Yaman

1990 Words
ZÜMRA Ablam, annemin tüm ısrarlarına rağmen bir saniye bile beklemeden müjdeli haberi vermek için jet gibi çıktı. Ben ise içimde yuvarlana yuvarlana büyüyen o pişmanlık yumrusuyla kahvaltı sofrasına oturdum. Evet… pişmandım. Çünkü Emir’i, Emre’ye inat olsun diye kabul etmiştim. Daha şimdiden "Allah’ım ben ne yaptım?" evresine gelmiştim bile. Yine de ablam haberi verirken Emre’nin yüzünü görmeyi çok isterdim. Şöyle ağzımdan köpükler saça saça; "Şerefsiz p.ç… al sana gereken!" desem, işte o zaman rahatlardım. Hayal aleminde son sürat ona saydırırken annemin sesiyle irkildim. "Zümra, yeme artık! Safiye'nin günü var bugün." Annemin lafı tokat gibi indi. Hiçte gün modum yoktu. "Ay anne, ben gelmek zorunda mıyım?" Cevap vermedi. Sadece o meşhur bakışını attı. Hani insanın içinden geçip, ruhuna kadar lanet okuyan annesel bakış. Yahu ben bu evde bi’ depresyona bile giremeyecek miydim? Şeboyu açıp küfrede küfrede “bu aşk fazla sana a…mın evladı!” diye bağıramayacak mıydım? Gerçekten gün yapmak için mükemmel bir zamanlamaydı. Önümde duran tencereden bir dolmayı ağzıma attım. Dolmanın lezzeti damaklarımı şenlendirirken kendimden geçtim. Allah’ım… annemin sarmaları aşk acısına bile ilaç gibiydi. İkinciyi almaya kalmadan annemin eli çat diye elimin üstüne indi. "Kızım, az önce kahvaltı ettik. Bir dur, birazdan yersin." Anneme kınayıcı bir bakış attım. İki dolma eksik gitse ne olurdu? Hem ben o pisliğin yüzünden kaç gündür adam gibi bir şey yememiştim. Tabii annem bunun farkında değildi. Tek derdi beni bir an önce evlendirip başından atmaktı. O "evlenip yuva kurmanı istiyorum. Yaşın geldi" dese de benim gözümde olay tam olarak buydu. Bu baskının başka nedeni olamazdı. Annem son hazırlığını da yapıp bana döndü. Bir el belinde, diğer el havada tehdit modu aktifti. "Bana bak Zümra... edebinle otur. Kimseye bulaşma. Günün sonunda evde olacağımızı unutma." Açık açık tehdit ediyordu. Edepsizlik eden bendim sanki. Gün dedikleri şey; dedikodu kazanında milletin haddini aşan sorularını kibarca cevaplama zorunluluğuydu. Onlar konuşunca "merak," ben konuşunca "terbiyesizlik". Ne dedikleri, ne de düşündükleri- hiç de umurumda değildi. Tabii bunu anneme diyemezdim. Ateş eden gözlerine masum masum başımı salladım. O niyetimi bilmese de olurdu. Kusura bakmasın ama elalem ne der diye susmak zorunda değildim. Yerimden usulca kalkıp entarimin yaka kısmını düzelttim. Kızıl saçlarımı toplamamıştım; önüme düşen telleri kulağımın arkasına attım. Dolma tenceresini kaptığım gibi kapıya yöneldim. Öğlen sıcağı tepemize vururken, iki sokak aşağıdaki Halime teyzenin evine doğru yürüdük. Daha kapıdan girer girmez Asiye şıllığını görünce, kan beynime sıçradı. Haspam bir de göz deviriyordu... Gözü çıkasıca! "Zümra, hoşgeldin, böyle gel." Yasemin'in sesiyle mutfağa döndüm. Masada dört kız tabak hazırlıyordu. "Kolay gelsin." Azra elimdeki tencereyi alıp tebessüm etti. İştahla dudaklarını yalayıp bir dolmayı ağzına attı. Sarmanın tadı damaklarında yayılırken, lezzetiyle şakıdı: "Saliha teyzenin sarmaları, gün sofralarının vazgeçilmezi. Sırf bu sebepten geliyorum." Haklıydı. Annemin dolmaları dillere destandı. Ama o hamilelik iştahıyla başka bir evrede yemek yiyordu. Kocaman karnına elimi koyup sordum: "Ne kadar kaldı?" "Bu hafta son bakalım." Lise arkadaşımın anne olacak olması... beni hüzünlü bir keke çeviriyordu. "Sağlıkla gelsin, inşallah." Tebessüm etti. "Sağol canım, darısı tüm isteyenlere." İçeriden gelen gülüşme sesleriyle ortamın yavaş yavaş ısındığını anladım. Yasemin'in uzattığı tabakları alıp içeri götürürken kulaklarım yanmaya başladı. Köşede oturan Fatma teyze yüksek sesle anlatıyordu: "Bizim gelin geçen hafta markete gitmiş, kasiyerle konuşurken gülmüş! Gülmüş diyorum size! Kocası duyarsa ne yapar Allah bilir." Yanındaki kadın kıkırdadı: "Ay Fatma'cım sen de her şeye laf buluyorsun. Ama haklısın, kızlar günümüzde fazla serbest." Onlara aldırmadan elimdeki tabağı Gülperi’ye uzattım. Başını iki yana salladı. Yanındaki üvey anası tabağı elimden kaptı. Bir an öylece bakakaldım. İçimden yükselen sesi susturamadım: "Doymayan or.psu...” Aynı anda sağımdaki koltuktan annemin boğuk sesi yükseldi. "Höh höh!" Kadın resmen çayı yanlış boruya kaçırmıştı. Dudağımı ısırdım. Gülperi bitkince elime uzandı, başını hafifçe salladı. Boş ver der gibiydi. Yüzüne bakarken içim burkuldu. Gözlerinin içindeki ışık sönmüştü. Beyaz çehresi solmuş, omuzları düşmüştü. Aşk onu yakıp kül etmişti. Ama etrafındaki herkes bu yangına sağır, bu yıkıma kördü. Üzerine sinmiş yas kokusu genzimi yaktı. Onca acıya nasıl dayanıyordu, aklım almadı. Yavuz abiyle birbirlerine deli gibi âşıkken, nasıl bu hâle gelmişlerdi? Ya Sude... Bunların hepsini bilirken Yavuz abiyle evlenmeyi nasıl kabul etmişti? "Kız Zümra, ne dikildin öyle? Hadi otur." Hacer'in sesiyle kendime geldim. Gülperi'nin yanındaki sandalyeye çöktüm. Elime tutuşturulan tabağı didiklerken düşünmeden edemedim. Gülperi ayrılık acısı çekiyordu. Yavuz abiyi hâlâ seviyordu. Peki ya ben? Emre beni tek kelime etmeden terk etmişti. Üstüne üstlük abisini salmıştı ortaya. Ablamı yollamasına bile karşı çıkmamıştı. Kalbim öfkeliydi ama acı yoktu. Sadece kızgındım. Ondan ayrıldığım için içimde herhangi bir sızı yoktu. Çayımdan bir yudum almıştım ki Ayfer teyze, nispet yapar gibi sesini yükseltti. "Düğüne az kaldı. Sude bir türlü gelinlik beğenmiyor." Gülperi’nin bedeni bir anda kaskatı kesildi. Acısını iliklerime kadar hissettim. Gözleri doldu, dudaklarını ısırdı. Yutkundu ama yutamadı. Ayfer teyze yetmedi, sözünü biraz daha uzattı. "Gülperi, sen diksene kızım. Bak, iyi de ödeme yaparız." Öfkeden kulaklarım uğuldadı. Bardağı elimden sertçe masaya bıraktım. Çayın içi hâlâ dalgalanıyordu. Tam ağzımı açmıştım ki, Gülperi buz kesmiş eliyle bileğimi sımsıkı kavradı. Dur... der gibiydi. Ne olur, karışma. Üvey anası ağzını şapırdata şapırdata kabul ederken, Gülperi sessiz kaldı. Ama