İki hafta geçti. Alp -artık ona böyle diyorum- her pazartesi geliyor. Üniformasız. Sadece Alp. Çocuklar ona "Alp amca" diyor. İlk başta resmiyet vardı, şimdi samimiyet.
Bugün önemli bir gün: Mehmet, Alp'e sorusunu soracak. "Kartalları gördün mü?" Hazırlandı sabah erkenden. Yeni bir gömlek giymiş, saçlarını taramış.
"Korkuyor musun?" diye sordum teneffüste.
"Hayır," dedi. "Sadece... heyecanlıyım."
Öğlen oldu. Alp geldi. Bugün farklıydı - yanında küçük bir sırt çantası vardı.
"Günaydın," dedim.
"Günaydın. Bugün... özel bir şey getirdim."
Sınıfa girdiğinde çocuklar sessizleşti. Alp masanın önüne geçti.
"Çocuklar," dedi. "Bugün size bir şey göstermek istiyorum."
Çantasından bir fotoğraf albümü çıkardı. Eski, köşeleri yıpranmış.
"Bu benim dağlardaki günlerimden."
Albümü açtı. İlk fotoğraf: geniş, uçsuz bucaksız dağ manzarası. Kayalıklar, çıplak ağaçlar, uzakta erimeye başlamış kar. Akan sular...
"Burası neresi?" diye sordu Rojin.
"Zigana Dağları. 2.800 metre."
"Çok yüksek," dedi Mehmet, gözleri büyümüş.
"Evet. Ama en yüksek yer değil."
Sayfayı çevirdi. Bir sonraki fotoğraf: Beş asker. Alp'in timi.
Tekrar çevirdi. Sıradaki fotoğraf: bir kartal. Havada süzülüyor, kanatları açık, gözleri keskin.
"İşte," dedi Alp, sesi yumuşak. "Dağlarda birkaç arkadaş ve vahşi doğadaki hayvanlardan başka kimse yoktur. Bu fotoğraftaki kartalın adını Kara koymuştuk. Dağlarda en sık gördüğümüz arkadaşımızdı."
Mehmet ayağa fırladı. "Kartalla mı arkadaş oldunuz? Gerçekten mi?"
"Evet. Bu fotoğrafı ben çektim. Beklerken... o geldi. Tepemde daireler çizdi."
"Babam onları severdi," dedi Mehmet, gözleri parlayarak. "Derdi ki: 'Kartallar özgürdür oğlum. Sınır tanımazlar.'"
Alp, Mehmet'e baktı. Derin, düşünceli bir bakış.
"Baban haklı," dedi. "Kartallar sınır tanımaz. Ama... bazen yuvaları bozulur. Ve bazen... vurulurlar."
Sınıftaki hava değişti. Rojin, Alp'in yüzündeki ifadeyi yakaladı.
"Kartalı vurdular mı? Ya da... Siz mi vurdunuz?" diye sordu doğrudan.
Alp duraksadı. "Hayır. Ama... başka kuşlar vuruldu. Masum kuşlar."
Sessizlik. Sonra Alp, albümden başka bir fotoğraf çıkardı. Genç bir asker - Murat - dağda oturmuş, bir kartalı izliyor.
"Bu Murat," dedi. "O da kartalları severdi. 'Komutanım,' derdi, 'onlar bizi izliyor."
"Şimdi nerede?" diye sordu küçük bir kız.
Alp'in yüzü buruştu. "Dağların oldu. Dağlar... Onu aldı."
Mehmet onun ne dediğini anlamamış gibiydi. Yavaşça yaklaştı. "Alp amca... siz babamı gördünüz mü? O da kartalları izlerdi."
Alp gözlerini kapattı. Sanki zihnindeki fotoğrafları karıştırıyordu.
"İsmi neydi babanın?"
"Hüseyin. Hüseyin Demir."
Alp'in gözleri açıldı. "Genç miydi?"
"Doğum gününü kutlamıştık, kaybolmadan birkaç gün önce. Kırk beş yaşındaydı... Ve... sol kolunda bir dövme vardı. Kartal dövmesi! Gördünüz mü?"
Alp yutkundu. "Evet. Bir keresinde... uzaktan. Bir köyün yakınında. Oturmuş, dağlara bakıyordu. Kolundaki dövme görünüyordu."
"Ne yapıyordu?"
"Sadece bakıyordu. Hüzünlü görünüyordu. Sonra... kayboldu. Bir daha görmedim."
Mehmet'in gözleri doldu. Ama ağlamadı. Sadece, "Yaşıyor mu?" diye sordu.
"Bilmiyorum yavrum. Ama kartalları seviyorsa... belki onlarla birlikte özgürdür."
Dersin geri kalanında Alp, dağları anlattı ama Savaşı değil, güzelliklerini: şafakta pembeleşen tepeler, yazın eriyen karlardan oluşan şelaleler, gece yıldızların dağların üzerinde dansı.
"Dağlar sadece savaş meydanı değil," dedi. "Onlar... tanıktır. Her şeye tanık olurlar. Savaşa da, barışa da. Ölüme de, hayata da."
Teneffüste Alp'le bahçede konuştuk.
"Gerçekten mi gördünüz Hüseyin'i?"
"Evet. 2019 yazı. Operasyondan önce. Timimle keşif yapıyorduk. O, uzaktaki bir evin önünde oturuyordu. Dürbünle baktım. Kolundaki dövme... Hatırlıyorum."
"Neden hiçbir şey yapmadınız?"
"Görevimiz farklıydı. Ve o... silahsızdı. Sadece bakıyordu. Bize değil, dağlara."
"Sizce yaşıyor mu?"
Alp derin bir nefes aldı. "O bölgede... yaşamak zor. Ama umut etmek gerek. Mehmet'in umuda ihtiyacı var."
O sırada Rojin yanımıza geldi. Elinde bir kağıt.
"Alp amca, bunu yazdım. Sizin için."
Okudu:
"Kartal gökyüzünde
Asker dağda
Çocuk pencerede
Hepsi aynı şeyi arıyor:
Yuva.
Kartalın yuvası kayalıklarda
Askerin yuvası anılarında
Çocuğun yuvası... nerede?"
Alp, Rojin'e baktı. "Rojin," dedi. "Sen... gerçek bir şairsin."
Rojin omuz silkti. "Bilmem. Sadece içimden, çok içimden gelenleri yazıyorum."
"Bazen aynı şey," dedi, bana bakarak. Ben de gülümsedim.
Akşam, okul çıkışı Alp beni bekliyordu.
"Bir yere götürmek istiyorum sizi," dedi.
"Nereye?"
"Göreceksiniz."
Bugün zordu. Mehmet'in babasını görmüştüm. O gün... o gün operasyondan bir gün önceydi. Hüseyin'i gördüğümde, içimden bir ses: "Bu adam savaşmak istemiyor." diyordu. Ama dağlarda herkes savaşır. İsteyen de istemeyen de. Ertesi gün, çatışmada dokuz kişi öldü. Bir kişi bizden şehit oldu, sekiz can onlardan aldık. Gerçekten sekiz miydi? Bilemiyorum. Hava aydınlandığında ceset yoktu. Cesetleri bırakmazlardı. Yerdeki kan da olmasa rüyadan, kabustan farksızdı.
Şimdi, o adamın oğlu karşımda duruyor. Bana güveniyor. Pelerinimi çıkardım, ama yüküm hâlâ ağır. Bu yük... derin bir pişmanlık.
Okuldan sonra Tuğçe Hanım'a anlattım.
"O çocuğa gerçeği söylemeli miydim?"
"Gerçek neydi?"
"Babasının o gece muhtemelen öldüğünü."
"Kimlerin öldüğünü bilmiyor musunuz?"
"Bilmiyorum. Kayıpmış. Kayıp olanların çoğu... ölü. Ama bazıları kaçar. Saklanır. Bizden... Ve örgütten."
"O zaman doğru olanı yaptınız. Umut verdiniz."
"Ama yalandan bir umut, iyi midir?"
"Yalan değil ki. Siz gördünüz onu. Ve bilmiyorsunuz, ölüp ölmediğini. Bu... gerçek."
Doğruydu. Bilmiyordum. Dağların sırları vardır. Ama bazı sırlar asla açığa çıkmaz.
Akşam Elif'i alıp şehir kenarındaki gözlemevine götürdüm. Askeriyenin eski bir gözetleme noktası, şimdi terk edilmiş.
"Neden buraya getirdiniz beni?" diye sordu çıkarken.
"Görmenizi istedim. Dağları... başka açıdan."
Tepedeydik. Şehir ayaklarımızın altında, dağlar karşımızda. Güneş batıyordu, dağlar ateş rengine bürünmüştü.
"Güzel," dedi Elif, nefesi kesilmiş.
"Evet. İşte bu yüzden... Dağları seviyor insan, ama savaş arenası olarak değil. Sadece... uzaktan... görmeyi."
Yan yana durduk. Sessizlik. Ama sessizlik... Bu sefer rahatsız edici değildi.
"Mehmet için endişeleniyorum," dedim sonunda.
"Neden?"
"Çünkü umut... tehlikeli olabilir. Sonunda yıkılabilir."
"Umut yıkılmaz Alp. Sadece... dönüşür. Eğer babasını bulamazsa, onun anısıyla yaşamayı öğrenir."
"Siz olgun bir öğretmensiniz. Yaşınıza göre yani..."
Gülümsedi. "Hayır. Sadece... inanıyorum."
Biraz daha konuştuk. Ailemden bahsettim. Babamın da madalyalı bir asker olduğunu, yıllardır küs olduğumuzu ve konuşmadığımızı anlattım.
"Siz neden asker oldunuz?" diye sordu.
"Çünkü... babam öyle istedi. Ve ben... vatanımı seviyordum. Hâlâ da seviyorum! Ama birileri... Sevgimizi kullanıyor. Bizden birileri, ve onlardan birileri... Bunca pişmanlıktan sonra anlıyorum ki vatan, o dağlar değil. Vatan, burada yaşayan çocuklar. Rojin, Mehmet... siz."
Sessizlik oldu. "Ben mi?"
"Evet. Siz... farklısınız. Buraya gelmişsiniz. Kenara çekilip gün geçirmiyorsunuz. Onları anlamaya çalışıyorsunuz. Bu... çok önemli. Fark yaratıyorsunuz."
"Bilmem. Sadece... Olması gereken bu değil mi?"
Güneş battı. Yıldızlar çıkmaya başladı. Dağlar silüet oldu.
"Orada, şu dağda," dedim, işaret ederek. "Murat öldü. Baktığımda aklıma gelen tek şey bu. Ama bir çok insana göre sadece bir dağ, sessiz, huzurlu..."
"Belki, Murat da artık huzurludur," dedi Elif yumuşakça.
"Umarım."
Eve bıraktım onu. Kapıda durduk.
"Pazartesi yine gelecek misiniz?" diye sordu.
"Evet. Ve... artık 'siz' demeyin. Lütfen."
"Peki Alp. İyi geceler."
"İyi geceler Elif."
Eve döndüm. Albümü açtım. Murat'ın fotoğrafına baktım. "Senin sayende," dedim. "Senin şiirlerin sayeSİnde. Belki... iyileşiyorum."
Telefon çaldı. BoraYdı. Sesinde aciliyet vardı.
"Alp, operasyon başladı. Benim bölgemde."
"Ne oldu?"
"Çatışma. Bir asker yaralandı. Bir de... sivil. Çocuk. On dört yaşında."
İçim sıkıştı. "Öldü mü?"
"Hayır. Ama ağır. Dağda mahsur kaldılar. Helikopter gelemiyor, sis var."
Düşündüm. O bölgeyi biliyordum. Her kayanın yerini. Her patikayı.
"Koordinatları gönder," dedim.
"Geliyor musun?"
"Geliyorum."
Alp beni eve bıraktıktan sonra içimde bir huzursuzluk vardı. Gözlemevindeki konuşma... samimiydi. Çok samimi. Pelerinini tamamen çıkarmıştı. Ve ben... ben de çıkarmış mıydım?
Gece yarısı telefonum çaldı. Alp'ti.
"Elif, özür dilerim bu saatte. Ama... bir şey oldu."
Sesinde bir aciliyet vardı. "Ne oldu?"
"Eski bölgemde çatışma var. Bir çocuk yaralanmış. Dağda mahsur kalmışlar."
"Ne yapacaksın?"
"Bölgeyi çok iyi biliyorum. Rehberlik edebilirim."
"Gidiyor musun?"
"Evet. Çatışmaya değil. Yardıma..."
Telefon kapandı. O anda anladım: Alp, pelerinini çıkarmıştı, ama görev duygusunu değil. O hâlâ vatanını korumak istiyordu. Ama bu sefer vatan tanımı farklıydı - toprağı değil insanı koruyacaktı. Uyuyamadım. Saatlerce yatakta dönüp durdum. Sabaha karşı anca uyudum. Birkaç saat anca uyuyabildim. Sabah Alp'i aradım. Cevap vermedi.
Okulda havada bir gerginlik vardı. Haberler yayılmıştı. Meryem öğretmen beni kenara çekti.
"Duydun mu? Dağlarda yine çatışma. Bir çocuk... bizim bölgeden."
"Kim?"
"Bilmiyorum. Ama herkes endişeli. Telefonlar çalıyor. Kimin çocuğu olduğunu öğrenmeye çalışıyorlar."
Sınıfa girdiğimde Rojin'in yerinde olmadığını fark ettim. İçim sıkıştı. Acaba...?
"Rojin nerede?" diye sordum.
"Gelmedi öğretmenim," dedi Mehmet. "Sabah babası aradı, okula gelmeyeceğini söyledi."
Teneffüste Müdür Cemal Bey beni çağırdı. Odasında, Rojin'in ağabeyi Sorhat vardı. Yüzü bembeyazdı.
"Ne oldu?" diye sordum, kalbim hızla çarpıyordu.
"Rojin değil," dedi hemen. "Ama... kuzenimiz. On dört yaşında. Dağa çıkmış. Şimdi... yaralı. Haber bekliyoruz."
"Allah kahretsin," dedi Müdür Bey, başını elleri arasına alarak. "Neden!"
Sorhat bana döndü. "Alp Binbaşı... Sizde numarası var mı? Yardım edebilir mi?"
"Evet. Ama sanırım çoktan bölgeye gitti. Telefonunu açmıyor. Dün gece aradı. Yardıma gideceğini söyledi."
Gün boyunca haber bekledik. Okulda ders işlenmedi. Herkes telefonlarına bakıyordu. Sosyal medyaya, yerel haber sitelerine... Öğlen oldu. Hiçbir haber yok.
Mehmet yanıma geldi. "Öğretmenim, Alp amca, gitmiş mi?"
"Evet."
"Geri gelecek mi?"
"Umarım."
"Ben dua ediyorum. Gelmesi için."
"Ben de yavrum. Ben de."
Akşamüstü, nihayet haber geldi. Sorhat aradı:
"Geliyorlar. Kuzenim hayatta. Ama... Alp Binbaşı yaralandı."
Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. "Nasıl? Ciddi mi?"
"Bilmiyorum. Helikopterle hastaneye kaldırılmış. Şehir merkezine, şehir hastanesine."
Hemen hastaneye gittim. Yoğun bakım önünde bir kalabalık vardı. Askerler, siviller... ve Rojin'in ailesi. Davut Bey oradaydı, yüzünde karmaşık bir ifade.
"Öğretmenim," dedi beni görünce. "Tuzak kurmuşlar. O asker... o asker çocuğumuzu kurtardı."
"Nasıl oldu?"
"Yeğenimi taşırken, bir... mayına basmış. Yeğenimi başka bir asker almış ama..." Davut Bey'in gözünden yaşlar akmaya başladı. "O adamın hakkını yedim. Halkı için savaşacağını sanan aptal yeğenim yüzünden... mayına basmış. Mayın patlamış."
İçeri girmek istedim. Bir asker engelledi.
"Ailesi misiniz?"
"Hayır. Arkadaşı."
"Şu an kimse giremez. Durumu kritik."
Rojin geldi yanıma. Gözleri ağşamaktan kıpkırmızı olmuştu.
"Alp amca ölecek mi?" diye fısıldadı.
"Hayır yavrum. Savaşacak. Bizim için savaşacak. Vatanı için savaşacak..."
"Ben... Onun için bir şiir yazdım. Duysun istiyorum."
"Bana oku. Şimdilik. Sonra... Ona da okursun."
Okudu:
"Dağlar aldı onu
Ama vermedi
Çünkü dağlar biliyor:
O artık bizim
Pelerinsiz kahramanımız
Üşüyen ama sıcacık
Bizim askerimiz."
Kendimi daha fazla tutamadım. Gözlerimden akan damla damla yaşlar sanki bir şelaleye dönüştü. Ağladım. Rojin de ağladı. Yanımıza Meryem öğretmen de yanımıza geldi.
Gece geç saatlere kadar hastanede bekledik. Sabaha karşı doktor çıktı.
"Durumu stabil. Sol ayağını kaybetti ama hayatta. Ve bilincine kavuştu. Biraz dinlensin. Sonra ziyaret edebilirsiniz."
İki saat sonra Rojin ve ben girdik. Alp yatakta yatıyordu, sol ayağı bandajlı, yüzü solgundu. Gözlerini açtı.
"Rojin," dedi zayıf bir sesle.
"Alp amca," dedi Rojin, elini tutarak. "Size bir şiir yazdım."
"Okur musun?"
Okudu. Alp'in gözleri doldu.
"Teşekkür ederim. Şimdi... gerçekten pelerinsizim. Ve biraz... sakat."
"Ama yaşıyorsunuz," dedim ben, gözyaşlarımı tutamayarak.
"Evet. Ve o çocuk da yaşıyor."
Dışarı çıktık. Sabah oluyordu. Dağlar, hastane penceresinden görünüyordu. Aynı dağlar. Ama artık farklı görünüyorlardı.
Bugün bir asker dağlara geri döndü. Ama farklı bir amaçla. Ve dağlar onu geri verdi. Bize. Hepimize. Bir parçası eksik...
Pazartesi belki gelmeyecek. Belki uzun süre. Ama gelecek. Biliyorum.