ZÜMRA
Yavuz abiyle göz göze geldiğim o kısacık anda, utanç iliklerime kadar işledi.
Apar topar yan koltuğa nasıl süzüldüğümü, o devasa kapüşonlunun içinde nasıl küçüldüğümü hatırlamıyorum bile.
Yaman boğazını temizleyip arabayı çalıştırdı.
Arka koltuğa geçen Yavuz abinin keyfi pek yerinde değildi. Dikiz aynasından özellikle bana, kapüşonun altına saklanmış halime bakıp imayla mırıldandı:
"Maşallah... Çok çabuk kaynaşmışsınız.”
Sözleri kulağıma çarptığında içimde bir şey huzursuzca kıpırdandı.
Ne demekti bu şimdi?
Emir’le görüşeceğimi bilmiyor olabilir miydi?
Ama bilmemesi tuhaftı. Sonuçta amcasının oğluydu.
Ya biliyorsa?
O zaman neden böyle konuşmuştu?
Göz ucuyla Yaman’a baktım. Direksiyonu kavrayan parmak boğumları bembeyazdı, ama yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. Yavuz abinin bu ağır imasını duymamış gibi, vitesi sertçe bire takıp gaza bastı.
Sessizliği, bir itiraf kadar gürültülüydü.
Düşüncelerim birbirine dolanırken Yaman, dikiz aynasından Yavuz abiye bakıp imalı bir sesle karşılık verdi:
"Size yetişemeyiz..."
Gülperi’yle aralarındaki duruma ima yapmıştı. Sanki mesele bambaşkaymış gibi, fazlasıyla rahat bir tonla söylemişti.
Ama...
Yavuz abi bizi o halde görmüştü.
Bu söz... neye karşılıktı?
Hangisine yetişemezdik?
Hem...
Yavuz abiyle bu kadar yakınsa, ben onu nasıl ilk kez görüyordum?
Sorular zihnimde dikiş tutmayan bir yara gibi açılırken, Yavuz abi sıkıntılı bir nefes verdi. Durum onun için de kolay değildi.
"Ne mümkün..."
Varla yok arasında çıkan o iki kelime, Gülperi kadar onun da canının yandığını ele veriyordu.
Birkaç saniye sonra araba tam Gülperi’nin evinin önünde durunca, kaçar gibi tek kelime etmeden aşağı indim.
Kurtulduğumu sanıyordum. Ta ki Yaman'ın sesini işitene kadar:
"Yarın görüşürüz. Bu kadar utanacak bir şey yok."
Sözleriyle zile uzanan elim havada kaldı. Sesi her zamanki gibi tok ve kendinden emindi.
Ama kurduğu cümle...
Kalbimin ritmini bir kez daha bozdu. Sanki söylediği şeyden fazlası vardı o cümlenin içinde.
Arkama dönecek cesareti bulamadım ilk kez. Gülperi’nin açtığı kapıdan kurtulurcasına kendimi içeri attım.
Gülperi şaşkın bakışlarla birkaç saniye bana baktı. Sonra başını açık kapıdan dışarı uzattı.
Göğsümü delip dışarı fırlayacakmış gibi çarpan kalbime gözlerimi devirip salona geçtim.
Neye hızlandığını anlamıyordum.
Yoksa... bu karmaşık günlerin içinde şirazem mi kaymıştı?
Tabii canım, başka ne olacaktı.
Gülperi içeri girip sorgulayıcı bakışlarını yüzüme dikti. Tam bir şey söyleyecekken, mutfak kapısından elinde tabaklarla çıkan üvey annesini görünce sustu.
Kadın tabakları sofraya yerleştirirken bana döndü.
"Hoş geldin, Zümra... Hayırdır?"
Gülperi benden önce atıldı:
"Dikişe yardım etmesi için ben çağırdım."
Kadın, bir Gülperi'ye bir bana baktı. Tek kaşını kaldırıp şüpheyle mırıldandı:
"Siz de var bir haller ama..."
Çalan zille sözü yarım kaldı.
Gülperi’nin babası da gelince sessizce sofraya oturduk. Yaşlı adam, Gülperi’yle sohbet ederken imrenmeden edemedim.
Gülperi üvey annesinin baskısı altında olsa da babasının güvenli kanatlarının altındaydı. Yaşlı adam ikisini de olabildiğince dengede tutmaya çalışıyordu.
Benim ailem ise menfaatleri için bizi bozuk para gibi harcıyordu. Babamın yokluğunu böyle zamanlarda daha çok hissediyordum.
O olsaydı belki herşey bambaşka olurdu.
Gözlerim doldu. Ağzımdaki lokmayı yutamadım.
Gülperi hâlimi sezmiş gibi yerinden kalkıp izin istedi.
"Bizim işlerimiz var. Size afiyet olsun."
Ona uyup ben de kalktım. Sessizce merdivenlerden yukarı, odasına çıktık.
Kapıyı kapatır kapatmaz Gülperi bana döndü. Bakışlarını üzerimde gezdirip ellerini göğsünde kavuşturdu.
"Bu üzerindeki kıyafet kimin? İçinde kaybolmuşsun."
Afalladım.
Dün ceket... bugün kapüşon...
Sanki bana aitmiş gibi, yabancılık hissi bile yoktu.
Yutkundum.
Aslında Yaman'ı Gülperi’ye sormak istiyordum. Yavuz abinin arkadaşı olduğu için tanıma ihtimali yüksekti. Ama dünkü tavrından sonra... sormaya cesaret edemedim.
Açıklama bekleyen bakışlarını görmezden geldim. Yanından usulca geçip yatağa oturdum.
Hafif çatık kaşlarıyla yanıma oturdu.
Ortamdaki sessiz gerginliği bölmek ister gibi gündüze atıfta bulundu:
"Öğlen ağlayarak geldin..."
Emre'nin iğrenç sözleri zihnime dolunca gözlerimi istemsizce kapattım.
Elini omzuna koyup şefkatli sesiyle ekledi:
"Kadriye teyze arayıp seni sordu. Sesi iyi gelmiyordu, ağladığı belliydi."
Yavaşça gözlerimi açtım. Gülperi elime uzandı. "Dinliyorum" der gibi sessiz kalınca mecburen anlatmaya başladım.
Emre konusunu tamamen atladım. Onu kendi içimde bile dile getiremezdim. Abimle yaşadıklarımı baştan sona anlattım.
Sakin, anlayışlı bakışlarla beni dinledi. Sözüm bitince kapüşonu hafifçe itip dağınık saçlarımı düzeltti.
"Onun için mi Emir’le görüşmeyi kabul ettin?"
Konu dönüp dolaşıp yine Emir’e gelmişti.
Aslında "evet" demek işime gelirdi ama Gülperi'ye bunu yapamadım.
Konuyu değiştirdim:
"Sen bırak şimdi beni de... Yavuz abiyle ne iş?"
Sesime taktığım imalı tonla Gülperi şaşırdı. Ellerini çekip gözlerini kaçırdı.
Üstüne gittim:
"Eve almıyorsun değil mi?"
Yerinden bir anda fırladı. Sanki altına ateş koymuşum gibi odanın ortasında dikildi.
Sesi birden yükseldi, sitemini saklamayı bile unutmuştu:
"Yok, daha neler Zümra!"
Yavaşça ayağa kalktım. Yanaklarına yayılan o ani kızarıklık, söylediğinin tam tersini ele veriyordu.
Yanına yaklaştım. Kollarımı beline dolayıp çenemi omzuna yasladım. Daha yumuşak, temkinli bir sesle fısıldadım:
"Seni yargılamıyorum, Gülperi. Buraları biliyorsun... Biri görürse—"
Sözümü acıyla kesti:
"Biliyorum... Ama Zümra..."
Sesi titredi. Kelimeler boğazına takılmış gibiydi.
"Dayanamıyorum..."
Kollarımın arasından sıyrılıp camın önüne gitti.
"Benim onunla kurduğum hayalleri... başka bir kadının yaşıyor olması var ya... Öldüyor beni."
Yutkundu.
"Sude... parmağında sevdiğim adamın yüzüğünü taşıyor."
Sesi artık kırılıyordu. Sanki bana değil, kendine konuşuyordu.
"Adını dilime yasak etsem de... kalbimden söküp atamıyorum. Her an aklımda."
Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı.
"Daha kötüsü ne biliyor musun?"
Kızarmış gözlerini bana çevirdi.
"Bekle, geleceğim. Her şeyi telafi edeceğim, Gülperi’m, dediğinde..."
Gözleri doldu.
"İnanmak istedim."
İçimde biriken öfke kabardı.
"Bunun için iki ay mı beklemiş?"
Dudak büktü. Acı bir tebessüm yerleşti dudaklarına.
"Emir Araf'la iş yaptığımı duymuş."
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum.
"Adam evli. Karısı ikinciye hamile."
Yavuz abinin, evli bir adamı bile Gülperi'den kıskandığı açıktı. Üstelik utanmadan umut veriyordu.
Gülperi alaycı bir nefes verdi.
"Lisede bana çıkma teklifi etmişti. Oldum olası sevmez onu."
Tam ağzımı açacakken Gülperi heyecanla söze atıldı:
"Hatta bu yüzden Emir’in—"
Devamını getiremedi.
Kapı bir anda açıldı.
Üvey annesi ikimize birden göz gezdirip iğneleyici bir sesle çıkıştı:
"Tam tahmin ettiğim gibi, lak lakaya daldınız. Ne iş var, ne güç!"
Gülperi omzundan hafifçe ittirip karşılık verdi:
"Şimdi başlayacaktık."
Dikiş odasına geçtik. Tabii üvey annesi peşimizi bırakmadı.
Kumaşın hışırtısı, makinenin tekdüze uğultusu gecenin sessizliğine karıştı. Zamanın nasıl aktığını anlamadım. Bir ara parmaklarım yavaşladı.
Gözlerim ağırlaştı.
Üzerimdeki kapüşonun o yabancı, sıcak kokusu burnuma dolarken farkında olmadan gözlerimi kapattım.
Gözlerimi araladığımda oda loşluğunu kaybetmişti. Perdelerin arasından süzülen gün ışığı, gecenin çoktan bittiğini haber veriyordu.
Tam kalkacaktım ki, ablamın sesi kulaklarımda yankılandı:
"Uykucu miskin, uyan artık. Kış uykusuna mı yattın canım? Annemi abartıyor sanıyordum, vallahi haklıymış kadın."
Başımı sese çevirdiğimde kapı eşiğinde, kollarını göğsüne kavuşturmuş bana bakan ablamla göz göze geldim. Hesap sorar gibi bakıyordu.
Yerimden doğruldum. Tutulan boynumu ovuştururken karşılık verdim:
"Ay abla, sabah sabah ne bu enerji? Hem sen ne arıyorsun burada?"
Örtüyü bir kenara itip üzerimdeki kapüşonluyu çıkardım. Hava sıcak olduğu için epey terlemiştim.
Ablam yanıma oturup şefkat dolu bir sesle mırıldandı:
"Seni merak ettim. Annem çok kötüydü. Ağır konuşmuşsun..."
Öfkenin yakıcı hissi kalbimi yokladı. Ama orada anneme karşı en ufak merhamet kırıntısı bulamadı.
Sözünü tahammülsüzce kestim.
"Ben senin kadar anlayışlı değilim abla. Yapılanları sineye çekemiyorum. Bugünleri de unutacak değilim."
Ablam buruk bir tebessümle saçlarıma uzandı. Parmaklarının ucu dahi sevgi doluydu. Hepimizi bir arada tutan, anlamaya çalışan tek kişi oydu.
"Zümra, geçmiş yaşandı bitti. Ben Erdem'le çok mutluyum."
Gözlerinin parıltısı bunu saklamıyordu.
"Yıllarca çocuğumuz olmadığında herkes beni ezerken, o annesiyle birlikte beni korudu."
Saçlarımdaki elini yavaşça çekti.
"Emir, seni beğendiğini söylediğinde çok rahatladım biliyor musun?"
İstemsizce kaşlarım çatıldı ama sesimi çıkarmadım.
"Kaynanamı annem kadar sevdiğimi biliyorsun. Bu zamanda gerçekten en iyisi."
Ah ablam... O kadın, benim küçük oğlunun eski sevgilisi olduğumu, ortanca oğluyla görüşmek istediğimi bir öğrense... o "iyilik"ten eser kalır mıydı acaba?
"Sadece o da değil. Emir'i kısacık zamanda çok sevdim... bambaşka biri. Ne yalan söyleyeyim, Emre talip olsa kesinlikle karşı çıkardım ama..."
Kalbim sancıdı. Kendimi tutamayıp sordum:
"Neden abla, Emre’nin nesi var?"
Ablam yüzünü buruşturdu. Saklamadığı bir tiksintiyle konuştu:
"Ondan aile babası olmaz. Çapkın, asi, çıkarcı. Kaynanam huyunu biliyor da kimseye görücü gidemiyor."
Sözleri kalbime oturdu. Ben bu kadar mı kördüm? Emre’nin gündüz görüşmelerini reddedip gece buluşmak istemesinin sebebi şimdi daha net anlaşılıyordu.
Ablamın heyecanlı sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
"Emir hem yakışıklı hem ahlaklı. Sana dün resmini attım. Gördün mü, ne diyorsun?"
"Bu iş olmaz abla," diye feryat etmek istesem de çenemi tuttum. Cevap bekleyen bakışlarından gözlerimi kaçırıp sehpanın üzerindeki telefonumu elime aldım.
"Yok abla, internet kapalıydı. Görmedim."
"Hadi aç, bak."
Sabırsız sesiyle interneti açtım. Ama içimde en ufak bir bakma isteği bile yoktu. Dünyanın en düzgün adamı olsa bile reddedecektim. Emre’nin o iğrenç sözlerinden sonra onunla bırak evlenmeyi görüşmem dahi içime sinmiyordu.
Ama mecburdum.
Tam ablamın bakışları ekrana kilitlenmişken kapı hızla açıldı. Gülperi içeri dalıp sitemle söylendi:
"Ay bu velet ayağıma işedi! Bir de gülüyor, hiç utanması yok. Her yanım çiş oldu resmen."
Telefonu elimden bırakıp beni kurtaran yeğenimi hızla kucağıma aldım. Onu öpüp severken ablam ayaklandı.
"Neyse, bir iki saate kendi gelir görürsün. Hadi elini yüzünü yıka da kahvaltı edelim. Ben konağa geçeceğim. Sen de eve geçersin."
Kucağımdaki fındığımı ablama verip banyoya yöneldim. Soğuk suyu birkaç kez yüzüme çarptım, birbirine dolanmış saçlarımı gelişi güzel düzelttim. Aynadaki yorgun suratıma bakarken içimdeki ağırlık gitgide büyüyordu.
Aşağı indiğimde ablam, o kaknem kadınla masada sohbet ediyordu. Yanlarına oturdum.
"Bir süre daha kalacaklar. Ama kaynanamın görümcesi biraz fena. Kızı da anası gibi... ama oğlu çok efendi, o bıraktı beni."
Ablamın sözlerine dikkat kesildim. Acaba benim Yavuz abinin arkadaşı sandığım Yaman o olabilir miydi?
Adını aklımdan geçirir geçirmez hızlanan kalbime engel olmaya çalıştım. Bu karmaşanın içinde buna mı tutunuyordum gerçekten? Ayrıca Yaman da akraba sayılırdı.
"Uzaktan..." diye fısıldayan iç sesime gözlerimi devirdim.
Gerçeği öğrenmem lazımdı.
Tam ağzımı açacaktım ki, Gülperi’nin merdivenlerden inen sesiyle sustum.
O kaknem kadın ıncığını cıncığını soruyordu ama işime yarar tek bir bilgi yoktu.
Ablam ayaklanınca biz de kalktık.
"Ben gideyim artık. Kınada görüşürüz."
Gülperi askıdaki anahtarı alıp ablamın peşinden ayakkabılarını giymeye başladı.
"Ben bırakırım seni. Çocukla o kadar yolu yürüme."
Hemen itiraz ettim.
"Ya, sen benimle geleceksin."
Emir birazdan gelirdi. Onunla yalnız kalmak istemiyordum.
Ablam yüzüne kocaman, biraz da hain bir tebessüm yerleştirip mırıldandı:
"Aslında gerek yok derdim ama... sen benimle gel. Kınaya beraber geçeriz."
Fırsatçı ablam... Resmen beni Emir’le başbaşa bırakmak için Gülperi'yi götürüyordu.
Gülperi hemen onu onayladı:
"Olur. Ama akşama dönerim."
İkisi detayları konuşurken kapıdan usulca çıktılar.
Ben de arkasından öylece kalakaldım. İçime çöken sıkıntı bütün benliğimi sararken, Gülperi’nin üvey annesi elinde dolu poşetlerle yanıma geldi.
"Teslim olması gereken eşyalar var. Hadi, biz de çıkalım."
Başımı salladım.
"Yukarı da eşyalarım var, alıp geleyim."
O ayakkabılarını giyerken yukarı çıktım. Masanın üzerindeki telefonumu aldım.
Tam kapüşona uzanmıştım ki, aşağıdan keskin bir zil sesi çaldı.
Ablam ya da Gülperi aceleyle birşey unutmuş olmalıydı.
Kapıya yönelirken kapüşonun cebinden bir şey yere düştü.
Tıng...
Yüzük, boş parkenin üzerinde ince bir tınıyla yuvarlandı. Ses, evin içindeki sessizliği yarıp geçti.
Adımlarım dondu kaldı.
Yavaşça eğildim. Parmaklarım soğuk metale değdiğinde kalbim anlamsız bir hızla atmaya başladı.
Yüzüğün sade parlaklığı... sanki bir anlam taşıyormuş gibiydi. İç kısmında küçük bir tarih ve sonsuzluk işareti (∞) kazılıydı.
Anlamsız bir merakla parmaklarımın arasında çevirirken—
Birden biri hiddetle yüzüğü elimden kaptı.
Başımı kaldırdığım anda nefesim kesildi.
Yaman.
Bakışları avucundaki yüzüğe kilitlenmişti. Sanki o küçük parça elinde değil de zihninde ağırlaşmıştı.
Başparmağıyla yüzüğün yüzeyini yokladı. Tanıdık bir şeyi doğrular gibi.
Gözleri kısa bir an orada oyalanıp sertleşti. Parmakları öyle sıkıydı ki boğumları bembeyaz olmuştu.
Sesi... daha önce duymadığım kadar keskindi:
"Buna dokunma."
Bir anlığına donup kaldım.
Gözlerim fal taşı gibi açıldı.
"Sen... ne işin var burada?"
Cevap vermedi. Sadece bir an gözlerime baktı. O bakışta öfke vardı, ama öfkenin altında başka bir şey daha... sanki yakalanmış gibi, rahatsız olmuş gibi bir ifade.
Yutkundum.
Onun cevap vermesine gerek yoktu. Ben anlayacağımı anlamıştım. Yavuz abinin arkadaşından ne beklenirdi zaten... Belli ki hepsi aynı kumaştan biçilmişti.
Büyüklerimiz boşuna 'Arkadaşını söyle bana, kim olduğunu söyleyeyim sana' dememişti.
Öfkeyle yanından geçip gitmek istedim ama sert parmakları kolumu bir kelepçe gibi kavradı. Durdurdu beni. O sıcaklık, dün geceki kucağı hatırlatırken hırsla yüzüne baktım.
Tam kendini savunacak gibi oldu ama izin vermedim. Kelimeleri boğazına dizdim:
"Marifet yüzüğü değil, sevgini sakınmak. Başkasına ait olana dokunmam. Peşimde dolanıp durma!"
Yüzündeki sert ifade bir an çözüldü. Ses tonu fark ettirmeden yumuşadı, sanki geri adım atmak ister gibiydi.
"Yanlış anladın Zümra..."
İçimde hem kırgınlık hem öfke birbirine dolanmıştı. Kendime engel olamadım. Aramızda ulaşılmaz bir duvar örmek istedim.
"Benim zaten hayatımda biri var. Bir daha yaklaşma."
Cümle daha ağzımdan çıkar çıkmaz, havadaki şey değişti.
Yaman bir an hiç kıpırdamadı.
Sanki duyduğu şeyi tartmıyor da, yeniden duymaya çalışıyordu.
Çenesinde ince bir gerilim belirdi; belli belirsiz ama sert. Kolumdaki gevşek parmakları sıkılaştı.
Dişlerinin arasından, kendini zor tutar gibi bir ses çıktı:
"Kimmiş o?"
Artık kaderim olduğunu düşündüğüm kişinin adı hızla döküldü dudaklarımdan.
"Emir Dağhan."