Üçüncü gün. Güneşli. Ancak havada bir keskinlik, yaz sonunun hüzünlü ısrarı var. Pencereden şehri izledim. Uzaklarda, dağların eteklerinde, uzaktan, küçük, karıncalar gibi ilerleyen bir askeri konvoy gördüm. Her biri... Kimdi, nereden geliyordu? Nereye gidiyordu?
Okula vardığımda bahçede farklı bir hareketlilik vardı. Kapıda bir askeri araç duruyordu. İçim tuhaf oldu. Alp Binbaşı mıydı? Neden gelmişti?
İçeri girdiğimde Müdür Cemal Bey beni bekliyordu, yüzü gergin.
"Öğretmenim, binbaşı tekrar seminer için gelmiş. Bir de... Ek güvenlik tedbirleri alacaklarmış. Bugünkü dersleriniz..."
"Anladım," dedim, sesimde istemeden bir soğukluk. Neden rahatsız olmuştum? Belki dünkü haberlerden. Belki Davut Bey'in sözlerinden.
Sınıfa girmeden önce öğretmenler odasına uğradım. Meryem öğretmen pencere kenarında durmuş, bahçedeki askeri aracı izliyordu.
"Görüyorsun," dedi, arkasını dönmeden. "Sınırlar belli. Onların dünyası, bizim dünyamız."
"Öyle mi?" dedim, yanına giderek. "Sınırlar, gerçekten var mı?"
Döndü bana. Gözleri yorgundu. "Elif, sen gençsin. İdealistsin. Ama burada bazı çizgiler var. Çocuklar o çizgileri bizden önce öğreniyor. Şimdi askerler burada. Çocuklar... tedirgin."
"Neden tedirgin olsunlar? Güvenlik için değil mi?"
Gülümsedi, acı bir gülümsemeydi. "Güvenlik? Kimin güvenliği? Bizim mi? Kime göre? Neye göre?"
Sınıfa girdiğimde havada bir elektrik vardı. Çocuklar fısıldaşıyordu. Rojin yerindeydi, ama bugün defteri kapalıydı. Yanına gittim.
"Günaydın Rojin. Yeni şiir var mı?"
Başını salladı, "Yok öğretmenim. Bugün... yazamadım."
"Neden?"
"Babam... üzgün. Evde sessizlik var. Sessizlikte şiir için iyidir. Ama böylesi değil..."
Kalemimi düşürdüm. Eğilip alırken, Rojin'in ayakkabılarını gördüm. Eski, ucundan açılmaya başlamış. Ama temiz. Tertemiz.
Ders başladı. Bugün öykü yazma çalışması yapacaktık. "Hayalinizdeki yer" konusunu verdim. Çocuklar yazmaya başladı. Bir süre sonra kapı çalındı. Müdür Cemal Bey ve yanında Alp Binbaşı vardı.
"Öğretmenim, izninizle," dedi Cemal Bey. "Binbaşı sınıf güvenliği hakkında kısa bir bilgilendirme yapacak."
Alp Binbaşı içeri girdi. Üniforması ütülü, bakışları mesafeli. Sınıftaki her çocuğun gözü ona dikildi. Bazıları merakla, bazıları... korkuyla mı? Hayır, korku değil. Bir tür aşinalık. Sanki her gün sınıftaymış gibi. her gün evlerindeymiş gibi...
"Günaydın çocuklar," dedi. Sesi tok, ama içi boş gibiydi.
"Günaydııın!" dedi sınıf, birkaç sessiz çocuk dışında.
Konuşmaya başladı: acil durumlar, çıkışlar, toplanma alanları... Standart prosedür. Ama onu izlerken fark ettim: çocuklara bakmıyor, ya duvara bakıyor. Ya da yüzü çocuklara dönük ama çok daha ileriye bakıyor.
Konuşması bittiğinde, sınıfta bir sessizlik oldu. Sonra, en arka sıradan bir el kalktı. Mehmet'ti. On iki yaşında, sessiz bir çocuk.
"Efendim?" dedi Alp Binbaşı.
"Dağlara gittiniz mi siz?" diye sordu Mehmet, doğrudan, yumuşak bir sesle.
Sınıftaki hava değişti. Ani, keskin bir değişim. Herkes nefesini tuttu. Ben de.
Alp Binbaşı duraksadı. Sanki soruyu anlamakta zorlandı. Sonra, "Evet," dedi kısa. "Gittim."
"Nasıl?" diye sordu Mehmet, ısrarla.
"Nasıl mı?"
"Evet. Dağlar... nasıldı?"
Alp Binbaşı'nın yüzünden, gözlerinin önünden bir şey geçti. Bir titreme. Gözleri anlık bir şaşkınlıkla doldu. "Soğuktu," dedi sonunda. "Ve... sessizdi. Çok sessizdi."
"Babam da öyle söylerdi," dedi Mehmet. "Sessiz olduğunu."
O anda Alp Binbaşı'nın gözleri Mehmet'e odaklandı. Gerçekten odaklandı. İlk defa. "Baban... dağlarda mıydı?"
"Evet. Ama geri gelmedi."
"Dinlediğiniz için teşekkürler," dedi Alp Binbaşı, aniden konuyu kapatırcasına. Bana döndü, "Teşekkür ederim öğretmen hanım. Dersinize dönebilirsiniz."
Dışarı çıktı. Kapı kapandı. Sınıftaki sessizlik bir süre daha devam etti. Ben masamın kenarına tutundum, ellerim terlemişti. Mehmet'e baktım. O, kalemini almış, yeniden yazmaya başlamıştı. Sanki normal bir şey konuşmuş gibi.
Tenefüste Meryem öğretmenle bahçeye çıktık. Alp Binbaşı aracının yanında duruyordu, bir şeyler yazıyordu.
Meryem Öğretmene derste olanları ahmettim. Mehmet ile Alp Binbaşı arasındaki o kısa konuşmayı. "Gördün mü?" dedi Meryem öğretmen. "O çocuk... Mehmet'in babası kayıp. Üç yıl oldu. O soruyu neden sordu, biliyor musun?"
"Neden?"
"Belki binbaşı onu görmüştür. Tanımıştır. Belki..."
İçim acıdı. "Bu çok ağır."
"Bu gerçek," dedi sertçe. "Ve binbaşı da biliyor. Onun gözlerindeki şey... suçluluk. Ya da pişmanlık."
Baktım ona. Asker şimdi başını kaldırmış, okula bakıyordu. Tam o sırada, üst kattaki pencereden Rojin ona bakıyordu. İkisi göz göze geldi. Bir an. Sonra Rojin çekildi.
O çocuğun sorusu. "Dağlar nasıldı?" Nasıl cevap verecektim? Gerçeği mi söylemeliydim? Kan, soğuk, ölüm kokusu, donmuş toprak, kayaların arasından fışkıran korku?
Hayır. Sessiz dedim. Sessizdi. Evet, öyleydi. Ölümün sessizliği.
Mehmet. On bir ya da on iki yaşında. Babası kayıp. Kayıp. O kelime... Dağlarda "kayıp" olmaz. Ya ölüsün, ya diri. Ya yakalanırsın, ya kaçarsın. Ama "kayıp"... bu bir arada kalma hali. Bir limbo. Cehennemin bekleme odası.
Arabaya bindim. Ellerim hâlâ titriyordu. Neden? Daha kötü sorulara maruz kalmıştım. Ama bu... saf bir meraktı. Acımasız bir masumiyet.
Ofise döndüm. Masamdaki raporları ittim. Kitabını açtım. Cahit Külebi:
"Ve yüreğimizde ölüm vardı, korku vardı, açlık vardı, ve yine de seviştik, ve yine de güldük, çünkü insandık."
Kapattım. Şiir gerçeği söylüyor, ama... güzelleştiriyor. Benim gerçeğimde güzellik yoktu. Sadece görev vardı.
Tuğçe Hanım'dan randevu aldım. Acil. Bekleyemedim. Gittim.
"Ne oldu?" diye sordu, beni görür görmez.
"Bir çocuk... bana dağları sordu."
Anladı. Yüz ifadesi değişti. "Ve sen?"
"Sessiz dedim."
"Doğruydu."
"Hayır," dedim, sesim yükselerek. "Yalan! Dağlar sessiz değil! Çığlık dolu! Rüzgârın uğultusu değil, insan çığlıkları!"
Sustum. Nefes nefese kalmıştım. Tuğçe Hanım bekledi. Sakindi.
"Sanki," dedim sonunda, daha sakin. "Sanki... babasını arıyor gibiydi."
"Belki de öyleydi."
"Ve ben... bilemem. Tanımam onu. Kaç tane... kaç tane gördüm. Hatırlamıyorum artık yüzlerini. Sadece... siluetler. Gölgeler."
Tuğçe Hanım not aldı. "Bu iyi. Duygularınızı kelimelere döküyorsunuz."
"İyi mi? Bu korkunç! Unutmak... daha da korkunç!"
"Unutmak değil Alp. Koruma mekanizması. Zihin dayanamayacağı şeyleri örtüyor."
"Peki ya şimdi? Örtü kalkıyor mu?"
"Belki. Yavaş yavaş. İyileşme böyledir."
Seans bitti. Dışarı çıktım. Hava hâlâ güneşli. Ama ben güneşin altında, tüm pencereleri, tüm kapıları kapalı, karanlık bir odaymışım gibi hissediyorum.
Akşam eve giderken markete uğradım. İhtiyaçları alırken, kasada dün gördüğüm genç vardı. Bu kez bana baktı, gözlerini kaçırmadı. Üniformamı görünce mi?
"Binbaşım," dedi saygıyla.
"Merhaba."
"Ben... sizi okulda gördüm. Çocuklara bir şeyler anlatıyormuşsunuz."
"Evet."
Sustu. Paketleri verirken, "O okulda... kız kardeşim okuyor. Rojin."
Durdum. "Rojin? Şiir yazan kız..."
Şaşırdı. "Evet. Siz nasıl biliyorsunuz?"
"Öğretmeninden duydum."
Yüzü yumuşadı. "O... yazmayı sever. Ama babam pek istemez. Beğenir yazdığı şiirleri ama yine de istemez. 'Başını derde sokar' diyor."
"Neden?"
"Çünkü... söz tehlikelidir. Özellikle burada."
Markette başka müşteri yoktu. Biraz konuştuk. Adı Sorhat'mış. On dokuz yaşında. Üniversiteyi kazanmış ama gidememiş, ailesine bakmak için çalışıyormuş.
"Siz... doğuda görev yaptınız mı?" diye sordu ansızın.
"Evet."
"Orada... insanlar nasıl?"
"İnsanlar," dedim. "Aç, üşümüş, korkmuş... ya da öfkeli."
Başını salladı. "Babam da öyle derdi. 'Dağdaki asker de aç, onlar da aç, siz de aç.'"
Duraksadı. "Binbaşım," dedi ciddi bir sesle. "Rojin'e... iyi bakın. O... farklı. Hassas."
"Öğretmenine iletirim."
"Sizin... Gücünüz var. Bazen korumak için güç gerekir."
Eve döndüm. Sorhat'ın sözleri aklımdan çıkmıyordu. "Korumak için güç." Ben gücümü hep farklı kullandım. Koruma için değil, imha için.
Kitabı açtım yeniden. Bu kez bir köşesine kendim yazmaya çalıştım:
"Dağlar soğuktu
Ama ben daha soğuktum
Silahımın metali ısınsın diye
Güneşi bekledim
Güneş doğdu
Ama ben hâlâ soğuktum."
Saçma. Şiir değil. İtiraf... Belki de aynı şeydir.
Yatağa uzandım. İlaçları almadım. Belki kabus görürüm. Belki görürsem, yüzleşirim. Belki yüzleşirsem... iyileşirim.
Uyudum. Ve gördüm:
Cihat değildi bu kez. Mehmet'in babasıydı. Yüzü bulanık. Bana doğru yürüyordu. Silahı yoktu. Ellerini açmıştı. "Oğlumu gördün mü?" diyordu. "Ona dağların sessiz olduğunu söyleme. Ona yalan söyleme. Ben hep çığlık attım. Ama kimse duymadı."
Uyandım. Ter içindeydim. Saat 03:00. Sessizlik. Ama kulaklarımda çığlık vardı.
Tekrar uyuyamadım. Oturdum. Pencereden dışarı baktım. Şehir uyuyordu. Belki Mehmet, babasını rüyasında görüyordu. Belki Rojin, şiirlerini yazıyordu.
Ben ne yapıyorum?
Günün son dersi. Çocuklar öykülerini okumaya başladı. Mehmet'in öyküsü şöyle başlıyordu:
"Hayalimdeki yer, babamın anlattığı dağlardır. Orda kartallar uçar, ve çiçekler kayaların arasından çıkar. Babam, 'O çiçekler inatçıdır' derdi. 'Taşın altından bile çıkarlar.' Ben de inatçı olmak istiyorum. Taşın altından çıkmak istiyorum."
Sesi okurken titremedi. Sade, net. Ama gözleri parlaktı. Bitirdiğinde sınıf alkışladı. Ben de alkışladım. Sadece ona baktım. O da bana baktı. Ve anladım: o inatçı çiçek olacak. Taş ne kadar ağır olursa olsun.
Okul çıkışı Rojin yanıma geldi. Elinde bir kağıt.
"Öğretmenim, yazdım. Ama... tam değil."
Aldım. Okudum:
"Askere sorduk: dağlar nasıl?
Dedi: sessiz.
Ben sustum.
Çünkü biliyordum:
Sessizlik, çığlığın giydiği pelerindir.
Babam giyerdi onu.
Şimdi asker giyiyor.
Belki hepimiz giyeceğiz.
Ta ki birisi, 'Üşüyor musun?' diye sorana kadar."
Gözlerim doldu. Bu çocuk... bu çocuk nasıl biliyor? Nasıl bu kadar derini görebiliyor?
"Rojin," dedim, sesim titreyerek. "Bu şiir... çok güzel."
"Güzel değil," dedi. "Doğru. İkisi farklı şeyler."
Haklıydı.
Onu kapıdan uğurladım. Babası bekliyordu. Bugün daha sakindi.
"Öğretmenim," dedi. "Bugün... askerle konuştunuz mu?"
"Kısa bir seminer verdi."
"O adam... yaralı. Gözlerinden belli."
Şaşırdım. "Siz..."
"Ben de yaralıyım. Yaralı, yaralıyı tanır."
Çocuklar gitti. Ben bahçede kaldım. Birkaç saat daha... Güneş batıyordu, gökyüzü turuncu, pembe, mor. Güzel bir akşam. Ama içimde bir ağırlık vardı.
Sınıfa döndüğümde masamda bir zarf vardı. İçinde bir not:
"Öğretmenim, bugünkü ders için teşekkür ederim. Çocukların yazdıklarını merak ediyorum. Eğer uygun görürseniz, okumak isterim. Saygılarımla, Alp Arslan."
Şaşırdım. Neden? Neden merak ediyordu? Ne zaman koymuştu bu notu? Mehmet'in sorusu onu da etkilemiş miydi?
Eve dönerken, askeri arabanın okulun köşesinde durduğunu gördüm. İçinde biri vardı. Alp Binbaşı? Neden hâlâ buradaydı?
Yanına gittim. "Pazartesi bekliyoruz."
Arkamı döndüm. Yürüdüm... Ama hissettim: arkamdan bakıyordu. Dönüp bakmadım. Belki korktum.
Evde annem aradı. Biraz konuştuk. "Kızım, sesin iyi değil. Bir şey mi var?"
"Yok anne. Sadece... öğrendim ki, bazı çocuklar taşın altından çıkan çiçekler gibi. İnatçı. Güneşi görmek için, güneşe çıkmak için..."
"Ne demek bu?"
"Demek ki... umut var. İnatçı bir umut."
Telefonu kapattım. Defterimi açtım. Bugünün notları:
"Mehmet: taşın altından çıkmak istiyor.
Rojin: sessizliğin, çığlıkları kapatan bir pelerin olduğunu düşünüyor.
Ben: öğreniyorum. Yavaş, çok yavaş."
Kapattım defteri. Pencereden dışarı baktım. Yıldızlar çıkmaya başlamıştı. Uzaklarda dağlar, karanlık devler gibi uzanıyordu.
Bugün bir şey değişti. Mehmet'in sorusu bir kapı araladı. Rojin'in şiiri o kapıdan içeri bir ışık sızdırdı. Ve Alp Binbaşı... o kapının önünde duruyor. Girmeye cesareti var mı? Yoksa kapatmaya mı çalışıyor?
Şimdi uyumalıyım. Belki rüyamda dağları görürüm. Belki onların sesini duyarım. Sessizlik değil, çığlık değil... belki sadece rüzgarın uğultusunu.