Gülperi Aydın

1740 Words
GÜLPERİ Aşağı kattan yükselen kadın sesleri, kahkahalar ve telaşlı adımlar konağın her köşesine yayılıyordu. Kına hazırlığı bütün evi sarmıştı. Ayla saçlarımla ilgilenirken Aynur koltuğa yayılmış, elindeki dergiyi karıştırıyordu. Etrafımızda birkaç kız daha vardı; kimi sohbet ediyor, kimi aynanın karşısında kendi saçını düzeltiyordu. Aynadaki yansımama buruk bir tebessümle baktım. Günler sonra solgun tenim yeniden canlanmış gibiydi. "Ay Gülperi, çok güzel oldun." Bakışlarım aynada bana hayran hayran bakan Ayla'yla kesişince minnetle gülümsedim. Tam teşekkür edecektim ki Aynur homurdanarak elindeki dergiyi bıraktı, yanımıza geldi. "Eline sağlık canım. İyi boyuyorsun." Ayla ona gözlerini devirirken ben bir kahkaha bastım. "Aşk olsun Aynur. Yani ben güzel değilim boyacı mı iyi?" Aynur umursamazca omuz silkti. Cevap vermesine fırsat kalmadan Ayla araya girdi. "Aman, seni bu huysuz görümcenin elinden Allah kurtarmış Gülperi." Yüzümdeki gülümseme, üzerine soğuk bir rüzgâr esmiş gibi yavaşça soldu. Bazı geçmişler vardı; üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, tek bir cümleyle yeniden kapını çalardı. Aynur itiraz etmek için ağzını açmıştı ki açılan kapıyla sustu. Sude salınarak odaya girdiğinde, iki aydır susturduğum o tanıdık sızı yeniden kendini hatırlattı. "Selam." Neşeli sesiyle odadaki hava ağırlaştı. Sanki tüm oksijeni içine çekiyordu. Göğsümdeki sıkışmanın başka bir açıklaması yoktu. Aynur ve ben sessiz kalınca Ayla mecburen ortamı yumuşatmak için söze girdi. "Hoş geldin canım." "Canı çıksın." Aynur'un kısık sesi odadaki sessizliği delince Ayla telaşla elini arkasına uzatıp onu susturmaya çalıştı. Ardından dikkat dağıtmak ister gibi peş peşe öksürdü. Sude, Aynur'un sözünü duymamış gibi davranarak Ayla'ya sarıldı. Geri çekilirken Ayla'nın ellerini tuttu. "Sihirli dokunuşlarından ben de nasibimi almak istedim." Aynur, Sude'nin fazla tatlı gelen sesine yüzünü ekşitti. Koluna girip onu çekmeye hazırlanmıştım ki iğneleyici sesi odada yankılandı. "Tavan arasında geçen yazdan kalma boya bidonu vardı. Bir koşu getireyim. Buradakiler yetmez." Odada bir iki saniye ölüm sessizliği oldu. Birkaç kız ne olduğunu anlamak ister gibi bize baksa da kimse karışmaya cesaret edemedi. Öyle ki Ayla bile bu kez ses çıkaramadı. Sude bakışlarını istemsizce Aynur'a çevirdi. Dudaklarının kenarında o tanıdık küçümseyici gülümseme belirdi. "Boşuna görümce görmeyeyim seni ömrümce dememişler." Aynur hırsla elini kolumdan çekip beline koydu. Ölse lafın altında kalmazdı. "Merak etme, benim görümce olduğum kesin. Senin yenge olacağın kısmıysa hâlâ tartışılır." Sude'nin yüzü sinirle kasılırken Aynur zafer kazanmış edasıyla koluma girdi. "Hadi, yengecim gidelim." Bir inat uğruna söylediği o kelime, istemeden içimde derin bir rahatlama bırakmıştı. Doğru olmadığını bilsem de o an hissettiğim rahatlık, kısa sürede içimde ağır bir vicdan azabına dönüşüyordu. Mesele Sude değildi. Hiçbir zaman olamazdı. Suç ona bu özgüveni verendeydi. Yavuz'da. İçimde garip bir huzursuzluk büyürken, yine de Aynur'a uyum sağlayıp odadan çıktım. Tam merdivenlere yönelmiştik ki ardımızdan gelen bir kırılma sesiyle duraksadık. Birkaç saniye ne olduğunu anlamaya çalışırken ikinci bir ses daha yükseldi. Anlaşılan Sude, Aynur'dan alamadığı hıncını eşyalardan çıkarıyordu. Aynur hiç üstüne alınmadan gözlerini devirdi. "İnşallah halamın antika vazosudur da, bir fırça da ondan yer." Merdivenleri bitirdiğimizde adımlarımı yavaşlatıp ona döndüm. "Aynur, beni sevdiğini biliyorum. Ama benim için bir başkasını incitme." Aynur'un kaşları çatıldı. "Bırak şu iki yüzlü yılanı da biraz kendini düşün. Ne abin bir şey söylüyor ne sen. Bir sabah kalktık, abimin Sude'yi istediğini öğrendik. Ağzını açıp tek laf da etmedin." Gözümden istemsizce bir damla süzüldü. Onlar sustuğumu sanmıştı. Oysa içimde kopan feryatlar bütün Mardin'e yetecek kadar büyüktü. O gün aldığım kara haberle içimde ne varsa yıkılmış, ne yaptığımı bile bilmeden kendimi sokaklara atmıştım. Yalın ayak Beyazsu'ya kadar koşmuştum. Sadece sevdiğim adamı değil; onunla kurduğum hayalleri, yarına dair umutlarımı da o nehirde bırakmıştım. Kendimden bir parçayı onunla birlikte yitirmiştim. Şimdi ise şükrediyordum. En azından artık içim çıkana kadar hıçkıra hıçkıra ağlamıyordum. Bunun nedenini ise kendime bile itiraf etmek istemiyordum. Aynur'un haklı sitemine verecek bir cevabım yoktu. "Ne diyebilirdim ki?" Sorumla Aynur'un gözleri kocaman açıldı. Tam ağzını açacaktı ki Zehra abla seslendi. "Gülperi." Sese döndüm. Zehra abla kucağındaki bebeğiyle mutfak kapısındaydı. Yanaklarındaki kızıllık sıcaktan iyice bunaldığını belli ediyordu. "Zümra nerede?" "Bilmiyorum ama şimdi bulurum." Zehra abla başını sallayıp Aynur'a baktı. "Aynur gel al şu oğlanı." Aynur onun yanına giderken salona geçtim. Salonda müzik çoktan açılmış, kadınlar ellerinde kına tepsileriyle neşeyle oynamaya başlamıştı. Kimi alkışlıyor, kimi kahkahalarla eşlik ediyordu. Konağın içi düğün telaşıyla dolup taşıyordu. Bir süre etrafa bakındım. Zümra'yı göremeyince tekrar yukarı çıktım. Tek tek odalara baktım ama hiçbirinde yoktu. Son çare dışarı yöneldim. Konağın avlusuna çıktığımda içerideki müziğin sesi hâlâ duyuluyordu. Ağustos sıcağının yerini hafif bir akşam serinliği almış, taş duvarların arasından usulca esen rüzgâr yüzüme vurmuştu. Avluda birkaç kız daha vardı; kimi sohbet ediyor, kimi ellerindeki kına süslemeleriyle ilgileniyordu. Zümra'yı aramak için köşeyi döndüğüm sırada kolum bir anda tutuldu. Sude'yi görünce içimdeki huzursuzluk yeniden kıpırdadı. Ona karşı duyduğum şey öfke değildi. Keşke sadece öfke olsaydı. Kırgınlık bazen daha ağırdı. "Gülperi, beni daha ne kadar görmezden geleceksin? İki ay oldu." O iki ayı böyle basitçe dile getirmesi yüreğimi dağladı. Hızla kolumu çektim. "Hiç sınırın yok değil mi?" Sude tek kaşını kaldırıp gözlerini utanmazca gözlerime dikti. "Ayrılmıştınız. Bunun suçunu bana yükleyemezsin." Başımı ağır ağır iki yana salladım. Gözlerindeki o sahte masumiyet, yaptığını aklamaya çalışan çaresiz bir yüzsüzlükten başka bir şey değildi. "Bu kadar basitse unut gitsin Sude. Biz zaten iki yakın arkadaş değildik. Seni görmezden gelmem incitmez." Sude memnuniyetsiz bir tavırla dudağını büzdü. İçeriden gelen kına müziğinin coşkulu ritmi, avludaki bu ağır sessizliğin üzerine bir gölge gibi düşüyordu. "Gelinliği dikmeyi kabul edince bir şeyleri aştığını sanmıştım." Cümlesinin arsızlığı göğsüme bir taş gibi oturdu. Tek istediği, hissettiklerimi yok sayıp her şeyi kabullenmemdi. Tam konuşacaktım ki elini boynuna götürdü. Parmaklarıyla kapatmaya çalıştığı morluğu açığa çıkarırken yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. "Ay ben Ayla'ya bunu kapattırmayı unuttum." Bir an nefesim kesildi. Sanki o küçük iz, aylardır kaçtığım gerçeği yüzüme vurmuştu. ​Dudağımı sertçe ısırdım. Ağzıma yayılan kan tadı bile içimdeki sızıyı bastırmaya yetmedi. Yavuz bunu yapmazdı. Sude sessizliğimden aldığı cesaretle üzerime doğru bir adım attı. "Bunu seni üzmek için yapmadım. Sadece Aynur'un söylediklerine tutunup boş yere umutlanmanı istemiyorum." İçimde kopan fırtınaya rağmen başımı dik tuttum. Canımı bu kadar yakan kişinin, beni ne kadar yaraladığını görmesine izin vermeyecektim. ​"Sen beni üzemezsin, endişelenme. Kimin yanıldığını zaman gösterecek." Sude'nin yüzündeki rahatlık ilk kez yerini kısa süreli bir tedirginliğe bıraktı. Gözbebekleri küçücük bir an için büyüdü. Ağzını açtı ama söyleyecek söz bulamadı. Tam o anda avlunun diğer ucundaki hareket dikkatimi çekti. "Zümra?" Sesimle irkildi. Gözlerini elinin tersiyle kurularken Sude, az önceki tedirginliğini ardında bırakmış gibi neşeyle yanına koştu. "Zümra! Neredesin? Geldiğimden beri seni arıyordum. Neler olmuş öyle Emir'le..." Zümra tahammülsüzce sözünü kesti. "Sırası değil Sude." Hem de hiç değildi. Zümra'nın yüzüne ilişen bakışlarım, yıkadığı hâlde hâlâ kızarmış gözlerinde takılı kaldı. Daha dün gözyaşlarını dindirememişken, şimdi yine aynı hâlde olması içime kötü bir his düşürdü. Sude, Zümra'nın o darmadağın hâlini fark etmeden kollarını göğsünde birleştirdi. ​"Beni hayatından çıkardın da benim mi haberim yok Zümra? Sadece onun..." Gözleri bir an hoşnutsuzca bana kaydı. "Derdi var sanki bu dünyada. Ne telefonlarımı açıyorsun ne de yüzüme bakıyorsun." Sude'nin sözleriyle Zümra'nın yüzündeki yorgun ifade bir anlığına sertleşti. "Yüzün mü var bakayım?" Zümra patlamaya yer ararken Sude, farkında olmadan kendini onun öfkesinin tam ortasına bırakmıştı. Sude bu beklemediği tepkiyle afalladı. Gözleri dolarken, her zamanki gibi kendini kırılan taraf yapmaya çalıştı. "Sen de mi beni suçluyorsun? Sevmek suç mu?" "Kendini istediğin gibi avut ama bana bulaşma Sude." Sude, Zümra'nın onu yok saymasına daha fazla dayanamayınca hırsla bana döndü. "Tebrik ederim en yakın arkadaşımı bana çok güzel doldurmuşsun." Tam Sude'ye beni kendisiyle karıştırmamasını söyleyecektim ki, Zehra ablanın öfkeli sesi aramıza girdi. "Kız içeride kına yakılıyor. Siz ne yapıyorsunuz orada?" Zümra derin bir nefes aldı. İçeriye adım atmaya zerre niyeti yoktu ama Zehra ablanın bakışlarından kaçamayacağını anlayınca mecburen kabullendi. Biz de peşinden ilerledik. Yüksek sesli müzik ve tempolu eğlence durmaksızın devam ederken nihayet geline kına yakıldı, biz de usulca eşlik ettik. Gecenin ilerleyen saatlerinde kadınlar yavaş yavaş dağılmaya başlarken Zehra ablayla vedalaşıp kapıya yöneldim. Zümra da hiç düşünmeden peşimden geldi. "Sen nereye?" "Eve." Kısa cevabıyla çantasını omzuna geçirdi. "Ben de geliyorum." O sırada elindeki boş tepsiyle koridordan geçen Zehra abla, Zümra’yı fark edince adımlarını durdurdu. "Zümra sen kalsaydın." Sesinde, Yaman'la tanışmanın nasıl geçtiğini öğrenmek isteyen sabırsız bir merak vardı. Yalan yok, ben de merak ediyordum. Ama Zümra bütün gece yanımızda görünmez bir hayalet gibi dolanıp durmuştu. Zümra'nın yüzü kasıldı. Bakışlarında, daha fazla soru duymaya tahammülü olmadığını anlatan bir bıkkınlık vardı. "Ben gideyim abla, yarın akşam düğünde görüşürüz." Zehra abla dudak büktü. İçine sinmemişti ama ısrar etmedi. Tam ayakkabılarımızı giyerken Sultan’ın azarlayan sesi yükseldi. "Ay hadi! Bir çıkamadınız." Cevap vermeden arabanın anahtarını çıkarıp kilitleri açtım. Sultan abla kız kardeşimle arka koltuğa geçerken Zümra öfkeyle söylendi. "Bu or..spu bir gün elimde kalacak." Zümra'nın bu tahammülsüzlüğünün altında, başka bir şey olduğunu hissedebiliyordum. Belli ki canını sıkan bir şey vardı ama ne olduğunu öğrenmek için fırsat bulamamıştım. Sultan abla ve kız kardeşim yanımızda olmasa, Zümra'ya ne olduğunu çoktan sorardım. Arabaya biner binmez başını cama yasladı ve gözlerini kapattı. Pişman gibiydi. Gözlerindeki yorgunluk bunu ele veriyordu. Ama kim için kestiremiyordum. Motoru çalıştırıp orman yolunda ilerledim. Gecenin sıcağında, açık camdan içeri dolan cırcır böceklerinin ritmik sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Ne Sultan abla arkadan bir şey sordu ne de kız kardeşim kıpırdadı. Yaklaşık yarım saat sonra Zümra'ların evinin önünde yavaşça durdum. Zümra gözlerini açtı. Cama yasladığı başını doğrulturken ağır bir nefes verdi. Bana dönmedi bile. ​"İyi akşamlar." Kapıyı açıp indi. Kapıyı kapatmasının ardından Sultan'ın arka koltuktan yükselen homurtusunu duydum. Üzerinde durmadan direksiyonu çevirip eve doğru ilerledim. İki dakika geçmeden evin önündeydik. Arabayı park edip nihayet eve girdim. Sultan abla çoktan babamın yanına kurulmuştu. Onlara iyi geceler dileyip merdivenleri çıktım. Bütün gece üzerime çöken yorgunlukla tek istediğim odama girip biraz olsun yalnız kalmaktı. Kapıyı açıp içeri girdim. Elimi ışığın düğmesine götürüp yaktım. Yatağımda yatan adamı gördüğüm an nefesim kesildi. Yavuz. ​Sanki kendi odasındaymış gibi rahatça yataktan kalkıp yanıma geldi. "Nerede kaldın? Ağaç oldum." Anlamak için gözlerimi kırpıştırdım. Yavuz ise dibime kadar gelip arkamdaki açık kapıyı kapattı. Bu yakınlık aklımı bulandırdı. Kokusunu içime çekmemek için kendimle savaştım. Ama beceremedim. Yavuz'un elleri belime dolanmaya çalışınca kalan akıl kırıntılarımla onu göğsünden ittirdim. Aşağıdakilerin bizi duymasından çekinerek sesimi iyice alçalttım. "Senin ne işin var burada?" Yavuz sorumu umursamadan beni kendine çekti. Başım göğsüne yaslandığında bir an olduğum yerde kaldım. Aklımın bir köşesinde Sude'nin boynundaki o morluk beliriverdi. Sormalıydım. Ama şu an onun kokusuna, sıcaklığına sığınmışken bunu düşünmek bile istemiyordum. Dayanamamıştım. Yavuz'a dayanamazdım ki. İnadımı kırmış, onu odama almıştım. Bu nişanın altında mutlaka bir neden olduğuna inanmak istemiştim. Sözüne inanıp, "Dönüp anlatacağın günü bekleyeceğim," demiştim. Kalbim, ait olduğum yerde huzurlu bir çarpıntıyla kısa bir süre dinlendi. Yanlış olduğunu biliyordum. Kollarında olduğum adam başka bir kadınla nişanlıydı ama kalbime söz geçiremiyordum. Yavuz, yakınlığımızı koruyarak başını hafifçe kaldırınca göz göze geldik. Bakışlarındaki özlem ve sevgi o kadar yoğundu ki... O bana aitti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD