Kirli niyet

1818 Words
ZÜMRA Elimdeki havluyu bıkkınlıkla saçlarımdan geçirip yatağa fırlattım. Ilık su, içimdeki karmaşayı sadece birkaç dakikalığına susturabilmişti; buhar dağıldığında gerçek, soğuk bir el gibi ensemde bitiverdi. Zihnimdeki sesler dinmiyordu. Öyle bir kördüğüm etmiştim ki; ne çözebiliyordum ne de kesip atacak cesareti bulabiliyordum. Bakışlarım komodinin üzerinde, bir bomba gibi duran telefonuma kaydı. Uçak moduna alıp dünyayı dışarıda bırakabileceğimi sanmıştım. Ama dünya... ben yokken üzerime daha sert yıkılmıştı. Emre... pişkince aramaktan başka bir şey yapmazdı. Nitekim telefonu açtığımda, ondan gelen çağrılar ve mesajlarla yanılmadığımı anladım. İki yüzün üzerinde arama, kırkın üzerinde mesaj... İki ayda beni toplamda on kere aramayan adam, şimdi kapımda havlayan bir köpek kesilmişti. Dudaklarımda buz gibi beliren zehirli bir tebessümle mesajları açtım. Zümra sen kafayı mı yedin? Abimle görüşmeyi nasıl kabul edersin? Kafayı yiyeceğim a..mına koyayım. Telefonunu kapatarak benden kurtulacağını mı düşünüyorsun? Lan abim... abim o benim! Gerizekâlı! Tek sorun abisi olmasıydı. Başka biri olsaydı... Umrunda bile olmazdı. Hatta fark etmezdi bile. Gerçekler bir tokat gibi yüzüme indiğinde telefonu öfkeyle duvara fırlattım. Cihazın duvara çarpma sesi, kalbimdeki kırılmanın yankısı gibiydi. Gözümden süzülen tek damla yaşı hırsla sildiğim anda, yerde boylu boyunca yatan telefonum acı acı titremeye başladı. Kalbimin yansıması gibi paramparça olan o çatlak ekranda Emre’nin adını görünce kan beynime sıçradı. Telefonu tek hamlede kavrayıp açtım. Sesimi en keskin bıçak gibi bileyip lafı ağzına tıktım. "Şerefsiz p.ç! Ne var? Gerekeni yaptım işte, daha ne arayıp duruyorsun?" Emre’nin o tüylerimi diken diken eden, imalı ve dümdüz sesi kulağıma doldu: "Bana şerefsiz diyen sen ne oluyorsun, Zümra? Bu yaptığının anlamı ne?" Sert sözler zihnime üşüştü, sanki suçlu benmişim gibi. Kendi ihanetine, korkaklığına bakmadan beni köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu. Ağzıma kadar dizilen tüm zehirli kelimeleri yuttum. Onun öfkesini harlayacaktım; ama soğukkanlılığımı bir kalkan gibi önümde tutacaktım. Derin bir nefes aldım ve sesimi mümkün olduğunca buzdan bir duvara çevirdim: "Sana hesap vermek zorunda değilim, korkak piç. Gelişmeleri girdiğin o fare deliğinden izlemeye devam et. Tek söz söylemeden beni terk edip şimdi de 'abim o benim’ diye mi ortaya çıkıyorsun? Defol git hayatımdan!" Ağzını açmasına izin vermeden telefonu suratına kapatıp numarası da engelledim. Bu konuşmayı benimle değil, Emir’le yapması gerekiyordu. Ama o korkağın gücü anca bana yetiyordu. Gerilen bedenimi yatağa bıraktım. Telefonu sıkan parmaklarımın boğumları bembeyaz kesilmişti. Ellerim hâlâ titriyordu ama bu sefer öfkeden değil, içimde biriken o devasa nefrettendi. Bakışlarım sandalyenin üzerindeki o ağır, yabancı cekete kaydı. Yaman... Adını bile doğru düzgün bilmediğim o adam, beni suların içinden çekerken kollarında sert ama korumacı güçte bir dürüstlük vardı. O anlar zihnime dolunca yanaklarımın ısındığını hissettim. O adamın bakışlarında ve sözlerinde garip bir sahiplenme vardı. Resmen ben gördüm ama başkası göremez diyerek beni eve bırakmıştı. Usulca yerimden kalktım. Yavaş sakin adımlarla sandalyeye ilerleyip ceketi elime aldım. Refleksle sorgulamadan yumuşak kumaşı burnuma tuttum. İçime çektiğim nefesle yüzüm buruştu, söylenmeden edemedim. "Yuh... Tütün tarlasına mı düşmüştü bu adam? Bu nasıl bir sigara kokusudur." Burnumu kırıştırıp ceketi kendimden uzaklaştırdım. Ama o ağır tütün kokusunun altına sinmiş asıl kokuyu almam uzun sürmedi. Yağmur işlemişti kumaşa... Bir de tarif edemediğim o baskın erkek kokusu. Vahşiydi. Terbiye edilmemişti. Tıpkı sahibi gibi. Şikayet eder gibi söyleniyordum ama parmaklarım ceketin kumaşını bırakmıyordu. Ta ki kapım pat diye açılana kadar. Yerimde sıçrarken ceket parmaklarımdan kayıp ayaklarımın dibine düştü. Annemin gözleri bir an yerdeki o devasa cekete takıldı. Kaşları çatıldı... ama abimin olabileceğini düşündüğü için farklı bir anlam yüklemedi. Sonra bakışları hırsla yüzüme çıktı. "Ben sana ne dedim. Sen niye beni..." Rutin fırça çekmesine başlamıştı. Sakince eğilip önce ceketi aldım. Sonra dolabıma ilerleyip kapaklarını açtım. Bu sırada annem hız kesmeden söylenmeye devam ediyordu. "Rezil oldum rezil. Sana gülenler bana acıyor. Ah Zümra ah... o dilin zehir gibi. Ne var azıcık alttan alsan. Ben sana hiç mi terbiye veremedim?" Ceketi askıya asıp dolabın kapağını kapatıp anneme döndüm. Kızaran yüzü, yorgun bakışları... bunaldığını açıkça gösteriyordu. Ağzımı açmadım. Ben de yorgundum. "Anne akşam için yemek hazırlayayım. Sen dinlen." Annem gözlerini kapatıp bezgin bir nefes verdi. İkimiz de iyi biliyorduk ki bu konuşmanın kazananı olmayacaktı. Ve daha da kötüsü biz birbirimizi zerre anlamayacaktık. Bu sebeple boşuna dil dökmenin anlamı yoktu. Yine de annem tam tersini düşünüyor olacak ki, kaşlarını kaldırıp ağzını açtı ama çalan zil izin vermeyince mecburen odadan çıktı. Dolaba yöneldim. Önce iç çamaşırlarımı giydim. Sonra krem renginde bir eşofman ve beyaz bir tişörtle saçlarımı topuz yaptım. Merdivenleri inerken annemin aceleci sesi boş evde yankılandı. "Zümra ben Suzan'a geçiyorum. Rahatsızlanmış geç gelirim." Kapının kapanma sesiyle birlikte odama geri döndüm. Sırtımı kapıya yasladım. Bir an sessizlik... sadece kendi nefesim duyuluyordu. Gözlerim sehpanın üzerindeki telefona kaydı. Ekranı parlıyordu. Telefonumu elime alınca şaşırdım. Bir numara defalarca aramış, mesajlar atmıştı. Emre'ydi. Zümra, yarın sakince görüşelim. Haklısın... sana haksızlık ettim. Ama bu şekilde intikam alamazsın. Aptal. Onunla intikam aldığımı sanıyordu. Oysa ben... intikam için değil, hırsıma yenildiğim için yapmıştım. Öfkeme söz geçirememiştim. Böyle saklanmayıp sevgili olduğumuzu açıklasaydık. Bugün bu dertlerin içinde olmazdık. Gerçi Emre’nin derdi neydi... bunu hiç anlayamamıştım. Telefon tekrar titrerken düşüncelerimden sıyrıldım. Yine aynı mesajlar... Yine aynı korkak yalvarışlar. Görüşmemi kesinlikle istemiyordu. Ama artık geri adım atamazdım. Emir'le görüşecektim. Telefonu tamamen kapattım. Ona bir cevap verme zorunluluğum yoktu. O da bu ateşin içinde yansın dursundu. ☆☆☆☆☆ Dün gece film izleme işini abartmıştım. Sabaha karşı dalan gözlerim çalar saatin acımasız sesiyle bölünmüştü. Elimi yüzümü yıkayıp üzerimi değiştirdim. Annem baskın yapmadığına göre ya evde değildi ya da ablamla telefondaydı. Merdivenlerden aşağı inerken annemin sesi salondan yükseliyordu. Yakınlaştıkça konuşmanın tonunu daha net işittim. "Zümra'yla konuşur sana dönerim kızım. Küçük çocuğun var, yorulma buraya kadar." Adımlarım yavaşladı. Kapıya doğru yürürken annemin sesi bu kez bana yöneldi. "Zümra, Aslı'nın kınasına Emir bırakacak sizi. Zaten onların bağ evinde olacak, hem görmüş olursun. Cumartesi de dışarı çıkarsınız." Hafifçe başımı salladım. Artık ne olacaksa olsundu. "Gülperi’nin yanına gidiyorum. Akşama dönerim." Annem memnunlukla bir şeyler mırıldanırken onu ardımda bırakıp çıktım. Dar taş sokakları bir bir ardımda bırakırken telefonum çalmaya başladı. Çantamdan çıkardım. Ekranda gördüğüm numarayla çıldıracaktım. Hemen meşgule attım. İki adım bile atamadan bildirim sesiyle duraksadım. Soldaki çalılıkların arasındayım. Çabuk gel. Yoksa kötü olur. Emre’nin bu ucuz tehdidi komik gelmişti. Onda o yürek yoktu. Ama bu durumu daha fazla uzatmamak için onunla görüşmek zorundaydım. Yolu kontrol edip çalılığa doğru ilerledim. Taş duvarların gölgesinde kıvrılan dar patika, birkaç adım sonra kendini sık çalılıklara bırakıyordu. Etrafta kimsenin olmadığından emin olmak için son bir kez arkama bakındım; birinin bizi burada görmesi, zaten yeterince ağır olan gün yükümü katbekat artırırdı. Yaklaşınca Emre kolumu sıkıca kavrayıp içinde tutamadığı nefreti kustu. Parmaklarının baskısı canımı yakmıyordu ama dokunuşu midemi bulandırıyordu. "Delirdin mi sen? Ne yaptığını sanıyorsun? Anam neredeyse düğün hazırlıklarına başladı. Nasıl kabul edersin... nasıl?" Gözlerimi kısıp, bir zamanlar sevdiğimi sandığım korkak yüzüne baktım. Sesi titriyordu. Korkusu, bana olan öfkesinden daha büyüktü. Kolumu sertçe çekip kurtardım; sanki üzerime bulaşan bir pisliği silkeliyormuş gibi. "Sen nasıl izin verdin, abin bana görücü gelsin? Gerçekleri saklayıp şimdi bana hesap mı soruyorsun?" Emre bir adım geri sendeledi. Bakışları etrafı kolaçan ediyordu; hâlâ birinin bizi görmesinden ödü kopuyordu. Elleriyle sesimi alçatmamı işaret edince dayanamadım. "Emir'le de görüşeceğim. İstesen de istemesen de." Kararan ifadesiyle anında bana döndü. Küfür etmişim ki bakışları keskinleşti. Durmadan içimdekileri filtresizce döktüm: "Bir anda hayatıma girip 'seviyorum' dedin. Ben de sana inandım. Ama elin elime bile değmedi... Şimdi kalkmış abinle görüşmemi mi sorguluyorsun?" Tahammül sınırlarını zorlayan bir iğrençlikle sözümü kesti: "Ben seni düşleyerek kaç kez elime aldım... Kaç kadın s.ktim haberin var mı?" İğrenç sözleri beynimde yankılandı. Kulaklarım uğuldadı. Dünya bir anlığına altımdan kaydı, sonra o taş sokağın soğuğu ayak tabanlarımdan kalbime kadar tırmandı. Bir insanın bu kadar alçalabileceğini, bir zamanlar "sevda" dediğim şeyin bu kadar kirli bir pazarlığa dönüşeceğini hiç düşünmemiştim. ​Midem bulandı. Ama bu kez sadece psikolojik değildi. Gerçekten şuracığa kusmak istedim. Beni sevdiğini sanarak yanılmıştım. Onun niyeti benimle gönül eğlendirmekti. Seven erkek sevdiğine dokunmak ister Zümra... Ama asıl seven, sevdiğini korur. Gizlemezdi. Emre ise... hiç sevmemişti. Bir anda elim havalandı ve suratına indi. Tokatın şiddetiyle başı yana savruldu. Tükürmek istedim. Ama bu pisliğe o bile fazlaydı. "Sakın bir daha yoluma çıkma." Kalbimin sancısı adımlarımı ağarlaştırıyordu. Sanki bu iğrenç yerden bir türlü uzaklaşamıyordum. Gözyaşlarım isyan eder gibi durmaksızın yanaklarımı ıslatıyordu. Canımı bu kadar yakan neydi, ben de bilmiyordum. Hayal kırıklığını aşmıştım. Ama o sözlerini ölsem aşamazdım. Nefesim kesiliyordu. Sanki ciğerlerime hava değil, Emre’nin zehirli sözleri doluyordu. Durup bir yere tutunma ihtiyacıyla sarsıldım. Yanımdan geçen birkaç kişiyle kendimi toparlayıp hızlı adımlarla Gülperi’nin terzi dükkanına girdim. İçeride kimsenin olmamasıyla rahat bir nefes aldım. Gülperi dikiş makinesinin başında elindeki pantolonun paçasını düzeltiyordu. Başını kaldırıp beni görünce dudaklarına bir tebessüm konduracaktı ki, yüzümdeki ifadeyi fark edince tebessümü yarım kaldı. Yerinden kalkıp aceleyle yanıma geldi. Buz kesen ellerimi sıcak ellerinin arasına alıp endişeyle sordu: "Zümra bu hâlin ne? Niye ağladın sen?" Hıçkırmamak için dudağımı ısırdım. Ama gözyaşlarım çoktan firar edip yeniden akmaya başlamıştı. Gülperi durumun vahim olduğunu anlayınca sıkıca sarıldı. Güven verircesine sırtımı sıvazlayıp teselli etti. "Geçti... Duydun mu? Geçti." Başımı iki yana salladım. Kabul edemezdim. Geçmedi. Geçmeyecekti. Bir süre öylece kaldık. Sonra Gülperi beni şefkatle dizine yatırıp saçlarımı okşadı. Şu an konuşmaya değil, anlaşılmaya ihtiyacım vardı. Ve Gülperi beni anlayan tek kişiydi. Sakin ve sessiz geçen dakikaların ardından yerimden doğruldum. Gülperi meraklı bakışlarını yüzümde gezdirip ilgiyle sordu: "Daha iyi misin?" Başımı salladım. "Gideyim artık." Tam kalkacaktım ki, elimi tuttu. "Anlatmayacak mısın?" Boğazım düğümlendi. Bunları nasıl dile getirebilirdim? Onu geçiştirdim. "Sonra." Kapıya yöneldim. Tam çıkacaktım ki Gülperi dayanamayıp seslendi: "Yarın kınaya gitmeden erken gel. Konuşalım." Allah kahretsin... Kına yarındı. Gülperi'ye döndüm. "Tamam, sen de gel." İtiraz edeceğini biliyordum, ama izin vermedim. "Ben ararım seni." Dükkandan çıkıp düşünceli adımlarla eve yürüdüm. Anahtarı çantamdan çıkarıp kilidi açtım. İçeri girerken abimin gür sesiyle irkildim. "Bu kıza hep sen yüz veriyorsun!" Abimin bildik sözlerine gözlerimi devirdim. Aldığım rahat nefes yokken hangi yüzden bahsediyordu acaba? Beni görünce dibimde bitti. Öfkeyle üzerime yürüyüp kükredi: "Nereden geliyorsun sen? Saatten haberin var mı? Kız başına nerelerde sürtüyorsun?" Annem araya girmeye çalıştı. "Oğlum Gülperi’nin yanına gitti. Bağırıp durma artık." Tam merdivenlere yönelecektim ki, abimin kararlı sözleri beni olduğum yere çiviledi. "Dün Kadir'in annesine saygısızlık etmişsin. Çabuk gidip özür dileyeceksin. Ayrıca ben Kadir'e söz verdim. Onunla evleneceksin." Sözleri zihnimde çınladı, içimde büyüyen bir yankıya dönüştü. Göğsümde sıkışan nefesi bırakamadım. Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. Hiddetle karşı çıktım. "O pislikle ölsem evlenmem. Sen benim adıma neyin sözünü veriyorsun?" Abimin gözü döndü. Yanındaki sandalyeye tekme atıp üzerime yürüdüğü an annem aramıza girdi. "Oğlum bir dur." Annemin ikazına aldırmadan üzerime kilitlediği bakışlarıyla gerçek niyetini ortaya koydu. "Kadir’in bacısını alacağım. O da karşılığında seni istedi." Hırsla başımı iki yana salladım. Bizi satılık araç gibi takas edemeyeceklerdi. Abim sert sesiyle emreder gibi konuştu: "Benim sözümü yere getiremezsin." "Sen nesin ki, sözün ne olsun. Ablamı borçlarına kurban ettin. Beni de uçkuruna mı..." Sözümü tamamlayamadım. Abimin gözlerindeki çiğ öfke, bir anlık bir sessizliğe büründü ve saniyeler içinde patladı. Annemi bir kağıt bebek gibi kenara itip, tüm hırsıyla elini kaldırdı. Okkalı tokadı suratımda patladığında dünya bir anlığına karardı. Kulağımda tiz, bitmek bilmeyen bir çınlama... Yere kapaklandığımda yanağımdaki alev alev sızı, yerin buz gibi soğuğuyla buluştu. Ağzımdaki o paslı kan tadı damaklarıma yayıldı. ​Abim, tepemde bir dev gibi dikiliyordu. Merhamet kırıntısı bile taşımayan sesi, odanın her köşesine bir mühür gibi vuruyordu: "Ana Zümra'nın çeyizini hazırla. Pazar akşamına istemeye gelecekler."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD