İkinci gün. Uyandığımda yağmur yağıyordu. Pencereden baktım, şehir gri bir örtüye bürünmüştü. Dağlar görünmüyordu. Belki de iyiydi. Bazen görünmezlik bir rahatlama getiriyor.
Okula vardığımda koridorlar ıslak ayak izleriyle doluydu. Çocuklar koşuşturuyor, ceketlerini sallıyor, gülüşmeleri yağmur sesine karışıyordu. Normale dair bir işaret. Mutlu oldum.
Öğretmenler odasına girdiğimde havada garip bir gerginlik vardı. Meryem öğretmen masasında gazete okuyordu, kaşları çatıktı. Yanına gittim.
"Günaydın. Her şey yolunda mı?"
Başını kaldırdı. Gözlerinde bir endişe.
"Sabah haberlerde çıkmış," dedi, gazeteyi uzatarak.
Manşet: "TERÖRLE MÜCADELEDE YENİ OPERASYON: 4 ŞEHİT"
Alt başlık: "Dağlık bölgede çatışma çıktı, güvenlik güçleri bölgeyi tarıyor."
İçim sıkıldı. Gözlerim otomatik olarak haberi taradı. Yer isimleri... tanıdık gelmedi. Ama rakamlar: 4 şehit. 4 aile. 4 sonsuzluk.
"Bu... bizim bölgemiz değil, değil mi?" diye sordum, zayıf bir umutla.
"Değil," dedi Meryem öğretmen. "Ama buradaki çocukların ailelerinin geldiği yerler. Akrabaları olabilir. Bugün... dikkatli ol."
Derse girdiğimde sınıftaki atmosfer farklıydı. Dünkü meraklı sessizlik yerine, ağır bir dalgınlık vardı. Bazı çocuklar pencereden dışarı bakıyordu, yağmuru izliyordu. Rojin yerindeydi, ama defterine bakıyor, yazmıyordu.
"Günaydın çocuklar," dedim.
Cevap dünkü kadar canlı değildi. Birkaç ses, cılız.
Derse başladık. Şiir ünitesi. Nâzım Hikmet'ten "Masalların Masalı"nı okudum:
"Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,"
Sesim titriyordu, neden bilmiyorum. Belki gazetedeki haber yüzünden. Belki çocukların gözlerindeki uzaklık yüzünden.
O sırada kapı çalındı. Müdür Cemal Bey'di. Yüzü asıktı.
"Öğretmenim, bir dakika."
Koridora çıktık.
"Bugün bazı öğrencilerimizin... aileleri geldi," dedi alçak sesle. "Haberler yüzünden endişeliler. Bazı çocukları erken alacaklar. Lütfen zorlamayın."
"Anladım," dedim. "Peki... Rojin?"
"Onun babası da geldi," dedi. "Ama sınıfa girmek istedi. Sizinle konuşmak istiyor."
İçimde bir korku belirdi. Neden? Bir baba, kızının öğretmeniyle tanışmak istiyor. Normal bir şey. Ama burada, bu havada, her şey normalden daha ağır.
Sınıfa döndüğümde Rojin'in yanındaki sandalyede bir adam oturuyordu. Kırklı yaşlar, çizgili yüz, eller nasırlı. Üzerinde temiz ama yıpranmış bir ceket vardı. Rojin ona bir şeyler fısıldıyordu.
"Hoş geldiniz," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
Ayağa kalktı. Boyu kısaydı, ama duruşu dikti.
"Hoş bulduk öğretmenim. Ben Davut. Rojin'in babası."
"Elif Yılmaz. Lütfen oturun."
Oturduk. Sınıf sessizdi, ama herkes dinliyordu. Onlar da merak ediyordu.
"Rojin dün eve geldi," dedi Davut Bey. Türkçesi aksanlı, ama netti. "Şiirini gösterdi. Siz... beğenmişsiniz."
"Çok güzel bir şiir," dedim içtenlikle. "Yeteneği var."
Adamın yüzü yumuşadı. İlk defa. "O... yazmayı sever. Ama buralarda..." Duraksadı. "Kimse okumaz."
"Ben okuyacağım," dedim. "Her yazdığını."
Gözlerime baktı. Sert, araştıran bir bakış. Ne arıyordu? Samimiyet mi? Korku mu?
"Öğretmenim," dedi alçak sesle. "Siz... buraya neden geldiniz? İstanbul'u bırakıp?"
Dürüst olmalıydım. "İnsanlara dokunmak istedim. Eğitimin... fark yaratacağına inanıyorum."
Başını salladı. "İyi. Ama burada... fark yaratmak zor. Çok zor."
"Neden?"
"Çünkü..." Duraksadı, sözlerini tartarak. "Buradaki çocukların hikâyeleri sizin çocukluğunuza benzemez. Onların dağları var. Sizin oyuncaklarınız."
Sessizlik oldu. Sınıftaki herkes nefesini tutmuştu.
"Anlamaya çalışıyorum," dedim sonunda.
"Anlamak yetmez," dedi Davut Bey. "Duymak lazım. Ama kimse duymak istemiyor."
O sırada Rojin babasının koluna dokundu. "Baba," dedi Kürtçe. "Yeter."
Davut Bey kızına baktı, yüzü tamamen değişti. Sevgiyle, hassasiyetle. Sonra bana döndü.
"Özür dilerim öğretmenim. Bugün... haberler. Moralimi bozdu."
"Anlıyorum," dedim, ama anlamadığımı biliyordum. Gerçekten anlamak mümkün müydü?
Sabah haberleri gördüm. Dört şehit. Yer isimleri... tanıdık. O bölge. Eskiden timimle devriye gezdiğimiz yerler. Cihat'ın köyüne yakın.
Kahvemi yere döktüm. Elim titredi. Neden hâlâ? Dört yıl geçti. Ama her şehit haberi... her biri, Cihat'ı hatırlatıyor.
Tuğçe Hanım'ın dediği gibi: "Travma tetikleyiciler." Gazete manşeti. Yağmur. Hatta belli bir rakım. Hepsi bir film şeridi gibi geri sarıyor zihni.
Karargâha gittim. Koridordaki askerlerin yüzleri gergin. Hepsi haberi okumuş. İçlerinde gençler var. Daha dağa gitmemiş olanlar. Gözlerinde bir korku, bir merak. Benim gözlerimde ne var acaba? Boşluk?
Masama oturdum. Lojistik raporları. Malzeme listeleri: bot, cephane, yemek, ilaç. Rakamlar. Soğuk rakamlar. Her rakamın arkasında bir insan var. Ama biz rakamlara bakıyoruz.
Öğle arasında yemekhaneye gitmedim. Dışarı çıktım. Yağmur yağıyordu. Islanmak umurumda değildi. Belki arınırım diye düşündüm. Saçma.
Bir parka gittim. Boştu. Bir banka oturdum. Islak. Umursamadım. Cebimden bir fotoğraf çıkardım. Timim. Beş kişi. Ben, Bora, Murat, Hakan, Selim. Hepsi gülüyor. Dağda çekilmiş. Operasyondan bir gün önce.
Murat ve Hakan şehit oldu. Selim ağır yaralı, ordudan ayrıldı. Sadece ben ve Bora kaldık. Bora hâlâ dağda. Ben... buradayım. Bankta, ıslak, fotoğrafa bakıyorum.
Telefon çaldı. Boraydı.
"Gördün mü haberi?"
"Gördüm."
"Bizim bölge."
"Evet."
Sustu. Sonra: "Bugün Cihat'ı düşündüm. O çocuk... belki orada olacaktı şimdi. Belki öldürecekti. Belki ölecekti."
"Bora..."
"Biliyorum. Neyse. Sadece... düşündüm. Senin o terapiler işe yarıyor mu?"
"Bilmiyorum."
"İçmeye başladım. Her gece. Uyumak için."
İçimi çektim. "Dikkat et."
"Ne var ki dikkat edecek? Zaten ölmedik mi biz?"
Telefon kapandı.
Fotoğrafı cebime koydum. Ellerim ıslaktı. Titriyordu. Yağmur dinmeye başladı. Güneş çıkmaya çalışıyordu bulutların arasından. İronik: ölüm haberi, ardından güneş.
Akşam eve dönerken bir kitapçının önünden geçtim. Vitrinde şiir kitapları vardı. Nâzım, Dağlarca... Durdum. Elif öğretmen aklıma geldi. "Okul bir barış alanıdır." Masal gibi. Güzel bir masal.
İçeri girdim. Kapı çana dokundu. Çan çaldı. Genç bir çırak geldi.
"Buyrun efendim."
"Şiir kitabı... var mı?"
"Tabii. Kimin?"
"Bilmiyorum. Başlangıç için."
Bana Nâzım Hikmet'in "Memleketimden İnsan Manzaraları"nı verdi. Kalın bir kitap. "Ağır olabilir," dedi.
"Sorun değil," dedim. Zaten ağırlığa alışığım.
Eve döndüm. Üniformayı çıkardım. Kitabı açtım. Rastgele bir sayfa:
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür,
ve bir orman gibi kardeşçesine.”
Kapattım kitabı. Yetti.
Akşam yemeği yemedim. Banyoya girdim. Sıcak su. Buhar. Aynaya baktım. Gözlerimdeki adamı tanımıyorum. O dağlardaki genç binbaşı değil bu. Daha yaşlı. Daha kırık.
Yatağa uzandım. İlaçlarımı aldım. Uyumayı bekliyorum. Ama gözlerim açık. Kulaklarımda Bora'nın sesi: "Zaten ölmedik mi biz?"
Belki öldük. Belki şimdi hayaletiz. Hayaletler nasıl yaşar? Nasıl sever? Nasıl... iyileşir?
Okul çıkışı Rojin ve babasıyla bahçede konuştuk.
"Öğretmenim," dedi Rojin. "Babam şiirimi beğendi. Ama... eklemek istediği bir şey var."
Davut Bey bana baktı. "Şiir güzel. Ama eksik. Dağlar sustu, evet. Ama neden sustu? Kim susturdu?"
"Baba, lütfen..." dedi Rojin.
"Hayır kızım. Öğretmenin anlamak istiyor. Söyleyelim. Dağlar sustu, çünkü herkes bağırmaya başladı. Silahlar, helikopterler, sloganlar... Ses o kadar çok ki, dağlar bile sustu."
Sessizlik oldu. Bahçede bir çocuk topunu kaçırmış, peşinden koşuyordu. Normal bir sahne. Ama aramızda anormal bir konuşma geçiyordu.
"Anlıyorum," dedim yine. Ama bu sefer kelime boğazımda düğümlendi.
"Anladığınızı sanmıyorum," dedi Davut Bey yumuşakça. "Ama denemeniz... önemli. Rojin sizi sevdi. Bu nadirdir."
Sonra döndü, kızının elini tuttu. "Hadi kızım."
Giderlerken Rojin dönüp bana baktı. Gözlerinde bir özür vardı. "Yarın yeni bir şiir getireceğim," dedi.
"Bekliyorum," dedim.
Öğretmenler odasına döndüğümde Meryem öğretmen beni bekliyordu.
"Zor bir gün oldu, değil mi?"
"Evet," dedim, yorgunlukla.
"Davut iyi adamdır. Ama... yaralı. Oğlu var. On beş yaşında. Üç yıl önce... kayboldu. Dağlarda."
İçim sıkıştı. "Kayboldu mu?"
Meryem öğretmen başını salladı. "Orada 'kaybolmak'... başka anlama gelir. Kimse konuşmaz. Kimse sormaz. Sadece... bekler."
Sandalyeye çöktüm. Rojin'in şiiri aklıma geldi: "Baba gitti." Belki... belki sadece bir metafor değildi.
"Neden bana söylediniz bunu?" diye sordum.
"Çünkü... burada her çocuğun hikâyesinde bir kayıp var. Bir yokluk. Senin iyimserliğin güzel, ama gerçeklerle dengelenmeli."
Eve dönerken yağmur yeniden başlamıştı. Şemsiyemi açtım, ama rüzgâr ters yönden esiyordu. Islanıyordum. Umursamadım.
Marketten ekmek aldım. Kasadaki genç erkek, belki on dokuz yaşında, telefonunda bir video izliyordu. Sesi kısmıştı, ama ekranda dağlar, askerler vardı. Bana bakınca telefonunu hızla kapattı. Gözlerinde bir suçluluk vardı. Neden?
Daireme çıktım. Islak giysilerimi çıkardım. Sıcak çay yaptım. Pencereden dışarı baktım. Şimdi dağlar görünüyordu. Yağmurdan sonra temizlenmiş, keskin hatlarla.
Bugün öğrendim ki, buradaki sessizlik boş değil. Dolu. Kayıplarla, sorularla, yarım kalmış cümlelerle dolu.
Defterimi açtım. Rojin'in şiirinin altına yazdım:
"Dağlar sustu, çünkü herkes bağırmaya başladı.
Ben sustum, çünkü sözcükler yetmiyor.
Belki yarın.
Belki bir şiirde.
Belki bir çocuğun gözlerinde."
Kapattım defteri. Telefonuma baktım. Annem aramış, mesaj atmış. "Kızım, iyi misin?" Cevap vermedim. Ne diyecektim ki? "İyiyim anne, sadece dağların neden sustuğunu öğrendim" mi?
Uyumaya çalıştım. Ama Davut Bey'in gözleri aklımdan çıkmıyordu. Oğlunu düşündüğü için mi baktı öyle? Yoksa artık düşünmekten vazgeçtiği için mi?
Ve Alp Binbaşı. O neredeydi şu an? Haberi okumuş muydu? Onun dağları hangileriydi? Ve o dağlarda ne kaybetmişti?
Daha ikinci günüm. Daha otuz iki çocuğun adını bile tam bilmiyorum. Ama sanki yıllardır buradaymışım gibi yoruldum.
Yarın yine gideceğim. Yağmur yağsa da, güneş açsa da. Rojin yeni bir şiir getirecek. Belki bu sefer dağlar konuşacaktır.
Ya da belki ben dinlemeyi öğreneceğim.