ben kalbimin feryatlarını duyuyordum. Hüzünle öfke birbirine dolanmış, boğazıma düğüm olmuştu. İnsan oğlu çok acımasızdı. Gülperi'nin soğuk elini sıcak avucuma çekerken bu kez Songül teyze imalı bir sesle konuştu. "Kadir'im aşık olmuş. Her gece eve geldiğinde kızın adı dilinden düşmez." Gözlerini üzerime dikti. Bakışlarımı kaçırıp sabır çekercesine derin bir nefes aldım. Ama söz doğrudan üzerime atılınca mecburen başımı kaldırdım. "Zümra, der. Başka laf demez." Bilerek bugün söylemişti. Kadınlara niyetini söylüyordu ki, artık bana görücü gelmesinler. Bu, resmen üzerime mühür vurmaktı. Çok iyi biliyordu ki; bu lafla adım oğluyla anılacak ve insanlar bizi yakıştıracaktı. Buna asla izin veremezdim. Usulca Gülperi'nin elini bırakıp ayağa kalktım. Annemin kaş göz işaretlerini görmezden gelip önce Ayfer teyzeye döndüm. "Gözyaşlarıyla dikilen bir gelinlik, kızını güldürmez Ayfer teyze." Odadaki uğultu bir anda bıçak gibi kesildi. O anlamasa da ben söylemek istemiştim. Sonra Hacer teyzeye döndüm. Tek kaşı havada, dik dik bakıyordu. Umursamadan herkesin bilip erkek diye görmezden geldiğini dile getirdim. "Sen oğluna pavyondan bir kız al. Kimsenin kızına sebep olmayın!" Ortadan "hih!" sesleri yükselirken annem kızarıp bozarmış, az sonra bayılacak hâle gelmişti. Songül teyze tam bir oğlan anası edasıyla üstten konuşmaya devam etti. "Erkek dediğinin elinin kiridir kızım. Sen evlenince yola getirirsin." Annem bir umut kaşlarını kaldırmış, "deme, deme" diye fısıldıyordu ama ok çoktan yaydan çıkmıştı. İçimdekileri öfkeyle dile getirdim. "Kir olan senin oğlun." Bir an durdum. "Milyon kere dünyaya gelsem maymunla evlenmeyi tercih ederim." Kadının gözleri fal taşı gibi açıldı. Rengi kızarıp bozarırken, annem fenalaşmış Yasemin kolonyayla bileklerini ovuyordu. Herkes beni süzüp fısıldaşırken, Gülperi yerinden kalkıp elimi tuttu. Beraber kınayıcı bakışlarla evden ayrıldık. Patika yoldan aşağı, Beyazsu’nun gürültülü nehrine indik. Gülperi her zamanki o eski yerine, Yavuz abiyle hatıralarının gömülü olduğu o yosunlu kayanın yanına çöktü. Gözleri nehrin köpüklerinde, aklı kim bilir hangi yarım kalmış sözdeydi. Tam ağzımı açıp içimdeki zehiri akıtacaktım ki, tanıdık bir ses rüzgarı delip benden önce davrandı. "Gülperi, Zümra." Başımı çevirdim; gelen Yavuz abinin kardeşi Aynur'du. Siyah saçları rüzgarda savrulurken, nefes nefese yanımıza ulaştı. Gülperi’nin yanına adeta çöktü, göğsü aldığı sert nefeslerle inip kalkıyordu. Yanlarına ilişip takılmadan edemedim: "Kız bu ne hâl, atlı mı kovalıyordu seni?" Aynur, elleriyle kızarmış yüzünü serinletirken gözlerini devirdi. "Evet canım, beyaz atlı prensim oyun istedi." Gülperi’nin dudaklarında her zamanki atışmamıza dair cılız bir gülümseme belirdi ama Aynur durmadı. Sitemle karışık bir merakla ekledi: "Gün çok renkli geçmiş maşallah! Haberleriniz sizden önce geldi. Yıkmışsın yine ortalığı." Gülperi’nin yüzündeki o emanet gülümseme, bir mumun sönmesi gibi anında yok oldu. Aynur hızını alamayıp devam etti: "Kızım, seni zaten Emir abi istedi. Sen de kabul etmişsin. Ne diye o manyak karıyla dalaşıyor—" Sözünü bitirmeden Gülperi ayağa fırladı. Her şeyi bilen tek kişiydi ama bugünkü olaylardan haberi yoktu. "Hangi Emir?" Sert sesiyle yerime sindim. Yüzüne dahi bakamıyordum. Aynur, şaşkınlıkla yanıtladı onu: "Kız, abim İstanbul'da yaşıyor diye iyiden iyiye yok saydınız adamı! Kim olacak, amcamın oğlu Emir işte..." Gözlerimi kapatıp dudaklarımı kemirdim. Utanç vericiydi. Aynur, ortamdaki gerilimin farkında olmadan heyecanla şakıdı: "Size resmini göstereyim. Vallahi çok yakışıklı." O telefonunu kurcalarken, mahcup başımı Gülperi’ye kaldırdım. Bakışlarında anlamaya çalışan ama "bu kadar ileri gidemezsin" diyen bir ifade vardı. Emre'ye karşı beni uyarmış ama ben laf dinlememiştim. Bazen bakar kör olmak işimize geliyordu. Ve ben... bunu deneyimlemeden akıllanmamıştım. "Aha buldum!" Aynur'un sesiyle irkilip gözüme soktuğu telefonuna bakacağım sırada annesinin ismi ekranda belirdi. Oflayıp telefonu açtı. Söylenerek yerinden kalkıp konuşmaya devam etti. Gülperi’nin titreyen bakışı ardıma kayınca ben de yerimden kalktım. "Ben acil gidiyorum. Görüşürüz." Aynur yarım yamalak vedasıyla uzaklaşırken ardıma dönüp baktım. Arabadan inen Yavuz abiyi görünce içim buz kesti. Gülperi bir an bile beklemeden öfkeli adımlarıyla yeri dövercesine uzaklaşmaya başladı. Yavuz abi onu yakalamak için yanımdan geçecekken önünü kestim. Tam ağzımı açacaktım ki güçlü bir el bileğimi kavradı. Bir hamlede beni kenara çekti. Yavuz abi fırsatı kaçırmadan Gülperi’nin peşinden koştu. Bense yerimde mıhlanıp kalmıştım. Hırsla önce bileğimi saran ele, sonra başımı kaldırıp o elin cüretkar sahibine baktım. Elimi çekiştirip kurtarmaya çalışırken öfkeyle haykırdım: "Bırak be! Ne girdin dibime." Sesim Beyazsu’nun uğultusuna karışırken, o yerinden milim oynamadı. Aksine, o simsiyah gözlerini yüzüme öyle bir dikti ki, sanki ruhumun röntgenini çekiyordu. Yanaklarımın alev aldığını, kanın beynime yürüdüğünü hissettim. Bu yakınlık, bu cüret... fazlaydı! Var gücümle göğsüne asıldım, onu kendimden uzağa, boşluğa doğru ittirdim. Ama adamın dengesi bir anda kaydı, arkaya savruldu. Can havliyle elleri belime dolandı. Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan, onunla birlikte nehrin soğuk suyuna düştük. Soğuk su bedenimi sardığında nefesim bir anlık kesildi. Su korkusu zihnimin kuytusunda yeniden başını kaldırdı. Ciğerlerim havaya hasret kalırken, suyun karanlığı beni dibe çekiyor gibiydi. Panikle çırpınmaya çalıştığım sırada belimdeki kollar daha da sıkılaştı. Güçlü bir kol beni kavrayıp suyun yüzeyine doğru kaldırdı. Adam sanki dünyanın en doğal işiymiş gibi beni kollarında kıyıya taşıdı. Titreyen bedenimle birkaç derin nefes alırken, adam yüzüme eğilip endişeyle sordu: "İyi misin?" Sinirden gözlerim karardı. Tek hamlede kucağından indim. "İyi ne kelime, harikayım!" Adamın kaşları çatıldı. Bu çıkışı beklemediği, kararan bakışlarından belliydi. Çenemde damlayan suları elimin tersiyle silip karizmatik yüzüne baktım. Karizmatik! İç sesimin hüsnü kuruntusu eh işte tipiyle maymundan halliceydi! Abartmaya gerek yoktu. Adamın bakışları göğsüme indi. Güçlükle yutkununca ben de refleksle başımı eğdim. Gördüğüm manzarayla donakaldım. Elbisem üzerime yapışmış göğüslerim ortaya çıkmıştı. Hırsla adama saldırdım. "Terbiyesiz! Sapık!" İkinci kez vurmak için elimi kaldırdığımda, adam bileğimi tutup beni kendine doğru çevirdi. Gözlerimiz birbirine kilitlendi. Sakin ama tehlikeli ses tonuyla fısıldadı: "Rahat dur!" Aynı şekilde cevap verdim. "Bırak beni!" Bir saliselik bakışın ardından bileğimdeki elleri gevşedi. Geri çekildim. Onun da beyaz gömleği üzerine yapışmış, kusursuz vücudunu ortaya sermişti. "Tabii erkek olunca saklamaya gerek yok! Sizin gibi ahlaksız olup bakmadığımız için değil mi, bu rahatlığınız?" Dudaklarında çapkın bir gülüş belirdi. "İstediğin kadar bakabilirsin." Göz kırpıp ekledi. "Gördüğümün hakkı var sonuçta." Kısa bir süre duraksadım. Kendini beğenmiş, gururlu bakışlarını yok sayıp cevabını daha fazla bekletmeden verdim. "Belgesel izlemeyi pek sevmiyorum. Kusura bakma." Daha da uzatmadan yoluma gidecekken adam hızla önüme geçti. "Bu halde nereye?" "Sana ne be?" Derin bir nefes aldı. "Bu şekilde mi gezeceksin?" Ne diyeceğimi bilemezken bileğimi yakalayıp beni arabaya doğru çekiştirdi. Yavuz abiyle geldiği için mi bilmiyorum, tam olarak yabancı görmüyordum. Arabanın kapısını açıp içinden bir ceketi bana uzattı. "Giy hadi daha fazla üşüme." Dediğini yaptım. Hava sıcaktı ama üzerimdeki kıyafetler ıslak olduğu için üşümeye başlamıştım. Şoför koltuğuna oturup başını uzattı. "Bin." Çaresizce bindim. Bugün dedikodu kotamı doldurmuştum. Evin yolunu tarif ettim. Adam da az önceki halinin aksine bir daha taşkınlık yapmadı. Araba taşlı yollarda sallanarak ilerlerken tanıdık kişileri görünce başımı eğdim. Adam rahattı. Tabii kız olan bendim sonuçta. Onun adı çıkmazdı. Tüm kötü sözlerin muhatabı ben olurdum. Araba eve yaklaşınca onu durdurdum. Benden önce inmesiyle şaşırdım. Rahat davranışları beni huzursuz ediyordu. "Yaman." Köşedeki yoldan Yavuz abinin sesiyle irkildim. Gülperi’nin evinden geliyordu. İçimdeki huzursuzluk daha da büyüdü. Yaman... Adını duyduğum an içimde bir şeyler kıpırdandı. Bana dönüp başıyla evi işaret etti ve fısıldadı: "Gir artık. Dolanma böyle." Sesindeki sahiplenmeye anlam veremezken Yavuz abi yanımıza gelince sessiz kalıp evin yolunu tuttum. Evin kapısına vardığımda, arkamdaki o bakışın ağırlığını ensemde hissettim. Yavuz abi, Yaman’la bir şeyler konuşuyordu ama Yaman'ın gözleri hâlâ benim üzerimdeydi. Ceketi sımsıkı sardım bedenime; adamın kokusu kumaşına sinmişti. Bir yanım "Gir artık, kurtul şu beladan" diyordu. Ama diğer yanım... O Yaman isminin hayatımda koparacağı fırtınanın ayak seslerini çoktan duymuştu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD