Altı ay daha geçti. Rojin'in ilk kitabı "Pelerinsiz" bugün çıkıyor. Kalem Evi Yayınları'nın ilk eseri. Kapakta Rojin'in çizdiği bir resim: bir asker ve bir çocuk, pelerinlerini bir ağaca asmışlar, birlikte gülümsüyorlar.
Kitabın tanıtımı için küçük bir tören düzenledik. Kalem Evi'nin bahçesinde. Basın geldi, ama bu sefer farklı bir tonla. "On dört yaşında şair" diyorlar. "Barışın sesi."
Rojin kürsüde. Biraz titriyor, ama sesi güçlü.
"Bu kitap... benim değil. Hepimizin. Alp amcanın, Elif öğretmenin, Mehmet'in, bütün Kalem Timi'nin. Çünkü yazmak yalnız yapılmaz. Dinleyen olmalı."
Kitaptan bir şiir okudu:
"Dağlar konuşur
Ama kimse dinlemez
Ben dinledim
Ve yazdım
Belki dağlar
Artık ağlamaz."
Sonra sözü Alp'e verdi. O, bastonuna dayanarak kalktı.
"Ben bu kızın babasıyım. Hem kanunen, hem kalben. Ve gurur duyuyorum. Çünkü o, bana şiiri öğretti. Ve ben... ona hayatı. Bu takas adil."
Mehmet de konuştu: "Ben onun kardeşiyim. Ve bir gün, ben de bir kitap yazacağım: 'Kartallar ve İnsanlar'. Ama önce... kartalları bulmalıyım."
Törenden sonra, beklenmedik bir telefon geldi. Eğitim Bakanlığı'ndan. Beni arıyorlardı.
"Elif Hanım, kitabı gördük. Ve Kalem Evi çalışmalarınız. Size bir teklifimiz var: müfredat danışmanlığı. Barış eğitimi üzerine."
Şaşırdım. "Resmi mi?"
"Evet. Ve... okulunuza geri dönebilirsiniz. Kalem Evi'ni de okulun resmi kulübü yapabiliriz."
"Neden? Daha önce... engellemiştiniz."
"Politikalar değişti. Ve... bu hikaye iyi p********a. 'Türk öğretmen ve emekli asker, Kürt çocukları kurtarıyor.'"
İçim burkuldu. Hâlâ p********a. Ama... faydalanabilir miydik?
"Kabul ediyorum. Ama bir şartla: çocukların isimleri kullanılmayacak. Ve onların rızası olacak."
"Anlaştık."
Alp'e anlattım. "Yine kullanılıyoruz," dedi.
"Evet. Ama bu sefer... biz de kullanıyoruz. Sistemin dilini öğreniyoruz. Ve o dille, sistemin içinde değişim yaratıyoruz."
"Haklısın. Askerlikte de böyleydi. Kuralları öğren, sonra onları lehine kullan."
O akşam ailecek kutlama yaptık. Rojin'in kitabı masanın ortasındaydı. Cemal Bey, büyükbaba, kitabı sayfalarını çeviriyordu.
"Bu kız... dâhi," dedi. "Keşke bizim zamanımızda da böyle olsaydı."
"Zaman değişti baba," dedi Alp.
"Hayır. İnsanlar değişti. Sen değiştin."
Leman Hanım, Rojin'e sarıldı. "Benim torunum yazar oldu. Asker torunu. Ama silah yerine kalem."
Davut Bey geldi. Gözleri doluydu. "Kızım, sen... babandan daha cesursun. O dağlara çıktı. Sen dağları yazıyorsun."
"Çünkü siz öğrettiniz baba. Sessizliği değil, konuşmayı."
Gece geç saatte, Alp'le bahçedeydik. Yıldızlar parlıyordu.
"Mutlu musun?" diye sordum.
"Evet. Ama... bir şey eksik."
"Ne?"
"Bora. O hâlâ dağlarda. Ve... hâlâ pelerinli."
"Onu da getireceğiz. Zamanla."
Rojin'in kitabı çıktı. Bir asker kızı, şair oldu. Hayatın ironisi. Ya da adaleti.
Bugün Bora'yı aradım. Sesi daha iyiydi.
"Kitabı gördüm," dedi. "Güzel. Ama... tehlikeli. Dağdakiler beğenmez."
"Onlar da okumalı."
"Okumazlar. Sadece vururlar."
"O zaman biz okuruz onlara."
Tuğçe Hanım'a gittim. "Artık terapiye ihtiyacım yok sanırım," dedim.
"Neden?"
"Çünkü terapimi kendim yapıyorum. Yazıyorum. Ve çocuklarla çalışıyorum."
Gülümsedi. "Doğru. Ama kapım açık. İhtiyacın olursa."
Kalem Evi büyüyor. Şimdi yetişkinler için de atölyeler var. Kayıp aileleri, şehit aileleri... bir arada. Konuşuyorlar. Ağlıyorlar. Ve yazıyorlar.
Bugün bir baba geldi. Türk. Oğlu şehit. Karşısında Kürt bir baba oturuyordu. Oğlu kayıp.
İlk başta sessizlik. Sonra Türk baba konuştu: "Benim oğlum... 22 yaşındaydı. Üniversiteyi yeni bitirmişti. Askerliğini yapıyordu."
Kürt baba: "Benim oğlum... 19'du. Okulu bırakmak zorunda kaldı. Dağa çıktı."
"Acı çekti mi sizce?"
"Bilmiyorum. Ama sizin oğlunuz... acı çekti mi?"
"Evet. Mektubunda yazmıştı: 'Baba, bu dağlar çok soğuk.'"
Sustular. Sonra ağlamaya başladılar. Birlikte. Ben de ağladım. Çünkü onların acısı, benim acımdı.
Sonra yazdılar. Türk baba: "Oğlum, sen Türk'tün. Öldüren Kürt'tü. Ama şimdi anlıyorum: öldüren, ne Türk'tü ne Kürt. Öldüren, dağdı."
Kürt baba: "Oğlum, sen Kürt'tün. Öldüren Türk'tü. Ama şimdi anlıyorum: öldüren, ne Kürt'tü ne Türk. Öldüren, nefretti."
Bu yazıları birleştirdik. "Dağ ve Nefret" başlıklı bir broşür yaptık. Dağıtacağız. Belki dağdakiler de okur.
Mehmet'le çalışıyorum. Kartal projesi. Dağlara gidip kartalları gözlemleyeceğiz. Ama önce... izin almamız gerekiyor. Askeri bölgeler.
Baba'ya sordum. "Ben hallederim," dedi. "Eski dostlarım var."
Garip: General baba, oğlunun barış projesi için askeri izin alıyor. Belki de bu, en büyük zafer.
Rojin'in kitabı 1000 adet basıldı. İlk gün 300'ü satıldı. Gazetelerde eleştiriler çıktı. Bazıları "p********a" dedi. Bazıları "umut".
Rojin okudu eleştirileri. "Haklılar," dedi. "p********a. Ama iyilik propagandası."
"Farkı ne?" diye sordum.
"Kötü p********a yalan söyler. İyi p********a gerçeği."
Akşam yazdım:
"Kitap çıktı
Kızımın
İçinde dağlar var
Ve askerler
Ve çocuklar
Ve... umut
Satılıyor
Belki satın alan
Bir askerdir
Belki bir çocuk
Belki ikisi birden
Ve okurken
Pelerinini çıkarır
İşte o zaman
Kitap görevini yapar."
Yarın Mehmet'le ilk kez dağlara gidiyoruz. Kartal gözlemi. Korkuyorum. Cihat'ın hayaleti orada. Murat'ın ruhu. Ama gitmeliyim. Mehmet için.
Çünkü baba olmak bu: korkunu yenmek. Ve çocuğuna yol göstermek.
Belki dağlar, bu sefer bize kartalları gösterir. Ve belki... affeder.
Alp ve Mehmet'in dağ yolculuğu günü geldi. Sabah erkenden hazırlandılar. Alp'in yanında ilaçları, protez yedek parçaları, not defteri vardı. Mehmet ise dürbün, fotoğraf makinesi ve babasının eski bir fotoğrafını getirmişti.
"Babama da göstereceğim kartalları," dedi. "Belki görür."
Ben endişeliydim. "Dikkatli olun. Ve... telefon çekmeyebilir."
"Biliyorum," dedi Alp. "Ama babam askeri iletişim cihazı verdi. Acil durumda."
Cemal Bey onayladı. "Eski teknoloji ama güvenilir."
Arabayla yola çıktılar. Rojin ve ben bahçede onları uğurladık.
"Korkuyor musun?" diye sordum Rojin'e.
"Evet. Ama Alp amca güçlü. Ve Mehmet... akıllı. Birbirlerine bakarlar."
Gün boyu haber bekledik. Öğlen bir mesaj geldi: "Güvendeyiz. Kartal gördük. Fotoğraf çektik."
Akşamüstü bir mesaj daha: "Mehmet babasının köyüne yakınız. İzin istedik. Verdiler."
İçim rahatlamıştı. Ama gece yarısı telefon çaldığında kalbim yerinden fırladı. Alp'ti.
"Bir şey oldu," dedi. Sesinde bir aciliyet vardı.
"Ne oldu?"
"Mehmet... kayboldu. Kartalları takip ederken... izini kaybettim."
"Allah'ım... neredesiniz?"
"Babanın köyü yakınında. Arama başlattık. Ama... gece. Ve dağ."
Hemen harekete geçtik. Cemal Bey askeri yetkilileri aradı. Davut Bey mahalleden adamlar topladı. Mîrac, Bora'yı aradı - o bölgeyi iyi biliyordu.
Bora hemen yola çıktı. "Ben bulurum. Dağları bilirim."
Ben çıldırmak üzereydim. Rojin elimi tuttu. "Mehmet akıllı. Ve babası ona bakar. Belki... buluşmuşlardır."
"Babası mı?"
"Evet. Rüyasında hep görüyor. Belki gerçekten buluştular."
Gece saat 03:00'te haber geldi: bulundu. Ama... yaralı. Düşmüş. Alp onu bulmuş, sırtında taşıyorlarmış. Helikopter geliyormuş.
Hastaneye koştuk. Sabaha karşı getirdiler. Mehmet'in bacağı kırıktı. Ama bilinci yerindeydi.
"Kartal gördüm," dedi zayıf bir sesle. "Ve... babamı."
"Ne?"
"Uzaktan. Bir mağaranın önünde duruyordu. Bana baktı. Sonra... kayboldu. Peşinden koştum. Düştüm."
Alp'in yüzü solgundu. "Ben de gördüm. Ama... hayalet miydi, gerçek mi, bilmiyorum."
"Gerçekti," dedi Mehmet kesinlikle. "Ve... yaşıyor. Sadece... saklanıyor."
Doktorlar Mehmet'i aldı. Alp koridorda çöktü.
"Ben onu koruyamadım," dedi. "Yine."
"Hayır," dedi Rojin. "Onu buldun. Ve kurtardın. Bu korumak."
"Dağlar... hâlâ tehlikeli."
"Ama sen artık dağları biliyorsun. Ve dağlar... seni biliyor."
Bora geldi. Toz toprak içinde.
"Bulduğunuz yere gittim," dedi. "İzler vardı. Taze. Biri oradaydı. Belki de Hüseyin'di."
"Peki neden çıkmadı?" diye sordum.
"Belki korkuyor. Belki... hazır değil."
Ertesi gün Mehmet'in odasında bir araya geldik. Bacağı alçıdaydı.
"Bir karar verdim," dedi. "Babamı arayacağım. Ama... silahla değil. Kalemle. Kitap yazacağım. Belki okur. Ve gelir."
"Riskli," dedi Alp.
"Hayat riskli," dedi Mehmet. "Ama yaşamak için risk almalıyız."
O akşam, Alp'le konuştuk. "Sen ne düşünüyorsun? Hüseyin gerçekten yaşıyor olabilir mi?"
"Mümkün. Dağlarda kaybolanların %10'u kaçar. Belki o da kaçtı. Ve saklanıyor."
"Peki neden?"
"Belki pişman. Belki korkuyor. Belki... yeniden başlamak istiyor ama bilmiyor nasıl."
İki hafta sonra Mehmet taburcu oldu. Eve, Kalem Evi'ne döndü. Artık iki kırığı vardı: bacağı ve kalbi. Ama ikisi de iyileşecekti.
Mehmet yazmaya başladı: "Kayıp Baba ve Kartallar". Hüseyin'in hikayesini yazacaktı. Ve kartalların gözünden dağları.
Alp yardım ediyordu. "Babanın anlattıklarını yaz. Ve benim gördüklerimi."
"Peki ya senin gördüklerin? Cihat? Murat?"
"Onları da yazacağım. Ama başka bir kitapta."
Bir ay sonra, beklenmedik bir mektup geldi. Dağdan. İmzasızdı. Ama Mehmet tanıdı: babasının el yazısıydı.
"Oğlum,
Gördüm seni. Uzaktan. Büyümüşsün. Gurur duydum. Ve korktum. Çünkü ben... değiştim. Dağlar değiştirdi beni. Şimdi hazır değilim. Ama bir gün... belki. Kartalları izle. Onlar özgür. Ben de öyle olmak istiyorum.
Baban."
Mehmet ağladı. Ama bu sefer mutluluk gözyaşlarıydı.
"Yaşıyor. Ve... özgür olmak istiyor."
"O zaman ona yardım edeceğiz," dedi Alp. "Ama yavaş. Ve gizli."
Gece defterime yazdım:
"Bugün bir mektup geldi.
Dağlardan.
Bir baba yazmış.
Bir oğul okumuş.
Arada kelimeler var.
Ve umut.
Dağlar hâlâ var.
Ama artık sadece dağ değil.
Bir mektup kutusu.
Ve kartallar...
Postacı."
Uyudum. Rüyamda dağları gördüm. Ama bu kez bir baba ve oğul vardı. Uzakta duruyor, birbirlerine bakıyorlardı. Konuşmuyorlardı. Ama gülümsüyorlardı.
Belki de iletişim buydu: kelimeler olmadan anlaşmak.
Ve belki de barış böyle gelecekti: sessizce.