BÖLÜM 7: SAKAT VE SAĞLAM

1468 Words
Üç hafta oldu. Hastane koridorları artık ikinci evim gibi. Alp'in durumu iyiye gidiyor, ama yol uzun. Sol ayağını diz altından kaybetti. "Ampute" diyorlar tıbbi terimle. O ise "hafifledim" diyor, acı bir mizahla. Bugün taburcu oluyor. Askeri hastaneden çıkıp rehabilitasyon merkezine gidecek. Ben ve Rojin, onu almaya gidiyoruz. Rojin bir şiir hazırladı, el yazısıyla süslü bir kartona yazdı: "Ayaksız da uçulur." Hastanede beklerken Tuğçe Hanım'la tanıştım. Alp'in terapisti. Kırklı yaşlarında, sakin, gözlemci bir kadın. "Elif Hanım," dedi. "Alp çok bahsetti sizden." "Neler söyledi?" "Umuttan bahsetti. Ve... pelerinlerden. Sizin sayenizde, terapide bile ilerleme kaydetti." "Ben mi? Hayır, çocuklar. Özellikle Rojin." "Çocuklar evet. Ama siz... köprü oldunuz. Onların dünyasıyla Alp'in dünyası arasında." Alp tekerlekli sandalyeyle çıktı. Üniforma yoktu - sadece askeri hastanenin bornozu. Yüzünde bir hüzün vardı, ama gözlerinde bir ışık da. "Günaydın," dedi. "Günaydın Alp amca!" dedi Rojin, kartını uzatarak. Okudu. Gülümsedi. Gerçek, sıcak bir gülümseme. "Haklısın. Kartallar ayaksız uçar. Belki ben de öğrenirim." Askeri araç bizi rehabilitasyon merkezine götürdü. Yol boyunca Alp pencereden dışarı baktı. Dağları göremiyordu şehir içinden, ama biliyordum ki aklı oradaydı. "O çocuk... Nasıl?" diye sordum. "Hangi çocuk? Ah, evet. Serhat. İyi. Bacağı kırıktı sadece. Altı haftada iyileşir. Benimki gibi değil." "Pişman mısın?" diye sordum Rojin, doğrudan. Alp duraksadı. "Hayır. Sadece... garip. Dört yıl tim komutanlığı yaptım. Hiç yaralanmadım. Şimdi, barış zamanında, sivil bir çocuğu kurtarırken..." "Kaderin ironisi," dedim. "Belki de adaleti," dedi Alp. "Bedel ödemek. Geçmiş için." Rehabilitasyon merkezi modern, aydınlık bir yer. Fizyoterapist Emre Bey karşıladı bizi. Genç, enerjik. "Binbaşım, hoş geldiniz. Yolculuğumuz başlıyor." "Artık binbaşı değilim," dedi Alp. "Malulen emekli oluyorum." "O zaman Alp Bey. Hazır mısınız?" "Hazırım." Rojin ve ben ayrılırken, Alp beni yanına çağırdı. "Elif, bir şey sormak istiyorum. Pazartesiler... ben gelemiyorum artık. Ama çocukların yazdıklarını... yine de okumak istiyorum. Getirebilir misin?" "Tabii ki. Her hafta." "Ve... siz de gelebilir misiniz? Konuşmak için." Gözlerine baktım. Sadece konuşmak için mi? Yoksa... "Evet," dedim. "Geleceğim." Çıkışta Rojin elimi tuttu. "Öğretmenim, Alp amca sizi seviyor." Şaşırdım. "Nereden çıkardın bunu?" "Belli. Size bakışı farklı. Annemin babama bakışı gibi." "Rojin, o sadece..." "İnanmıyorsanız, kendinize bakın. Siz de ona farklı bakıyorsunuz." Okula döndüğümde her şey normaldi, ama normal değildi. Çocuklar Alp'i soruyordu. Mehmet, "Kartallar gibi uçacak mı?" diye sordu. "Belki," dedim. "Ama önce yürümeyi öğrenecek." Meryem öğretmen öğle arasında yanıma geldi. "Duydum, taburcu olmuş. Peki ya sen? Nasılsın?" "İyiyim. Sadece... kafam karışık." "Anlıyorum. O adam... artık farklı. Hem fiziken, hem ruhen. Ve sen... ona yakınlaşıyorsun." "Bu yanlış mı?" "Hayır. Sadece... zor. O bir asker. Hem de yaralı bir asker. Hem de Kürt bir çocuğu kurtarmış bir asker. Bu mahallede bu... hem takdir görür, hem şüphe. İkisi arasında kalabilirsin." Akşam eve döndüğümde, kapımda bir çiçek vardı. Küçük bir saksıda, mor bir menekşe. Not: "Teşekkürler. A." Telefonumu çıkardım. Mesaj attım: "Çiçek için teşekkürler. Nasılsın?" Cevap gecikmedi: "Ağrı var. Ama dayanılır. Fizyoterapi zor. Düşmeyi unutmuşum." Gülümsedim. "Yarın geliyorum. Çocukların yazdıklarını getiriyorum." "Bekliyorum." Ayağım yok. Garip bir his. Bazen hâlâ var gibi geliyor. Hayalet ağrı derler buna. Beynim, olmayan bir uzvu arıyor. Rehabilitasyon ilk gün. Emre Bey bana protez için hazırlık egzersizleri yaptırıyor. Karın kasları, üst bacak... "Protez, vücudunuzun bir parçası olacak," diyor. "Onunla arkadaş olmalısınız." Ama ben arkadaş olmak istemiyorum. Kabul etmek istemiyorum. İçimde bir öfke var. Neden ben? Neden şimdi? Tuğçe Hanım geldi bugün. "Öfke normal," dedi. "Ama yönlendirmelisin. Yapıcı olana." "Nasıl?" "Yaz. Resim yap. Bir şeyler üret." "Bir ayağım yok. Ne üretebilirim ki?" "Kafan var. Yüreğin var. O çocukların size ihtiyacı var." Haklı. Rojin'in şiirini düşündüm: "Ayaksız da uçulur." Belki... belki yazabilirim. Elif geldi öğleden sonra. Çocukların yazdıklarını getirdi. Mehmet yazmış: "Alp amca, siz de kartal oldunuz. Yaralı kartal. Ama kartallar iyileşir. Ve yeniden uçar." Gözlerim doldu. Bu çocuklar... nasıl bu kadar bilge? "Onlara söyle, teşekkür ederim," dedim Elif'e. "Kendin söylemelisin," dedi. "Gelmelerine izin ver. Haftada bir, buraya." "Buraya mı? Hastane gibi bir yer." "Önemli değil. Senin olduğun yer önemli." Konuştuk. Bana okuldan bahsetti. Rojin'in yeni şiirlerinden. Mehmet'in artık daha çok konuştuğundan. "Senin sayende," dedi. "O çocuklar için bir erkek rol model oldun. Hem asker, hem insan." "Yarım insan," dedim acıyla. "Hayır," dedi sertçe. "Tam insan. İnsan olmak, bacak sayısıyla ölçülmez. Yüreğin büyüklüğüyle ölçülür." Sustum. O kadar doğru ki... "Elif," dedim. "Ben... senin yanında kendimi tam hissediyorum. Eksik değilim." Gözlerime baktı. "Ben de." O gittikten sonra yazmaya başladım: "Bir ayak bedel Bir çocuğun hayatı Pahalı mı? Ucuz mu? Bilmiyorum Ama şunu biliyorum: Keşke hiç bedel olmasaydı Keşke hiç çocuk dağlarda olmasaydı Keşke ben... sadece öğretmen olsaydım." Bora aradı. Dağlardan. Sesi yorgun. "Duydum. Ayağını kaybetmişsin." "Evet." "Peki... değdi mi?" "Evet. Çocuk yaşıyor." Sustu. "Ben bugün bir çocuk vurdum. On dört yaşında. Silahı vardı. Ama... çocuktu işte." İçim sıkıştı. "Bora..." "Sus. Dinle. Sen doğru yaptın. Ben... ben yanlış yerdeyim. Belki de hep yanlıştım." "Gel buraya. Tedavi ol." "Tedavi mi? Benim yaralarım görünmez Alp. Ve... iyileşmez." Telefon koptu. Bora... o hâlâ pelerinini giyiyor. Belki de hiç çıkaramayacak. Akşam Halil Albay geldi. Resmi ziyaret. Madalya getirdi. "Liakat madalyası. Sivil bir vatandaşı kurtardığın için." Aldım madalyayı. Demir, soğuk. "Teşekkürler. Ama... gerek yoktu." "Gerekli. Örnek olacaksın. Türk ve Kürt kardeşliği falan." Politikaydı. Hepsi politikaydı. "Ben sadece bir çocuğu kurtardım," dedim. "Kürt ya da Türk diye bakmadım." "İşte o yüzden madalya. p********a için mükemmel." Gitti. Madalyayı çekmeceye attım. Rojin'in şiiri daha değerliydi. Gece uyuyamadım. Hayalet ağrılar. Ve hayalet anılar. Cihat, Murat, Hakan... hepsi geldi. Ama bu kez... suçlamıyorlardı. Sadece bakıyorlardı. Belki anlıyorlardı. Sabah fizyoterapi. Emre Bey zorluyor. "Daha fazla! Daha güçlü!" Ter içinde kalıyorum. Ama devam ediyorum. Çünkü çocuklar beni bekliyor. Rojin beni bekliyor. Elif... beni bekliyor. Bugün yeni bir sayfa. Yarım bir adam değilim. Sadece... farklı bir bütünüm. Bir hafta sonra, çocukları rehabilitasyon merkezine götürdüm. Rojin, Mehmet ve üç çocuk daha. Alp onları bekliyordu, protezini henüz takmamıştı, tekerlekli sandalyedeydi. "Alp amca!" diye koştular yanına. "Hoş geldiniz çocuklar. Bakın, benim yeni oyuncağım." Sandalyeyi gösterdi. "Bisiklet gibi mi?" diye sordu küçük bir kız. "Evet. Ama pedal yok." Çocuklar etrafına toplandı. Mehmet, getirdiği resmi gösterdi: bir kartal, tek ayağı üzerinde duruyor, diğer ayağı yukarı kıvrılmış. "Bu sen," dedi. "Güzel. Ama kartalın kanatları var. Benim yok." "Olacak," dedi Rojin. "Zamanla." Çocuklar yazdıklarını okudular. Şiirler, öyküler. Bir çocuk yazmış: "Alp amca dağdan indi. Ama dağlar onunla indi. Şimdi o dağları biz taşıyoruz." Alp dinledi, gözleri parlıyordu. "Ben size bir şey söyleyeyim mi çocuklar? Siz... benim yeni timimsiniz. Ve bu timin görevi... yazmak. Anlamak. Barışmak." "Biz tim olabilir miyiz?" diye sordu Mehmet. "Tabii. Hatta bir isim bile buldum: Kalem Timi." "Silah yerine kalem mi?" dedi Rojin. "Evet. Daha güçlü." Çocuklar gittikten sonra Alp'le kaldık. Bana uzattığı kağıdı okudum: "Bir ayağım yok Ama yüreğim var Bir timim yok Ama çocuklarım var Bir dağım yok Ama şiirlerim var Belki de Hiç olmadığım kadar Tamamım." Ağlamamak için zor tuttum kendimi. "Bu... harika." "Senin sayende." "Hayır. Kendinizin." "Birlikte," dedi. Elini uzattı. Tuttum. Sıcaktı. Canlıydı. O akşam, Meryem öğretmenle konuştum. Her şeyi anlattım. "Seviyor musun onu?" diye sordu doğrudan. "Daha yeni... başlıyor. Ama evet. Hissediyorum." "Zor olacak. Ailesi? Askeriye? Mahalle?" "Hepsi. Ama... değer." "Peki ya senin ailen?" "Onları ikna ederim. Zamanla." Ertesi gün okulda, beklenmedik bir ziyaretçi vardı: Serhat'ın babası. Yaralı çocuğun. Yanında eşi ve iyileşmekte olan Serhat vardı - bastonla yürüyordu. "Öğretmenim," dedi adam. "O asker... Alp Bey. Onu görmek istiyoruz. Teşekkür etmek için." "Tabii. Sizi götüreyim." Rehabilitasyon merkezinde buluşma duygusaldı. Serhat'ın babası, Alp'in eline sarıldı. "Canımı verdim sana. Oğlum... her şeyim." "Lütfen," dedi Alp, rahatsız olmuş. "Sadece... yapmam gerekeni yaptım." "Hayır. Başka askerler yapmazdı. Siz... farklısınız." "Artık asker değilim." "Daha iyi. İnsansınız." Serhat, Alp'e küçük bir hediye verdi: tahtadan oyulmuş bir kartal. "Babam yaptı. Tek ayaklı. Sizin gibi." Alp heykelciği avucunda tuttu. "Teşekkürler. Onu hep yanımda taşıyacağım." Onlar gittikten sonra Alp bana döndü. "Görüyor musun? Bu... yeni hayatım. Bir zamanlar vurduğum insanların akrabaları, şimdi bana teşekkür ediyor. İroni mi? Yoksa... kefaret mi?" "İkinci şans," dedim. "Hepimizin ihtiyacı var." Pazar günü, Alp'i ilk kez dışarı çıkardım - parka. Tekerlekli sandalyeyi itiyordum. İnsanlar baktı. Bazıları tanıdı - gazetelerde çıkmıştı hikayesi. Bir yaşlı adam yaklaştı. "Affedersiniz. Siz... dağdaki asker misiniz?" Alp duraksadı. "Evet." "Allah sizden razı olsun. O çocuk... benim torunumun arkadaşı." "Nasıl şimdi?" "İyi. Sizin sayenizde." Adam gitti. Alp derin bir nefes aldı. "Garip," dedi. "Eskiden bana böyle bakmazlardı. Ya korkuyla bakarlardı, ya nefretle." "Şimdi saygıyla." "Saygı mı? Belki... pişmanlık. Hepimiz için." Akşam onu merkeze bırakırken, "Yarın yine geleceğim," dedim. "Ben de bekleyeceğim. Her gün." Eve dönerken aradım annemi. "Anne, bir şey söyleyeceğim." "Ne oldu kızım?" "O asker... Alp. Onu seviyorum." Sessizlik. Sonra: "Ciddi misin? O... sakat kaldı diye duydum." "Evet. Ama o sadece bedenen. Ruhen... hiç olmadığı kadar sağlam." "Ve sen? Hayatını ona adayacak mısın?" "Ona değil. Onunla. Birlikte." Annemin iç çekişini duydum. "Peki. Sen biliyorsun. Ama dikkatli ol. Yolu zor." "Biliyorum." Kapattım. Pencereden dışarı baktım. Dağlar vardı orada. Hâlâ. Ama artık korkutmuyorlardı. Sadece... duruyorlardı. Bekliyorlardı. Alp ve ben. İkimiz de sakatız belki. O bedenen, ben ruhen - bu şehre, bu gerçeklere alışmaya çalışırken. Ama birlikte... belki sağlam oluruz. Belki de sağlamlık, kusurlarımızla barışmakta yatıyor. Pazartesi yine gelecek. Çocuklar yazacak. Alp yazacak. Ben... seveceğim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD