BÖLÜM 8: KALEM TİMİ

1597 Words
Bir ay geçmişti. Alp artık protezini kullanmaya başlamıştı. Yürümeyi yeniden öğreniyordu; ağır, dengesiz, inatçı adımlarla. Her düşüşte kalkıyordu. "Dağa tırmanmaktan daha zor," diyordu gülümseyerek. Kalem Timi resmen kurulmuştu. Her Çarşamba, rehabilitasyon merkezinin toplantı odasında buluşuyorduk. Rojin, Mehmet ve diğer beş çocuk: Deniz, Berfin, Emre, Sibel ve Yunus. Hepsi farklı yaşlarda, farklı hikâyeleri vardı. Ama ortak bir amaçları vardı: yazmak. O günün konusu: "Sınır". Alp açıkladı: "Sınırlar sadece haritalarda değil. Zihinlerde de var. Bugün, zihnimizdeki sınırları yazacağız." Çocuklar yazmaya başladı. Alp de yazdı. Ben gözlemliyordum. Onun yüzünde bir odaklanma vardı; operasyon planlarken bile bu kadar konsantre olmamıştı belki. Rojin ilk okudu: "Babamın sınırı: gece saat on. Annemin sınırı: Kürtçe konuşma. Öğretmenimin sınırı: hayal kur. Alp amcanın sınırı: protez. Benim sınırım: henüz bilmiyorum. Belki de sınır, keşfedilmeyi bekleyen bir harita." Mehmet: "Dağlar sınır değil dedi babam. Ama askerler sınır koydu. Diller sınır değil dedi öğretmenim. Ama insanlar sınır koydu. Kalbim sınır koymuyor. O yüzden hep ağrıyor." Alp son olarak okudu: "Benim sınırlarım vardı: Üniforma, rütbe, taraf. Sonra bir çocuk geldi, 'Bunlar saçma' dedi. Sınırlarım yıkıldı. Şimdi sınırsızım: Bir ayak eksik, Ama ufuk sonsuz." Çocuklar alkışladı. Gözlerinde bir hayranlık vardı. Alp onlar için artık sadece "Alp amca" değil, bir öğretmen, bir rehberdi. Toplantıdan sonra Alp'le yalnız kaldık. "Gördün mü?" dedi. "Bu çocuklar... gelecek." "Evet. Ve sen onların bir parçasısın." "Ben mi? Ben geçmişim." "Geçmiş, geleceği inşa eder. Sen onlara geçmişi anlatıyorsun, ama barışçıl bir şekilde." O anda kapı çaldı. Müdür Cemal Bey'di, yanında askeri üniformalı iki adam vardı. "Özür dileriz rahatsız ettiğimiz için," dedi biri. Albay rütbesi vardı. "Binbaşı Arslan'la görüşmemiz gerekiyor." Alp'in yüzü gerildi. "Buyurun." "Özel," dedi albay, bana ve müdüre bakarak. "Onlar kalabilir," dedi Alp sertçe. "Benim hayatımda her şeyi biliyorlar." Albay duraksadı, sonra içeri girdi. "Peki. Şöyle: Emekliliğiniz onaylandı. Ancak... bazı şartlarla." "Ne şartları?" "Medyada çıkan haberler. 'Yaralı asker Kürt çocuğu kurtardı' hikayesi... iyi p********a. Sizden istediğimiz: röportajlar. Konuşmalar. Türk-Kürt kardeşliği mesajı." Alp'in yüzü kızardı. "Ben p********a malzemesi değilim." "Ama askersiniz. Vatan için hizmet etmeye devam edebilirsiniz." "Emekli askerim. Ve bu çocukları kurtarmamın nedeni politik değil, insaniydi." "Fark etmez. Halkın gözünde önemli olan sembolizm." Sessizlik oldu. Sonra Alp yavaşça ayağa kalktı; proteziyle ilk defa bu kadar dik duruyordu. "Albayım," dedi sakin ama keskin bir sesle. "Dağlarda dört yıl tim komutanlığı yaptım. p********a için değil, gerçekten inandığım bir şey için. Şimdi de öyle. Eğer hikayemi anlatacaksam, gerçeği anlatırım. Acısıyla, pişmanlığıyla, umuduyla. Sansürsüz." "Bu mümkün değil." "O zaman röportaj da yok." Albayın yüzü asıldı. "Düşünün. Emekli maaşınız... bazı şartlara bağlı." "Tehdit mi ediyorsunuz beni?" "Uyarı." Albaylar gitti. Alp, titreyerek sandalyeye çöktü. "Gördün mü?" dedi acı bir gülümsemeyle. "Pelerinleri çıkardık sanıyorduk. Ama sistemin pelerinleri var. Görünmez. Ama çok daha ağır." O akşam, Rojin'in evine gittim. Davut Bey'i görmek istedim. Bana kapıyı Rojin açtı. "Babam içerde. Üzgün." "Neden?" "Albaylar onları da ziyaret etmiş. 'Askeri övün' demişler. Babam kovmuş." İçeri girdim. Davut Bey masada oturuyordu, önünde eski bir fotoğraf albümü. "Öğretmenim," dedi. "Sınırlar... hiç bitmiyor. Oğlum kaybolalı beş yıl oldu. Hâlâ onu arayan yok. Ama bir asker bir çocuğu kurtarınca, hemen p********a yapıyorlar. İkiyüzlülük." "Haklısınız. Ama Alp... kabul etmedi." "Biliyorum. O yüzden şimdi buradayım." Albümü açtı. "Bu... oğlum. Son fotosu." Fotoğrafta genç bir oğlan vardı, on yedi yaşında, dağların önünde gülümsüyordu. "Güzel çocuk," dedim içim acıyarak. "Evet. Ve... Alp Binbaşı onu görmüş olabilir mi?" "Neden böyle düşünüyorsunuz?" "Çünkü o bölgedeymiş. Aynı zamanlarda. Belki... bilgisi vardır." Söz verdim: Alp'e soracağım. Albaylar gitti. İçimde bir öfke. Hep aynı. Hep aynı politik oyunlar. Biz piyonuz. Çocuklar piyon. Şehitler piyon. Elif geldi akşam. Davut Bey'in oğlunu sordu. Adı: Aram. Aram. Evet. Hatırlıyorum. 2018 yazı. Bir operasyonda... bir grup genç yakalamıştık. Aram da aralarındaydı. On yedi yaşında. Korkmuş, titriyordu. "Neden buradasın?" diye sormuştum. "Dağlara çıkmak istemedim," demişti. "Ama... mecburdum." "Kim mecbur etti?" "Herkes." İfadesini almıştık. Sonra... ne oldu? Transfer edildi. Nereye? Bilmiyorum. Ondan sonraki operasyonda... kayıp ilan edildi. Şimdi, yıllar sonra, o çocuğun babası soruyor. Ne diyeceğim? "Evet, gördüm. Ve kaybolmasında belki benim de payım var"? Tuğçe Hanım'a anlattım. "Gerçeği söylemelisiniz," dedi. "Ama o gerçek... yıkıcı. Davut Bey bana güveniyor. Rojin bana güveniyor." "Güven, gerçek üzerine kurulur. Yalan değil." "Peki ya umut? Aram'ın yaşama ihtimali?" "İstatistikler ne diyor?" Biliyordum. Kayıpların %90'ı ölü. Ya da hapiste. Ama %10'u... kaçmayı başarıyor. Karar verdim: Davut Bey'le konuşacağım. Ama önce... araştıracağım. Eski bağlantılarımı kullanacağım. Bora'yı aradım. "Aram diye biri. 2018'de yakalanmıştı. Ne oldu ona?" Sustu. "Neden soruyorsun?" "Babası burada. Ve... beni soruyor." "Alp, bulaşma. Bu konular... tehlikeli." "Zaten tehlikedeyim. Bir ayağım yok. Daha ne olabilir?" "Öteki ayağını da kaybedebilirsin. Ya da... daha kötüsü." Ama dinlemedim. Askeri kayıtlara ulaşmaya çalıştım. Eski bir arkadaş, istihbaratta çalışan, yardım etti: "Aram Demir. 2018'de gözaltı. Sonra... firar. Kayıp." "Firar mı? Nasıl?" "Bilmiyorum. Dosya kapandı. 'Terörist kaçtı' dendi. Ama..." "Ama ne?" "Ama bazı dosyaların içi boş olur. Gerçek farklıdır." Bana bir isim verdi: emekli bir gardiyan. Cezaevinde çalışmış. Onu buldum. Yaşlı, hasta bir adam. "Aram Demir'i hatırlıyor musunuz?" Gözleri büyüdü. "Neden soruyorsun?" "Ailesi arıyor." "Git. Bulaşma buna." "Lütfen." İç çekti. "O çocuk... kaçmadı. 'Nakil' dediler. Ama nakil aracı... boş döndü. Çocuk yoktu." "Ne oldu?" "Kimse bilmiyor. Ya kaçtı, ya... öldürüldü." Eve döndüm. Ellerim titriyordu. İki seçenek: Davut Bey'e umut verip yalan söyleyecektim. Ya da acı gerçeği söyleyecektim. Elif geldi. Anlattım her şeyi. "Ne yapmalıyım?" diye sordum. "Doğruyu söyle. Ama... yumuşak bir şekilde. Ve ona bir şans ver: birlikte araştıralım." "Ama resmi kayıtlarda firar yazıyor. Yani... yaşıyor olabilir." "Evet. %10 ihtimal." "Yeterli mi?" "Bir baba için, %1 bile yeterli." Davut Bey'e gittik. Evinde bekliyordu. Yüzünde bir umut, bir korku. "Buldunuz mu bir şey?" "Evet." Anlattım. Gözaltı. Cezaevi. Nakil. Kayıp. "Yani... ölü mü?" diye sordu, sesi kırık. "Bilmiyorum. Resmi kayıt firar diyor. Ama..." "Ama?" "Ama gerçeği bilen yok. Belki kaçtı. Belki... saklanıyor." Davut Bey ağladı. İlk defa görüyordum onu ağlarken. "Beş yıldır," dedi hıçkırıklar arasında. "Beş yıldır her kapıyı çaldım. Herkese sordum. Kimse bilmiyor dedi. Ama sen... sen biliyordun." "Özür dilerim. Daha erken..." "Hayır. Şimdi biliyorum. Ve şimdi... yeniden arayacağım." Rojin içeri girdi. Babasını gördü. Sarıldı ona. Sonra bana baktı. "Alp amca," dedi. "Teşekkürler. Şimdi... en azından bir başlangıç noktamız var." Çıkarken Elif elimi tuttu. "Doğru olanı yaptın." "Acı verdi." "Ama temiz. Artık pelerinin altında saklanan bir sır yok." Gece yazdım: "Bir baba ağladı Benim yüzümden Bir kız umut etti Yine benim yüzümden Acı ve umut İkiz kardeş gibi Hangisi ağır? İkisi de Ama birlikte taşınabilir." Kalem Timi'nin bir sonraki toplantısında, konu "Sırlar" olacak. Çocuklar bilmeli: bazı sırlar, yük olur. Ve bazı yükler, paylaşılınca hafifler. Ben paylaştım. Ve hafifledim. Biraz. Kalem Timi'nin üçüncü toplantısı. Bugün daha kalabalığız; mahalleden başka çocuklar da katılmak istemiş. Mîrac, kitapçı, gönüllü olarak yardım ediyor. Alp ise artık bastonla yürüyor; hâlâ zor, ama her gün daha iyi. Konu: "Sırlar". Alp açıkladı: "Sırlar bazen bizi korur. Bazen hapseder. Bugün, hapsolduğumuz bir sırrı yazacağız. İsterseniz paylaşırız, istemezsek yakabiliriz." Çocuklar yazdı. Rojin yazdı: "Benim sırrım: Bazen Kürtçe düşünüyorum. Türkçe yazıyorum. İkisi arasında kayboluyorum. Sırrım bu: Ne tam buradayım, Ne tam orada. Arada bir yerdeyim. Belki de sır değil, Gerçek bu." Mehmet: "Babamın sırrını biliyorum: Ölmedi. Sadece... gitti. Bu sırrı saklıyorum, Çünkü annem ağlar. Ama bazen, Rüyamda söylüyorum: 'Baba, dön artık.' Belki duyar." Sıra Alp'e geldi. Kağıdını okudu: "Benim sırrım: Çok kişi öldürdüm. Bazıları çocuktu. Bu sırrı yıllarca taşıdım. Şimdi sizlerle paylaşıyorum. Çünkü sırlar, Paylaşılınca hafifler. Ve belki... Affedilmeye başlar." Sessizlik oldu. Sonra Yunus, en küçükleri, sordu: "Pişman mısınız?" "Evet." "O zaman ben sizi affediyorum." "Ben de," dedi Berfin. "Ben de," dedi diğerleri. Alp'in gözleri doldu. "Teşekkür ederim çocuklar. Bu... bana yeteli." Rojin ayağa kalktı. "Biz de sırlarımızı paylaştık. Ve şimdi... hepimiz hafifledik. Belki de sırlar, birlikte taşınmalı." Toplantı bittiğinde Mîrac yanıma geldi. "Bu... inanılmaz. Bu çocuklar, bu asker... Bu ülkenin ihtiyacı olan şey." "Evet. Ama albaylar..." "Onlar eski dünya. Bu çocuklar yeni dünya." O akşam Alp'le yürüdük; yavaş, dikkatli adımlarla. Parkta bir banka oturduk. "Bugün... çok önemliydi," dedi. "Evet. Çocuklar seni affetti." "Ama kendimi affetmem daha zor." "Zamanla. Ve... eylemle. Kalem Timi bir eylem." "Evet. Belki de en önemli operasyonum." Elimi tuttu. "Elif, ben... sen olmasaydın, bunları yapamazdım." "Ben sadece bir köprüyüm." "Hayır. Sen... limanımsın. Savaştan dönen gemilerin sığındığı liman." Öptü beni. İlk defa. Yumuşak, hassas, kırılgan bir öpücük. Ve ben... cevap verdim. O anda telefonum çaldı. Annemdi. "Kızım, hemen televizyonu aç. Haberlerde... o asker. Alp." Eve koştuk. Haberleri açtık. Spiker: "Malulen emekli olan Binbaşı Alp Arslan'ın Kürt çocuklarıyla yaptığı çalışmalar dikkat çekiyor. Ancak bazı çevreler bunu 'devlet düşmanlığı' olarak nitelendiriyor." Ekranda Alp'in fotoğrafı, yanında Rojin ve diğer çocuklar. Alt yazı: "Asker mi, hain mi?" Alp'in yüzü bembeyaz oldu. "Başladı," dedi. "p********a savaşı. Ya onların tarafında olacaksın, ya... düşman." "Ne yapacağız?" "Savaşacağız. Ama bizim silahımız farklı: kalem." Ertesi gün okulda basın vardı. Müdür Cemal Bey endişeli. "Öğretmenim, bu... okulun adını karalayabilir." "Nasıl? Barış çalışması yapıyoruz." "Siz öyle diyorsunuz. Ama onlar... farklı söyler." Tenefüste Rojin yanıma geldi. "Öğretmenim, babam aradı. Biri evimize gelmiş. 'Çocuğunuzu askerden uzak tutun' demiş." "Kim?" "Bilmiyorum. Sivil. Ama... tehdit gibiydi." İçim sıkıştı. Bu kadar çabuk mu? Pelerinlerini çıkaranları cezalandırmak için mi? Alp'i aradım. "Durum kötüleşiyor." "Biliyorum. Bana da gelmişler. 'Teröristleri övüyorsun' diye." "Ne yapacağız?" "Yazacağız. Hep birlikte. Kalem Timi'nin manifestosunu yazacağız." Akşam, tüm Kalem Timi toplandı; çocuklar, aileleri, Mîrac, Meryem öğretmen, ben, Alp. Manifestoyu yazdık: "Biz, Kalem Timi: Silah yerine kalem, Nefret yerine anlayış, Savaş yerine diyalog istiyoruz. Sınırlarımız yok. Dillerimiz çok. Amacımız bir: Barış. Bunu yazıyoruz. Bunu istiyoruz. Bunu hak ediyoruz." Manifestoyu internette yayınladık. İlk saatte binlerce paylaşım. Destek mesajları geldi. Ama nefret mesajları da. Alp bana baktı. "Korkuyor musun?" "Evet. Ama... değer." "Ben de korkuyorum. Ama seninle... daha az." Gece uyuyamadım. Pencereden dışarı baktım. Dağlar hâlâ oradaydı. Sessiz. Sabırlı. Belki de gerçek savaş şimdi başlıyordu. Ama bu sefer silahlarla değil. Kelimelerle. Ve biz... kelimeleri iyi kullanmayı öğrenmiştik. Pazartesi yine gelecek. Kalem Timi toplanacak. Ve yazmaya devam edecek. Çünkü pelerinler çıktı. Ve geri giyilmeyecek.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD