ZÜMRA
"Ana Zümra'nın çeyizini hazırla. Pazar akşamına istemeye gelecekler."
Abim, bu hükmü odaya bir idam fermanı gibi bırakıp, annemin ayaklarına dolanan yakarışlarını çiğneyerek kapıya yöneldi. Kararını çoktan vermişti; beni bir eşya gibi takas edecek, ruhumu o Kadir denilen pisliğin önüne atacaktı.
Ama ben de kararımı vermiştim.
Diri diri gömülmeyecektim.
Yerimden fırladım. Bacaklarım titriyordu—bu kez korkudan değil, öfkeden.
"Kiminle evleneceğime sen karar veremezsin. Ablamın kaderini bana yaşatamazsın. Eniştem ablamın şansıydı... mutlu oldu. Peki ya ben?"
Ablamın o halleri gözümün önüne gelince göğsüm sıkıştı.
Yumruklarımı sıktım, kasılan sırtına bakıp feryat ettim:
"Kadir’in nasıl bir pislik olduğunu bildiğin halde göz mü yumacaksın? Ne senin verdiğin o kirli söz, ne de kapıma gelecek o adam beni ilgilendiriyor."
Abimin kapı koluna uzanan eli havada dondu.
Yavaşça bana döndü.
Gözleri... yakıyordu.
Bir adım attı üzerime.
Odaya ölümcül bir sessizlik çöktü.
Tam o sırada annemin dudaklarından dökülen o isimle donup kaldım:
"Dur... oğlum dur... Zümra, Emir’le görüşmeden kimse istemeye gelemez!"
Abimin çatılan kaşları, havada asılı kalan öfkesi, annemin bu beklenmedik hamlesiyle sarsıldı.
Annem, kaymış eşarbını titreyen elleriyle düzeltip abimin tam karşısına dikildi.
"Zehra'nın ortanca kaynı Zümra'ya talip oldu. Söz verdik. Cayamayız."
Annem beni korumaya çalışıyordu. Elinden de bu kadarı geliyordu.
Ama o ismi söylerken, beni nasıl bir kor ateşin içine attığını bilmiyordu.
Ve Emir...
Kaçtığım şey kader değil, bizzat kendisiydi.
Abim, düşünceli haliyle çenesini ovuşturdu.
Kafasında dönen tilkileri anlamak imkânsızdı ama annemin sözlerini tarttığı, kendi çıkarına göre şekillendireceği belliydi.
"Görüşsünler bakalım. Ama sessizce... millet bilmesin."
Sesindeki o sinsi tını, içimde ondan geriye kalan ne varsa süpürüp götürdü.
Beni saklayacaktı.
Emir’i kaybetmeyecek, Kadir’i de küstürmeyecekti.
Beni çıkarları uğruna... iki cellat arasında piyon yapacaktı.
Tam ağzımı açıp o zehirli sessizliği parçalayacaktım ki, annem fark etti. Abimi kolundan çekiştirip kapıya sürükledi.
"Hadi sen çık artık. Çok geç kalma."
Kapı kapandığında odaya daha ağır bir hava çöktü. Nefes almak bile zor gibiydi.
Annem bana döndü.
Gözü, dudağımın kenarındaki taze yaraya kaydı. Yüzü buruştu.
Suçluluk... yüzüne yapışmış, çıkmayan bir maske gibiydi.
Hızla salona yöneldi, ecza dolabını açtı.
Elinde tentürdiyotlu pamukla geri döndüğünde elleri titriyordu.
Tam dudağıma bastıracakken — elini havada yakaladım.
"Sen benim yaralarımı sarmak için geç kaldın, anne."
Sesim zayıftı ama etkisi ağırdı.
Durdu.
Gözleri doldu.
Benimse içim... bomboştu.
"Biliyordun değil mi?"
Yutkundum.
"Abimin niyetini bildiğin için evlen de evlen diye tutturdun."
Gözlerini kaçırdı.
O an anladım.
Annem de bu pazarlığın sessiz bir ortağıydı.
"Bana hırçın diyorsun ya..."
Bir adım geri çekildim.
"Sen bir kez olsun yanımda dursaydın... abime ‘dur’ deseydin... belki ben bu kadar hırçın olmazdım."
Bir an sustum.
Ama içimdeki zehir susmadı.
"Şimdi al o pamuğu...”
Sesim titredi.
"Kendi sızlayan vicdanına bas. Çünkü benimkiler kapanmıyor artık."
Yanaklarından dökülen yaşlarla salonun ortasına çöktü.
Yaptıklarını duymak zor geliyordu ama ben... yaşıyordum.
Bir an kaçıp gitme isteğiyle kapıya yöneldim.
Bu ev... yaşadıklarım boğuyordu beni.
Hiçbir şey olmamış gibi odama çıkıp bana yaptıklarına razı olmayacaktım.
Annem peşimden seslendi ama yetişemedi.
Evden fırladım.
Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyor, adımlarım beni en iyi bildiğim sokağa sürüklüyordu.
Nefes nefese kalmıştım, ciğerlerim yanıyordu ki...
Karanlığın içinden iki keskin ışık hüzmesi sokağı yardı.
Bir araba selektör yapıyordu.
Gözlerim kamaştı, yüreğim yerinden sıçradı. O tanıdık, ağır gölgeyi seçtiğimde dünyam bir anlığına durdu.
Arabanın içindeki...
Yaman'dı.
Onun ne işi vardı, burada?
Refleksle yolu kontrol ettim. Sokak bomboştu.
Elimi göğsüme koyup sakinleşmeye çalıştım ve arabaya yürüdüm.
Havanın karardığını bile o an fark ettim.
Usulca arabanın camına eğildim.
"Ne oldu?"
Derin bakışlarıyla bana kilitlenmişti.
Bir an için nefesim kesildi. Çok derin bakıyordu.
Saçları hafifçe dağılmış, sessizliği bile gerilimi artırıyordu.
"Yavuz gelsin. Öyle gidersin."
Başıyla yanındaki koltuğu işaret etti.
"Bin."
Sesinin bu tonu... rahatsız ediciydi. Hem sahipleniyor, hem de tanıyormuş hissiyatıyla doluydu.
Kendimi tutamayıp, çemkirdim.
"Ne münasebet?"
Dudağının kenarı hafifçe havalandı, hoşuna gitmiş gibiydi.
Manyak mıydı bu?
Güzel bir laf mı etmiştim ben?
"Zümra..."
Adım onun o tok, derinden gelen sesiyle dudaklarından dökülünce bir garip oldum.
İsmimi nereden biliyordu ki?
"Uzatma, bin işte. Gelmez o daha."
Sözlerine tam ikna olmak üzereyken, son cümleyi neredeyse duyulmayacak bir fısıltıyla, adeta kendi kendine mırıldandı:
"İnşallah."
Bir an dengesizce hızlanan kalbimi dizginledim. Ona ekmek çıkmazdı.
Uysal bir sesle mırıldandım:
"Madem ısrar ediyorsun..."
Kapıyı açıp bindim.
Ona dönerek imayla sözümü tamamladım:
"Yanında bekleyeyim... Yaman abi."
Bakışlarındaki havalı, mesafeli ifade bir anlığına dondu; sanki suratına en beklemediği yerden sert bir darbe yemiş gibiydi.
"Ne abisi? O nereden çıktı?"
Öfkeli, bir o kadar da afallamış sesiyle şaşırdım.
Tam ağzımı açıp, "Yavuz, abinin arkadaşısın sonuçta," diyecekken sert bakışları dudağımın kenarına mıhlandı.
Işık hızıyla tavandaki düğmeye basıp içeriyi aydınlattı.
Kaşları, fırtına öncesi gökyüzü gibi çatıldı. O kocaman, sert eli bir anda yüzümü avuçladı.
Kaçmama izin vermeyen, sahiplenici bir sıcaklıktı bu.
Baş parmağı, dudağımın kenarındaki o taze tokat izinin üzerinde usulca, incitmekten çekinir gibi gezindi.
Ama o dokunuş—
Bedenimde istemediğim bir karşılık buldu.
Nefesim takıldı.
Kalbim bir anda hızlandı.
Bakışları gözlerime çıktığında yutkundum. İçimdeki o yangın, dudağımdaki sızıyı bastırmıştı.
"Kim yaptı bunu?"
Sesi alçaktı.
Ama içinde sakladığı şey... tehlikeliydi.
O baskıya dayanamayıp başımı yola çevirdim, bu yoğunluktan kaçmak istedim.
Dokunuşu dursa da elini çekmedi. Aksine, parmakları çeneme kaydı ve o sarsılmaz gücüyle başımı yeniden kendine çevirdi.
Derin sesiyle bir kez daha sordu:
"Kim yaptı dedim."
Yaşadıklarımı henüz sindiremişken, bir yabancının böyle üzerime gelmesi sinirlerimi bozdu.
Elimi yüzünden koparır gibi ittim.
Kaşlarını hafifçe çattı.
Derin bir nefes çekti. Burnunun kanatları belli belirsiz genişledi.
Bakışları üzerimde gezindi—bu kez daha karanlık, daha ölçülü.
Sinirlenmişti.
Ama kendini tutuyordu.
Tam inmenin daha doğru olacağını düşündüğüm anda, dışarıdan gelen sesle irkildim.
"Akşam oldu. İki adım hızlı at. Baban gelmiştir eve. Çok oyalandık."
Behiye teyze'ydi bu.
Beni bir fark ederse... işte o zaman biterdim.
Hiç düşünmeden koltuğun dibine sindim.
Alan daracaktı ama ufak tefek oluşum ilk kez işime yarıyordu.
Yaman şaşkınlıkla eğildi.
"Ne yapıyorsun?"
Parmağımı dudağıma bastırdım.
"Şşt."
Behiye teyze meraklı bir kadındı.
Arabanın camı tıklatılınınca, korktuğum başıma geldiğini anladım.
Yaman derin bir nefes daha aldı.
O an mevzuya uyandığını anladım.
Hiç tereddüt etmeden arkadaki kapüşonluyu kaptığı gibi üzerime fırlattı.
Refleksle başıma çektim.
Yaman camı hafifçe araladığında, Behiye teyzenin sesi içeri sızdı:
"Hayırlı akşamlar evladım... Hayırdır, birini mi bekliyorsun sen burada bu saatte?"
"Yok teyzecim."
Sesi o kadar ikna edici ve rahattı ki şaştım kaldım.
"Yabancıyım buraların yolumu karıştırdım."
Motoru çalıştırıp, sanki acelesi varmış gibi ekledi:
"Gidiyorum şimdi. İyi akşamlar."
Vay be... iyi savuşturdu. Azıcık etkilendim doğrusu; o buz gibi adamın böyle kıvrak bir yalana bu kadar çabuk sığınması beklemediğim bir yetenekti.
Araba hafifçe sarsılarak ilerledi. Birkaç saniye sonra durdu.
Kapüşonun kenarından bakacakken Yaman'ın sesi arabanın içinde buz gibi yankılandı.
"Çıkabilirsin. Adın çıkmaz, endişelenme. Bizi yan yana görmedi."
Sesindeki o alınmış, hatta neredeyse küçümser tona anlam veremedim.
Yerimden çıkıp dışarı baktığımda gözlerim fal taşı gibi açıldı; ana yola inmiştik. Işıklar, vızır vızır geçen arabalar...
Hiç beklemeden, sanki bir suç işlemişim gibi kapüşonluyu üzerime iyice geçirdim. Her an bir tanıdığa yakalanma korkusu, Yaman'ın o tuhaf tavrından daha baskındı.
Yaman gözlerini devirip cebinden sigara paketini çıkardı. Sıkkın, hatta öfkeli görünüyordu. Sigarayı dudağına koyarken, bir telefonun cırtlak sesi sessizliği bıçak gibi kesti. Orta konsoldaki ekranda Yavuz abinin adı yanıp sönüyordu.
Hiç beklemeden telefonu açtı.
Sessizlik öyle yoğundu ki, Yavuz abinin sitemli sesini dibimde hissettim.
"Oğlum, nereye kayboldun?"
Yaman uzatmadan kestirip attı.
"Yukarı yola çık. Gelirim birkaç dakikaya."
Telefonu yerine koyarken bana bir kez bile bakmadı.
Yanında yokmuşum gibi davranıyordu.
Hayır.
Resmen tavır yapıyordu.
Bir şeyleri kaçırmış gibi hissediyordum. Bu davranışların başka açıklaması olmazdı.
Son kez çektiği sigarayı hırsla camdan aşağı atarken, tam ağzımı açıp o sessiz savaşı bitirecektim ki... Kulağıma dolan o tanıdık, mide bulandırıcı kahkaha sesiyle buz kestim.
Göz ucuyla camdan dışarı baktım.
Kadir'di.
Yanındaki leş heriflerle beraber, ellerinde şişelerle tam da bu tarafa, avına yaklaşan bir sırtlan gibi geliyorlardı.
Elim ayağıma dolandı. O anki panikle, mantığımı ve tüm hırçınlığımı bir kenara bırakıp Yaman'a döndüm. Asık suratıyla elini anahtara atıp motoru çalıştıracağı sırada, kendimi bile şaşırtan bir hamle yaptım.
Hiç düşünmeden, tek bir hamlede bacağımı üzerinden atıp kucağına çıktım. Koca gövdesi, ben üzerine tünerken bir santim bile sarsılmadı.
Şaşkın bakışları ne yaptığımı sorgularken; dışarıdan gelen seslerin yakınlığıyla yüzüne daha çok eğildim. Aramızda nefes alacak bir boşluk bile kalmamıştı.
Açıklama yapacak zaman yoktu.
"Lan şu arabadakiler yiyişiyor mu?"
Kadir’in o iğrenç, genizden gelen kahkahası arabanın camlarına çarptı. Arkadaşlarının alaycı ıslıkları da hemen peşinden geldi.
"İzleyelim lan canlı p.rno zevkli olur."
Midem ağzıma geldi. Utanç ve korkuyla karışık bir bulantı yükseldi boğazıma.
Yaman’ın hareketlenmek üzere olduğunu sezdiğim an hemen boynuna sarıldım.
Kadir beni bu arabada bir adamın kucağında görürse... Ölüm fermanım imzalanırdı.
Titreyen bedenimle, dudaklarım boynuna değerken fısıldadım:
"Lütfen..."
Bugün yeterince berbat bir gün geçirmiştim. Tüm olanların üzerine Kadir’i eksik kalsındı.
Yaman, ciğerlerini dolduracak kadar derin ve ağır bir nefes aldı. Büyük elleri belime yerleşip beni kendine çektiğinde yutkundum.
Çok yakındık. Sigara kokusuna karışmış o sert parfümü genzimi yakıyor, tenindeki sıcaklık ise içimde garip bir ürperti yaratıyordu.
Dışarıdaki sesler, o iğrenç uğultu yavaş yavaş uzaklaşıp nihayet kesildiğinde hafifçe geri çekildim.
Ama ellerim hâlâ boynundaydı. Onun da o devasa elleri belimi bir çember gibi sıkıca sarmış; bırakmıyordu.
Bakışlarının yoğunluğu o kadar fazlaydı ki yanaklarımın alev alev yandığını hissettim.
Yan tarafa geçmek için ne bekliyordum bilmiyordum.
Kalbim hâlâ kontrolsüz atıyordu.
Tam o an aklıma takıldı.
Okuduğum tutkulu hikayeler de...
Tam da böyle oluyordu. Kız arabada oğlanın kucağında... ama bir şey eksikti.
Duraksadım.
Hee... buldum.
Bu kızlar sertlik hissediyordu. Kalçalarına bir şey falan batıyordu.
Ben niye hissetmiyordum?
Bozuk muydu acaba?
"Sen ne düşünüyorsun öyle? Renkten renge girdin."
Yaman'ın ani, alçak sesiyle yerimde sıçradım.
İnsan konuşmadan önce bi haber verirdi.
Boğazımı temizleyip gözlerimi kaçırdım.
"Hiç..."
Yalan söylemek istedim ama sesim çıkmadı.
Yaman doğrulunca refleksle ellerim yeniden boynuna dolandı. Sıcak, sigara kokan nefesi yüzüme çarptı.
"Yerini sevdin sanırım."
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
Az önce araya girdim diye kızan adam şimdi kucağındayım diye benimle eğleniyordu.
Utansam da geri adım atmadım.
"Evet. Çok rahat."
Dudağının kenarında ince, keyifli bir tebessüm belirdi.
Yüzüme daha da yakınlaştı.
Bakışları dudaklarıma kaydı.
O an...
Nefesim bir an boğazıma düğümlendi.
Kaçamadım.
Belki de kaçtım.
Annemin Emir’inden.
Abimin Kadir’inden.
Kalp kırıklığım Emre'den.
İlk kez...
Kalbimin hafiflediğini hissettim.
Ama izin vermediler bu kaçışa.
Arabanın camı şiddetle tıklatılınca tüm büyü bozuldu.