YAMAN
Aracı şehrin biraz dışında, ıssız bir tepede durdurdum.
Mardin ayaklarımızın altına serilmişti. Taş evlerin arasına sıkışan sarı ışıklar, gecenin karanlığında sönmeye yüz tutmuş umutlar gibi titriyordu.
Yaktığımız ateşin çıtırtıları, gecenin sessizliğini ince ince bölüyordu.
Ama ikimizin suskunluğu, o sesten çok daha ağırdı.
Karşımda, ateşi dalgın dalgın karıştıran Yavuz’un konuşmaya niyeti yoktu.
Elimi cebime attım. Taşların arasından süzülen rüzgâr tenime değince istemsizce gerildim.
Gece, gündüzün aksine sinsice serinliyordu.
"Ceketini ver lan."
Yavuz, sesimle daldığı derin kuyudan bir anda sıyrılıp doğruldu. Hınzır bakışlarını bana çevirdi ve dudağının kenarı imayla kıvırdı.
"Seninki nerede?"
Daha ağzımı açmama fırsat tanımadan, yarama parmak basarcasına ekledi:
"Dün göle düşüp ceket vermeler... bugün kapüşonunu verip kucağa almalar..."
Bu halde bile benimle uğraşmayı ihmal etmiyordu. Yerden kaptığım küçük bir taşı tereddütsüz ona doğru fırlattım.
"Kes lan! Boş konuşma."
Başını son anda eğip taştan kurtuldu. O sinir bozucu pişkinliği yüzüne iyice yerleşmişti.
"Bu ne hız yiğidim."
Gevşekçe sırıttı.
"Olan var, olmayan var."
"Ulan olmayan sen misin?"
Sert çıkışımla Yavuz’un yüzündeki pişkin ifade, bir anda silindi.
Acı, tekrar yakasına yapıştı.
Derin bir nefes aldı. Omuzlarının düşüşü, o nefesin yetmediğini ele veriyordu.
"Anlat artık. Ne oldu?"
Bakışlarını kaçırdı.
Söylemeyecekti. Belli ki bu yükü tek başına taşımaya yeminliydi.
"Sen anlatıyor musun ki?"
Sesi sitem doluydu.
Göğsümün ortasında bir yer istemsizce sıkıştı.
Onun yüzü gözlerimde belirince... içimde çoktan kapanmış sandığım bir yara yeniden sızladı.
Kestirip attım.
"Anlatacak bir şey yok."
Yavuz bu kez yüzüme daha dikkatli baktı. Kaçtığım şeyi, sakladığım o gölgeyi görüyordu.
"Yaman..."
Sesi fısıltıdan farksız ama bir o kadar uyarıcıydı.
"Kalbinde hâlâ o varsa bunu kendine yapma... Zümra’ya da yaklaşma.”
Çenem kasıldı. Çünkü haklıydı.
Onu... içimden söküp atamamıştım.
Ama Zümra çoktan o çizginin ötesine geçmişti. Geri dönmek için fazla geç, ilerlemek için fazla yaralıydım.
Yavuz ceketi çıkarıp omuzlarıma bıraktı. Hiçbir şey söylemeden arabaya yürüdü, kapıyı açtı ve içinden içki poşetini aldı.
"Konuşamadığımıza göre... içelim."
Poşetin hışırtısı geceye karışırken, çıkardığı cam şişeyi elime tutuşturdu. Sönmeye yüz tutmuş ateşe birkaç dal daha atıp yeniden çömeldi.
İç çekip yanına oturdum. Şişenin soğuk camı avcumda buz kesti.
"Araba kullanacağım, içemem."
Gözlerini devirdi. Bu kuralcı halim ona dünyanın en saçma şeyiymiş gibi geliyordu.
"Emre'yi ararız. Gelir alır."
Şişeyi yanına, toprağın üzerine bırakıp cekete daha sıkı sarıldım. Gözlerimi ateşin son közlerine diktim.
"Sanmıyorum. Kim bilir nerede, kiminle?"
Yavuz’un dudağında kısa, keskin bir gülüş belirdi. Asi, başına buyruk hallerini ezbere biliyordu.
"Aşkı o kadar küçümsüyor ki..."
Elindeki şiseyi kafasına dikip birkaç yudum aldı. Boğazından geçen her yudum sanki içindeki o yangını harlıyordu.
"Aşık olup kalbinin yerini öğrendiğinde..."
Bir an durdu, gözlerini ateşe sabitledi.
"Duvara çarpmış gibi olacak."
Yavuz’un manidar sözleriyle yanımdaki şişeye kayıtsız kalamadım. Elime alıp kafama diktim.
Alkolün bilindik acısı damaklarımda yayılırken, içimden yalnızca bir şey geçirdim.
"Sonu bize benzemez umarım."
Yavuz aniden bana döndü. Bakışlarında, söyleyeceği şeyi çoktan görmüş birinin o rahatsız edici kesinliği vardı.
"Hangi son... daha yeni başlıyorsunuz aslanım."
Kaşlarım çatıldı.
Zümra’yla yakınlaşmamıza bu kadar anlam yüklemesi—üstelik bunu aşkla eş tutması—saçmalıktı.
Ama Yavuz durmadı.
Sözünün nereye varacağını merakla sustum.
"Ne olduğunu anlayana kadar Zümra’yı üzme."
Gözlerimi devirirken, bir anda ayağa kalktı. Elindeki boş şişeyi karanlığın bağrına savurup fırlattı.
"Ya da, üz a..mına koyayım! Zümra canına ot tıkasın."
Çakır keyif hâline güldüm. Takılmadan duramadım.
"Yengenin tıkadığı gibi mi?"
Başını belli belirsiz bir memnuniyetle salladı.
Üç gündür zorladığı kapı sonunda aralanmış gibiydi.
"Gülperi böyleyse..."
Güldü.
"Zümra ağzına s.çar demek."
Hiddetle yerimden kalktım.
"Ulan niye keyifle öyle olsun istiyorsun?"
Omuz silkti. O pişkinlik yine yüzüne yerleşmişti.
"Baldızım olacaktı. Yenge ettin."
Ellerini havaya kaldırıp söylendi.
"Gülperi'yle birbirine çok düşkünler. Ben hanım köylü bir adamın. Sevdiceğimi karşıma alamam."
İstemsizce yüzüm buruştu.
"Senin adamlığına tüküreyim."
Aldırmadan yerine oturup bir şişe daha açtı.
"Nereye tükürürsen tükür. Ben şimdiden safımı belli edeyim de... sonra benden medet umma."
Ona kınayıcı bakışlarımı fırlatıp yanına oturdum.
"Hanım köylüymüş..."
Sesim istemsizce yükseldi:
"Sen direkt köyün kendisi olmuşsun!"
Utanmaz bir gülüşle başını salladı.
"Gocunmam. Olurum."
Derin bir nefes alıp içindeki ateşi söndürmek istercesine mırıldandı. Sesi bu kez şakadan tamamen arınmış, çıplak acıyla çıkmıştı:
"Yeter ki o mutlu olsun... Yeter ki gülen yüzü solmasın. Ben her şey olurum."
Yavuz’un sıkışıp kaldığını görüyordum. Neyi gizliyorsa, onu yavaş yavaş boğuyordu... Ama Gülperi’den de vazgeçemiyordu.
İçimde beliren huzursuzluğu saklayarak başımı salladım.
Yavuz son şişeyi de kafasına dikti. Gözleri kaymaya, dili dolaşmaya başlamıştı. Bu kadar yeterliydi.
"Hadi, gidelim."
Kalkmaya çalışırken koluna girdim. Güçlükle arabaya bindik. Yolda başı omzuma düştü; bir şeyler mırıldanıyordu ama ne dediği anlaşılmıyordu.
Eve vardığımızda Aynur'u aradım. Ev halkı onu bu halde görse kıyameti koparırdı. Aynur'un açtığı arka kapıdan Yavuz’u neredeyse sürükleyerek odasına çıkardım.
Yatağa bıraktığımda hâlâ, "Yeter ki o mutlu olsun..." diye mırıldanıyordu.
Aynur onunla ilgilenirken kapıyı sessizce kapattım.
Kendi odama geçtim. Üzerimdeki yorgunluk kurşun gibi ağırlaşmıştı ama zihnim susmuyordu. Lambayı kapatmadan önce bir süre tavana baktım. Yavuz’un sözleri... Zümra... hepsi kafamın içinde dönüp duruyordu.
Derin bir nefes aldım. Gözlerim, bu ağır yükün altında kendiliğinden kapandı.
Sabah, telefonun keskin sesi odamda yankılanırken gözlerimi araladım.
Saat 8.45'ti.
Usulca yerimden kalktım. Başım hâlâ zonkluyordu; uykumu almış sayılmazdım.
Banyoya geçtim. Sıcak suyun altında gecenin yorgunluğunu akıtmaya çalıştım. Ama ne kadar uğraşsam da içimde kalanlar yerinden kıpırdamıyordu.
Havluyu belime sarıp odaya döndüğümde aynadaki aksime baktım. Yorgundum… ama durmaya vaktim yoktu.
Çekmeceden çıkardığım boxerı hızla giyip dolaptan ütülü bir pantolon aldım.
Koyu renkli kumaş bacaklarımdan kayıp belime otururken kemeri sıkıca çektim.
Askıdaki beyaz gömleği omuzlarıma geçirdim. Düğmeleri yukarı doğru iliklerken odadan çıktım.
Konağın merdivenlerinden inerken avluda hummalı bir telaş vardı.
Anam, beni görür görmez yüzüne yayılan tebessümle yanıma geldi.
"Günaydın oğlum."
"Günaydın anam."
Koluma girdi. Mutfağa yürürken sesinde gizleyemediği bir heyecan vardı:
"Dün kuyumcuya gitmişken sizin için de neler aldım neler..."
Yengem, annemin sözünü bitirmeden imayla atıldı:
"Dükkanı aldı, dükkanı..."
Masaya oturdum. Çalışanlar kıkırdarken yengem ekledi:
"Kuyumcu, yengeme baktıkça ağzı kulaklarına varıyordu."
Anam tam ağzını açacaktı ki, halam hoşnutsuzca araya girdi.
"Kız mı kalmadı koca Mardin'de! O saygısızı mı yakıştırdınız benim sülün gibi yeğenime?"
Anam gözlerini devirip yanımdaki sandalyeye oturdu. Yengem halamı geçiştirirken kulağıma fısıldadı:
"Zehra sabah apar topar çıktı. Dün gece anası aramış. Bir sorun var, haberin var mı senin?"
Zümra'nın dün geceki hâli gözümün önüne gelince gerildim. Anlatmamıştı.
Sessizce başımı iki yana salladım.
Anamın gözleri kocaman açıldı. Derin bir nefes alıp kendini tuttu.
"Oğlum sen bu kızın numarasını almadın mı hâlâ yengenden?"
Sitemini sürdürürken Emre, suratını asmış bir halde karşıma oturdu. Ardından Yavuz geldi. Dağılmış saçları ve şişmiş gözleriyle Emre’nin yanına çöktü; henüz kendine tam gelememiş gibiydi.
"İnsan bir merak eder, kapısından geçer. Korna basar, bir işaret verir. ‘Ben buradayım’ der."
Yavuz başını kaldırıp bana baktı; dudaklarında o bildik, arsız gülüşü belirdi.
"Ya da kucağına..."
Sözünü tamamlayamadan masanın altından bacağına sert bir tekme savurdum.
Acıyla inlerken masadaki uğultu bıçak gibi kesildi.
Üzerimize dönen bakışlara kayıtsız kalamadım.
"Oturduğun yerde devrilip duruyorsun kardeşim, dikkat et."
Yavuz arsızca mırıldandı:
"Sana yaslanmıştım kardeşim. Asıl sen dikkat et."
Emre şüpheli bakışlarını bir bana bir Yavuz’a çevirdi. Çenesi kasıldı. Kaşları hafifçe çatıldı.
"Görüştünüz mü?"
Anamın pür dikkat bakışları üzerimde olmasa "evet" derdim. Ama biliyorum ki bu cevapla anam kınayı bırakır, akşam soluğu Zümra'yı istemede alırdı.
Sakladım.
"Henüz değil."
Başını ağır ağır salladı. Keyifsizdi ama ağzını bıçak açmıyordu.
"Hadi sen de çık artık."
Anamın sabırsız sesiyle ona döndüm.
"Ana daha erken."
Aslı börek servisi yaparken anam aradan homurdandı:
"İyi ya işte, vakitlice kaynaşırsınız. Kızı bir çay içirmeye götürürsün. Her şeyi de ben mi söyleyeyim?"
Yavuz çayını höpürdetip ağzının içinden mırıldandı:
"Ya da bir göle girip çıkarsınız."
"Kes lan!"
Bakışlarımdaki uyarıyı umursamadı, ağzına attığı böreği çiğnerken sırıtmaya devam etti.
Emre çatalı sertçe masaya vurup ayağa kalktı. Bir derdi olduğu her halinden belliydi ama ağzını açmadı. Sadece bakışlarını kaçırdı.
Ardından ben de kalkıp kendimi dışarı attım. Arabaya binip çalıştırdım. Zümra bu saatte muhtemelen Gülperi’nin evindeydi. Direksiyonu sakince o yöne kırdım.
Eve varınca arabayı durdurup motoru kapattım. Ağırca kapıyı açıp aşağı indim. Zile bastım.
Dokuz ya da on yaşlarında, meraklı bakışlı bir kız çocuğu kapıyı açtı.
"Zümra, burada mı?"
Başını salladı.
"Yukarıda."
İçeri girip merdivenlerden yukarı çıktım. Koridorun sonundaki aralık kapıdan Zümra’yı gördüm. Elindeki bir şeyi pürdikkat inceliyordu. Yaklaştığımda o gümüş parıltıyı, yüzüğü fark ettim. Göğsümde bir şey sıkıştı; bir çırpıda elinden aldım.
O verdiğim sözdü... karşılığı olmayan.
Zümra öfkeyle yüzüme baktı ama o öfkenin altında kırgın, yaralı bir gurur vardı. Dudaklarım aralandı, açıklayacaktım ki izin vermedi. Gerçi ne söylerdim, onu da bilmiyordum.
"Benim zaten hayatımda biri var. Bir daha yaklaşma."
Gözlerim karardı. Yengeme özellikle sormuştum, "yok" demişti. Bunu şimdi söyleyemezdi. Kolundaki parmaklarım istemsizce sıkılaştı.
"Kimmiş o?"
Zümra bir an duraksadı, sonra gözlerimin içine baktı. Sesinde hem öfke hem de garip bir sitem vardı:
"Emir Dağhan."
Ellerim gevşedi. Nefesim bir an göğsümde takılı kaldı.
Benim... ben olduğumu bilmiyordu.