Bölüm 11: Vatan Bize Emanet

1608 Words
On iki koca saat talim yapıyoruz. Koşamayacak hale gelene kadar koşuyoruz, sonra talim, sonra uygun adım yürüyüş. Komutan birkaç kez gelip kontrol bile ediyor. Ölüm gibi geçen on iki saatin ardından kahvaltıya giriyoruz. Önceki günler süt içmeyen, yumurta yemeyenler bile ikişer üçer yiyip içiyor. Asıl kırılma ise kahvaltı bitince oluyor. Sabaha kadar hareket ettiği için et kesiklerini belli etmeyen vücutlar kahvaltı için verilen yarım saatlik molada kaskatı kesiliyor. Kimse sandalyesinden kalkıp yatakhaneye gidemiyor. Sanki cepheden gazi olarak dönmüş bir birliğiz. Kimse düzgün adım atamıyor. En iyi durumdakiler bile tek ayaklarını sürüyerek gidiyorlar. Yol üzerindeki birkaç merdivenden inip çıkmaksa dünyanın en zor şeyi. Askerlik öyle okul koridorlarında kasıla kasıla yürümeye benzemiyor, kendimize gelmemiz neredeyse iki hafta sürüyor. Hem öyle sizin kaslarınız kemikleriniz tutmuyor, geçin iki hafta dinlenin de yok. Talimler her gün devam ediyor. İkinci hafta silahlar tanıtılıyor, Birlikteki bir astsubay soruyor tek tek. Yüz elli kişinin tamamı mı hanım evladı olur anlamıyorum ki... Üç kelime arkadaş. Üç kelimeyi bilemez mi insan? Gez... Göz... Arpacık... Bir de erkek olacaklar. Hayır hiç Kemal Sunal filmi de mi izlemediniz? Gerçi biri izlemiş. "Gezcik, gözcük, arpa" dedi. Allah'ım sana geliyorum... Ben mi? Ben aynı gün ezberliyorum... Silahın ucundaki daire ve içindeki parça "Gez", az gerisindeki hilale benzeyen parça "Arpacık", bir de göz var, biliyorum, söylüyorum ama bulamıyorum. Üçünü hizalamak lazım olduğuna göre gez ve arpacık ile aynı hizada olması lazım. Bakıyorum bakıyorum ama göremiyorum. (O kadar yanlış biliyormuşum ki!) Astsubay bakıyor yüz elli kişiden biri bile bilmiyor, anlatıyor. Çoğumuz daha ilk seferde öğreniyoruz ama aramızda astsubayın sabır taşını çatlatanlar da olmuyor değil. Sonra bir taraftan anlatırken bir taraftan da silahı parçalarına ayırıyor. Parçaları tekrar birbirine takarken "Aslında olası bir savaşta yedek subay olacağınız için size bu silahı iyice öğretmem, sök-tak işlemini size de yaptırmam gerekiyor ama sıra size gelir de vatan size emanet kalırsa... Tanrı bile bizi koruyamaz." diyor. Çağırıyor yanına çavuşu, "Bu hafta bunlara silahla rahat, hazır ol ve yürüyüş talimi yaptır." diyor, çekip gidiyor. Yandın çavuşum, yandın... Tüfek yerdeyken "Rahat - hazır ol" çalışması yaptırıyor ilk sabah. Yüzlerce tekrar. Öğleden sonra "Tüfek omuza" yı öğreniyoruz. Ertesi gün tüfek omuzdayken "Rahat - hazır ol" çalışması da yapıyoruz. Astsubay kontrole geldiğinde işler ilk başta iyi gitse de tüfek omuzda "Rahat - hazır ol" çalışmasında Tarık'ın boynu tüfeğiyle tüfek kayışının arasında kalıyor, Nefessiz kalıyor, neredeyse kendini boğuyor. Adam hayretler içinde "On iki yıldır buradayım, böyle beceriklisini görmedim!" diyor, çavuşa dönüp "acemiliği sağ salim bitirdiklerinden emin ol." Çalışmalar, talimatlar, içtimalar tüm hızıyla devam ediyor. İnanmayacaksınız ama uygun adım bile yürüyebilmeye başlıyoruz. Bir gün öğlen yemeğinden sonra sıradayken Osman Başçavuş geliyor. Durup dururken gelmez, var bir şey demek ki... "Çınar kim?" diyor. Çınar bir adım ileri çıkıyor. Selamını çakıyor. "Çınar KARAMAN, Bolu. Emret komtanım!" Öğrenmiş askerliği şerefsiz. Komutan yanına yaklaşıyor. "Oğlum sen geri zekalı mısın, bu zekayla nasıl öğretmen oldun sen?" "Neden ki komutanım?" diyor. Vaz geçtim. Bir şey öğrenememiş. komutan yaklaşık yirmi santimetreden "Hazır ol!" diye bir bağırıyor korkudan biz bile duruşumuzu düzeltiyoruz. "Aptal herif! Bu aleti sokacak kadar aklın varsa sessize alıp titreşimini kapatacak kadar da aklın olsun!" cebinden bir cep telefonu çıkarıyor. "şuna fazladan birkaç tane 3-5 nöbeti yazın." elindeki cep telefonunu çavuşa veriyor. "Yatakhanede de arama yapın." Birkaç adım gidiyor, arkasını dönüp "Telefonunu ver annesini arasın, yirmi iki kez aramış. Ne olduğunu da öğren, akşam bana anlatacaksın." diyor. Çavuş telefonu veriyor, "Git şurada konuş, bitince telefonu bana ver. Neden yirmi iki kez aradığını da anlatacaksın." Neredeyse tüm içtima boyunca konuşuyor. Rahat, hazır ol, sağa dön, sola dön, yürüyüş geçiyor. Koşunun ortasında telefonla çavuşun yanına gidiyor. yirmi - yirmi beş saniye bir şeyler anlatıyor, çavuş kızarıyor, bağırıp çağırmaya başlıyor, sonra kendini kaybedip hoplaya zıplaya bağırıyor, bir el işaretiyle Çınar'ı aramıza gönderiyor. Biz de meraklıyız, çalışmadan sonraki molada ne olduğunu, annesinin neden ısrarla aradığını soruyoruz. "Özlemiş" diyor. Yaklaşık bir saat boştayız. Normalde olsa yatakhaneye gidip dinleniriz ama şuan yatakhanede arama var. Kimimiz kantine gidiyor, kimimiz çay ocağına, kimimiz televizyona. Bense toplanma alanından birkaç yüz metre ilerde, normalde su yolu olan ama geldiğimden beri su aktığını hiç görmediğim bir çukurda birikmiş kuru çam yapraklarının arasına yatıyorum. Beni kaldıran badim Seydi oluyor. "Oğlum haber versene burada olduğunu. Ben üç saattir, diğerleri iki saattir seni arıyoruz." Dört saattir uyuyormuşum. Ama nasıl rahat... Koşa koşa komutana gidiyoruz. Ölümüne koşa koşa giden de benden başka kimse yoktur herhalde... Kapıyı tıklatıp içeri giriyorum. "Mert DEMİR, Balıkesir. Emret komutanım!" Adam kıpkırmızı. Parmaklarını açmış, avucunu yüzüne koymuş. Kocaman elleri sebebiyle yüzü görünmüyor. Elini yüzünden çekip bana bakıyor. Şaşılacak kadar sakin bir şekilde "Uykunu alamadın mı oğlum?" diyor. "Asker kaçağı yazayım mı? Kalır mısın bizimle bir yıl daha?" "Emredersiniz Komutanım!" Bu sefer önce Seydi'ye sonra tekrar bana bakıyor, "Uzatsam askerliğinizi akıllanır mısın?" "Emredersiniz Komutanım!" "Uzatsam ne olacak? Yine bana bela olacaksınız." koluyla kapıyı işaret ediyor, "Gidin çavuşunuza tekmil verin." Yine ucuz kurtulduk diye düşünerek komutanın odasından ayrılıyoruz, Seydi gülüyor. "Yine başını belaya soktum." diyorum. "Daha önce bu kadar korktuğunu görmemiştim." diyor, "Rengin değişti, sapsarı oldun." Dışarıçıktığımızda herkes toplanma alanında. Sayemde tüm bölük ceza almış. Herkes bana düşmanına bakarmış gibi bakıyor, bir süre aralarına almıyorlar, fakat sonraki hafta içinde on beş - yirmi kişi hariç herkes sebebiyle en az bir kez fırça ya da ceza alacağımız için bana beslenen kin de unutuluyor, normalleşiyor. Son haftamıza girdiğimizde atış talimleri ve yemin töreni için hazırlıklar başlamış oluyor. Çavuşumuz atış talimleri için nişan almayı öğretiyor. "Silahın ucundaki bu çıkıntıya arpacık denir, gövdenin sonundaki ayarlanabilen nişangaha gez denir. Gez'den hedef kağıdına bakarken arpacığın tam hedefte olmasını sağlayarak ateş edeceksiniz. Herkesin üç atış hakkı olacak. Üç atışınızın da hedefin içinde olması gerekiyor." Aklına bir şey geliyor ve gülümsüyor. "Atış alanında dokuz kulvar ve her kulvarda elli metre ilerde bir hedef var. Kendi hedefinize ateş ettiğinize emin olun. Atışınız bitince silahınızı yere koyun ve tüm herkesin atışını bitirdiğinden emin olana kadar yerinizde bekleyin. Herkes atışını bitirince hedef kağıdınızı alıp getirecek, komutana vereceksiniz." "Bir de son olarak" diyor, "Talim silahları biraz eski. Tutukluk yapabilirler. Silahınız tutukluk yaparsa elinizi kaldırın, ben yanınıza gelirim. Geldiğimde bana tutukluk yaptığını söyleyin." Homurdanmalar ve gülüşmeler oluyor. Elinde silah, elli metre ilerde hedef. En salağı bile o kadar salak, en beceriksizi bile o kadar beceriksiz olamaz diyoruz. Ama oluyormuş... Şafağa 3 gün kala gün geliyor. Önce sabah içtiması ve kahvaltı sonra da sıcağın altındaki bekleyiş. Atış talimine dokuzarlı dokuzarlı gidiyoruz. Bizim dokuzluda ben üçüncü. kulvardayım. Acele etmiyorum. Her şeye dikkat ediyorum. Askeri okul geçmişimden birkaç atış yapmışlığım da var. Üç atış yapıyorum ve üçünde de iç hedeften vuruyorum. Yedinci kulvardan Çınar'ın sesini duyuyorum. "Komutanım silah tutukluk yaptı!" Kafayı çeviriyorum, Çınar doğrulmuş, silahı çavula çevirmiş, bir yandan tetiğe basıyor, bir yandan da "Silah tutukluk yaptı." diye bağırıyor. Allahtan tutukluk yapmış... Çavuş ise Çınar'a, koşuyor, elindeki silahı bıraktırıyor. Yüzü mosmor, gözleri sanki ateş saçıyor. O sırada beşinci kulvardaki arkadaş üçüncü atışını yapıyor, yerinden kalkıp fırlıyor. Bir saniye kadar sonra ise dördüncü kulvardan bir ateş sesi daha gelince olduğu yere atıyor kendini. Çavuş "Yat oraya, kalkma!" diye bağırıyor. Sonrasında toplam dört el daha atış yapılıyor. Çavuş herkesin silahını bıraktığından emin olduğunda çocuğun kamuflajının ense kısmından tutup kaldırıyor. Götüne sağlam bir tekme atıp "Öldürtecek misin lan kendini? Gidin şimdi alın hedef kağıtlarınızı!" diyor. Herkes kağıdını alıyor, komutana götürüyor. Komutan "Tanrıya şükür herkes sağ!" modunda. Kağıtlara tek tek bakıyor. Yüzünde önce şaşkınlık, sonra öfke, en sonunda ise bir çaresizlik ifadesi beliriyor. Ne yapacağını bilemiyor. Yüz elli öğretmeni bu halde görmek onu da yormuş olmalı. En sonunda dayanamıyor: "Siktirin gidin, bir daha da bu alana yaklaşmayın!" diyor. Ben üçte üç yaptığıma eminim de diğerlerini merak edip soruyorum. Sekizinci kulvardaki arkadaş diyor "Benim iki tane isabetli atışım var." Dördüncü ve dokuzuncu kulvardakiler tamamen karavana. Yedinci kulvara zaten tekrar silah vermediler. Altınca kulvardaki arkadaş da iki isabet yapmış. İkinci ve beşinci kulvardaki arkadaşlar da bir isabetli atış yapmış. Birinci kulvardaki arkadaş "Üçte üç yaptığıma eminim ama kağıtta hiç isabet çıkmadı" diyor. Kendi kendime sayıp hesaplama yapıyorum. "Üzülmeyin" diyorum. "İlk altı kulvarda kağıdı vuramayan yok. Benim hedefte on dört tane isabet var." "Hadi dördüncü ve ikinci kulvar hemen yanımda. Hedefi karıştırmış benim hedefe atmış. Bir ve beşinci kulvardakilerin de benim hedefe atması biraz zor olamdı mı?" diye dalga geçiyorum. "Sizin hedeflerdekileri isabetleri çıkarınca on ediyor. Ben de üçte üç yaptım on üç ediyor. Hala bir eksik. Ya altı numara ya sekiz numara ya da dokuz numara benim hedefi bir kez vurmuş." Ellerimi yanlara açıyorum, "Benim vursaydınız amına koyim!" "Hayır" diyorum "Bir kendi hedefine, iki benim hedefime ya da iki kendi hedefinize, bir benim hedefime atmayı nasıl başardınız? Bir kere nişan alırsın tak tak tak sıkarsın. Ya vurursun ya karavana gider. İki farklı hedefi vurmak da ayrı beceri." Meğer her seferinde tüfeği gözlerinden uzaklaştırıp tekrar hedef alıyorlarmış. Off anam offf... O günün konusu tamaen atış talimleri. Her grupta saçmalıklar, dingillikler, geri zekalılıklar olmuş. O günü yüz elli kişi de canlı atlattı ya... Biz gidince birlikte kesin kurban kesmişlerdir. Son gün, bütün günümüz yürüyüşle geçiyor. En azından bunu becerebiliyoruz. Birkaç tekrar da Al bayraklı masaların çevresinde yemin töreni provası yapıyoruz, ve şafak geliyor. Yemin töreninde ailelerin önünden kısa bir yürüyüş ve akabinde şanlı bayrağımızın yanında ettiğimiz yemin... Aileler duygulu, aileler gururlu. Oğulları askerliğini tamamladı, oğulları vatanı kurtaracak kadar güçlü... Tören bitiyor ve herkes oğluşuyla hatıra fotoğrafı çekiniyor. Kafeteryaya, kantine geçilip ne kadar zorlanıldığı ne kadar yorulunduğu anlatılıyor, ve saat gelince de bavullar alınıp gidiliyor. Ben de bir ümit parçası ile sağıma soluma bakınıyorum, yaşadıklarımı anlatacağımdan değil. Sadece bir sayfa kapanıp yeni bir sayfa açtığında, yanında tanıdık biri olsun istiyor insan, ama gelirken olduğu gibi dönerken de yalnızım. Derken Seydi koluma giriyor. "Badim, listeler asılmış. Nizip'e gidiyorum." derken beni listelere doğru çekiştiriyor. Birlikte bakıyoruz. Viranşehir - Şanlıurfa. Üniversitede aynı sınıfta okuduğum bir çocuk vardı, Salih Uzunpıçak. Bahsederim sonra... Onun memleketi. Bir ara arayıp bilgi almak lazım. Ama okul bittiği gün silmişim telefonumdan numarasını... "Tüh" diyor Seydi. "Sanırım ayrılıyoruz."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD