz. Al sana kum. Al sana plaj. Al sana kızlar... Hayaller Paris, Hayatlar Elmalı. Her altı kıza bir erkek düşüyor. Yok... ters oldu. Her erkeğe bir bölü altı kız düşüyor. Paylaşabilirlerse... Ben mi? Yalan yok. Ben de Antalya'nın denizi için geldim. Hem de gerçek bir deniz kenarından, Gebze'den. Ama ben şanslıyım. Üç yıllık görevden sonra tayin hakkım olacak ve Antalya'nın merkezine gideceğim. Antalya'nın merkezi de kollarını açmış beni bekliyor ya... Ama hatun tarafında gözüm yok vallahi. Zaten uzun menzilli bir ilişkim var benim. Çok uzun menzilli. Hollanda taraflarından. Günde beş saat yazışıp beş saat de Skype'da konuşuyoruz. İnsan sevdiği ile on saat konuşmaktan sıkılır mı? Sizi bilmem de ben sıkılmıyorum. On saat sevgiliyle konuşma, sekiz saat uyku, beş saat okul, kalan bir saatte de Allah ne verdiyse... Sindirim, boşaltım, gezeltim, tozaltım. Gezeltim, tozaltım derken anca kapı önüne çıkıp bakkaldan bir şeyler alabilecek kadar. Seven insanın en güzel zamanı sevdiğinin yanındadır değil mi? Yok valla... En güzel zamanım sınıfımda geçiyor. Meslekte üçüncü yılım. Her gün mü bir vukuat olur ya? Oluyor işte. Bugün mesela çocuklara dedim ki "Sandalyelerinizi alın, masalara oturun. Ben de etkinliklerinizi dağıtacağım." En fazla ne olabilir? Etkinlik için malzemeleri hazırlarken çocuklara arkamı dönmüşüm -Büyük apt*llık- arkamdan gelen ses gittikçe artıyor. Önce uğultu, sonra patırtı. Kafayı çeviriyorum. Saniyenin binde birinde gelen bir öfke patlaması. Ama kızamıyorum da... Sınıfta on altı sandalye, dört tane masa var. Her çocuk, elinde bir sandalye, koymuş masanın üstüne, üzerine oturmaya çalışıyor. Kimisi başarmış oturmuş, gururla sallanıyor. Kimisi dengesini kaybetmiş, yere düşmüş ama pes etmiyor, tekrar deniyor. Kimisi arkadaşına yardım ediyor: "Elimi tut, çek kendini!" Dedim ya, anlık bir öfke patlaması, sonra "Nooluyor lan burada?" anlamlandırma çabası. Sonra bastım kahkahayı. Öyle bir kahkaha ki, sınıfın camları titredi, çocuklar şaşkın şaşkın bana bakmaya başladı. Öğretmenleri delirdi sandılar herhalde. Soruyorum size. Ne kadar severseniz sevin... Bir sevgili böyle bir mutluluk verebilir mi? Seviyorum lan bu çocukları... Çok seviyorum. Kimisi uğraşılmaz diyor, kimisi ilk yıllarda seversin ama zamanla sevgin biter diyor, kimisi erkek anasınıfı öğretmeni mi olur? Adından belli ana sınıfı, anne sınıfı diyor. Bu dingillere o ana'nın bu ana olmadığını anlatmaya çalışsam ne çalışmasam ne? Hiç bir şey demiyorum. Dingil dingil dolaşsınlar. Kim ne bilsin benim ne yollardan geçip buralara geldiğimi! Kim ne bilsin benim mesleğimi ne kadar çok sevdiğimi! Kim ne bilsin kendileri mesleklerini zorla yaparken benim çeşit çeşit meslek arasından okul öncesi öğretmenliğini seçtiğimi. Kim ne bilsin o minik ellerin, o kocaman yüreklerin dünyasına girmenin ne demek olduğunu? Hoş tüm bunları söyleyenler beni zerre tanımayan bomboş insanlar... Peki en iyi arkadaşım dediğim adam, Deniz, ben KPSS'yi 98.8 puanla Türkiye üçüncüsü olarak kazandığımda tebrik etmek yerine dakikalarca altı yaş çocuk taklidi yaparak dalga geçmişti. Öyyetmeniiym çişim geldieee! Öyyetmeniiym uykum vaaaağy! Öyyetmeniiym annemi össledieeem! Öyyetmeniiym kağnım acıktıaaa! Öyyetmeniiym ayşe kulağıma kustuaaa! Öyyetmeniiym ahmet saksıya işedieeee! Öyyetmeniiym mahmut altına yaptı üstüne oturduaaa! Önce bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. "Ya Deniz, bu işin ciddiyeti..." falan filan. Bakıyorum amacı dinlemek değil, bir şeylerin farkına varmak değil, sadece dalga geçmek. Kızıyorum ama elimde değil, gülüyorum da. Biraz bu durumların bir kısmının gerçekten yaşanacağını bildiğim için, biraz da sinirden. Ulan bu adam KPSS'yi kazanmak için her sene dershaneye, özel kurslara giden, KPSS'ye ilk üç girişinde 60 puanı geçemeyen, dördüncü girişinde ise sidik zoruyla kazanan bir matematik öğretmeni. Kazanamadığı her sınavdan sonra yanında olup teselli edenlerden biri kim? Tahmin edin... Evet ben. Kazandıktan sonra salya sümük ağlayan kim? Bilin bakalım. Yok o ben değilim. Salya sümük ağlayıp "Kazandım işte. En sonunda kazandım!" diye salya sümük ağlayan kişi benim en yakın arkadaşım Deniz. Ve tabi yanında sabaha kadar salya sümük ağlayışını izleyip onlarca kez "Evet kazandın." diyen, "Senin adına çok mutluyum." diyen, defalarca tebrik eden yine ben ve birkaç kişi daha. Neyse. De diyordum? Deniz benimle dalga geçiyordu, ben gülüyor bir şeyler anlatmaya çalışıyordum. Baktım amacı sadece dalga geçmek, dayanamadım. "Sen KPSS'yi kazanamadığında dört yıl yanında olan arkadaşına böyle mi davranacaksın? Kıskanıyor musun yoksa? Olum bak kıskanıyorsan söyle." Cevap mı? "Yok be ooluuum ne kıskanıcaam. Sonuçta matematik ile okul öncesi bir değil." "Ama KPSS puanı bir." dedim. "Senin dört yılda dershanelerle, özel derslerle zorla kazanabildiğin KPSS'yi ben dershaneye bile gitmeden daha ilk girişimde, sadece ik yanlışla kazandım. Matematik ya da Okul öncesi fark etmez. Sorular aynı sonuçta ve bu senin zoruna gidiyor. Kendi alçaklık kompleksini bana saldırarak geçirmeye çalışıyorsun." Önce "Yahu takılıyorum işte, bu kadar alınır mı?" dedi. Üsteleyince, sustu biraz daha. Sonra itiraf etti. Kıskanıyormuş. Sadece KPSS'yi değil, birçok açıdan benim sefil hayatımı kıskanıyormuş. Bu da bir süreliğine son konuşmamız olmuştu. Nasıl bu hale geldiğimizi uzun süre anlayamamış, kabul edememiştim. Deniz'i ilkokuldan beri tanırdım. İlkokuldan beri arkadaştık. Sıra arkadaşım, mahalle arkadaşımdı. Can ciğer kuzu sarmasıydık. Ben MADA, sefil MADA. Lise sona kadar cebinde beş para olmayan, komşu çocukların ikinci el kıyafetlerini giyen, bayramdan bayrama, -bazen- yeni kıyafet alınan, yazları ve hatta bazı yıllar şubat tatilinde bile bulabildiği herhangi bir yerde üç kuruşa çalışan, diğer çocukların annelerinin "O tür çocuklarla takılma." dediği cinste çocuklardan başka arkadaşı olmayan MADA. O ise babasının ilçedeki en işlek dönercinin sahibi olduğu, hayal edebileceğim, hatta hayal edemeyeceğim her şeyin sahibi Deniz. Cebinde babamın maaşı kadar harçlığıyla, pırıl pırıl kıyafetleri, ışıl ışıl ayakkabılarıyla, kalemi, silgisi, çantası, boyaları yurt dışından ya da en azından büyük şehirdeki marketlerden gelen Deniz. Beni kıskanıyormuş. Hıh...! Bu arada sanırım şimdi sırası geldi. MADA'nın. MADA benim adımın değil lakabımın kısaltması. Mert Ağa Dert Ağa. Lakabımı kim koydu dersiniz? Ortaokul yıllarımda, Deniz. Bir kere dedi ve, Yapıştı kaldı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD