BÖLÜM 10: TOPRAK VE KALEM

1473 Words
İki ay oldu. Okuldan uzaklaştırılmam devam ediyor, hukuk süreci yavaş ilerliyor. Ama "Kalem Evi" - Alp'in evinin yeni adı - canlı. Her gün çocuklar geliyor. Bazıları okuldan sonra, bazıları hafta sonları. Sadece yazmıyoruz; okuyoruz, tartışıyoruz, bazen sadece oturup sessiz kalıyoruz. Bugün özel bir konuk bekliyoruz: Murat'ın annesi, Gülten Hanım. Alp onu davet etti. "Çocuklara şiiri anlatmasını istiyorum," dedi. "Sadece Nâzım'ı değil, Murat'ın şiirlerini." Gülten Hanım geldiğinde utangaçtı. Basit bir etek-bluz, başörtüsü, yaşlı ama diri gözler. "Hoş geldiniz anne," dedi Alp, kapıda karşılayarak. "Sağ ol oğlum. Bu... çok büyük ev." "Artık okul. Buyrun." Çocuklar meraklı gözlerle bakıyordu. Rojin, Gülten Hanım'ın elini tuttu. "Buyrun oturun. Sizin oğlunuz... şair miydi?" "Evet kızım. Ama askerdi. Şiirleri... cebinde taşırdı." Alp, Murat'ın defterini getirdi. Gülten Hanım sayfaları çevirdi, okuma yazma bilmediği için sadece dokundu. "Okuyun," dedi. "Onun sesini duymak istiyorum." Alp okudu. Murat'ın dağlarda yazdığı son şiir: "Anne, dağlar soğuk Ama yüreğim sıcak Seni düşünüyorum Çayını, ekmeğini Burada ölürsem Üzülme Çünkü dağlar Beni sana götürecek Rüzgarla, bulutla Bir gün kapını çalarsa rüzgar Bil ki benim." Sessizlik oldu. Rojin ağlıyordu. Mehmet gözlerini sildi. Gülten Hanım ise gülümsüyordu - acıyla karışık bir gülümseme. "O hep böyleydi," dedi. "Ölümden korkmazdı. Ama annesini üzmekten korkardı." "Üzmediniz," dedi Rojin. "Gurur duyuyorsunuz." "Evet. Ama... keşke şiir yazsaydı sadece. Asker olmasaydı." Alp'in yüzü buruştu. "Ben onu dağlara götürdüm." "Sen değil oğlum," dedi Gülten Hanım yumuşakça. "Kader. Ya da... sistem." O gün, çocuklar "anne" konulu yazılar yazdı. Rojin yazdı: "Annem dağları sevmez 'Çocuklarımı aldı' der Bir oğul, bir kız Biri kayıp, biri hasta Ben üçüncüyüm Ve yazıyorum Belki yazmak Annemin dağlarını Yıkar." Mehmet: "Annem babamı bekler Her akşam kapıda 'Belki bugün' der Ben beklemem Çünkü biliyorum: Beklemek değil Hatırlamak Getirir insanı." Gülten Hanım ayrılırken Alp'e sarıldı. "Sen benim ikinci oğlumsun. Sakın dağlara dönme." "Dönmeyeceğim anne. Burada savaşım var." O akşam, Alp'le mutfakta çay demlerken, "Davut Bey'den haber var mı?" diye sordum. "Evet. Aram için bir ipucu bulmuş. İsveç'teymiş. Mülteci." "Yaşıyor mu?" "Bilmiyor. Sadece... bir kayıt varmış. İsmi geçiyor." "Peki ya sen? Mutlu musun?" Düşündü. "Mutluluk... büyük bir kelime. Ama... huzurluyum. Ve anlamlı bir iş yapıyorum. Bu yeteli." Kapı çaldı. Beklenmedik biriydi: Mîrac, yanında yaşlı bir adamla. Adam, berber dükkanındaki yaşlı adamdı - oğlu dağlarda ölen. "Alp Bey," dedi Mîrac. "Hüseyin Amca sizi görmek istedi." "Buyrun, buyrun." İçeri girdiler. Hüseyin Amca evi gözden geçirdi. "Burası... asker evi değil." "Artık değil." "İyi. Asker evleri... soğuk olur. Bu... sıcak." Oturduk. Hüseyin Amca konuştu: "Oğlum... Orhan. Beş yıl oldu. Siz onu gördünüz mü?" Alp düşündü. "Orhan... soyadı?" "Yılmaz." "Yılmaz..." Alp'in gözleri doldu. "Evet. Gördüm. Operasyonda... yaralıydı. Yardım etmeye çalıştık. Ama... yetişemedik." "Acı çekti mi?" "Hayır. Hızlı oldu. Ve... son sözleri: 'Anneme söyleyin, özür dilerim.'" Hüseyin Amca ağladı. Sessiz, derin gözyaşları. "Teşekkür ederim. Şimdi... biliyorum. Ve affediyorum. Onu da, sizi de." "Ben affedilmeyi..." "Hak ettiğin için değil. Benim rahatlamam için." Adamlar gittikten sonra Alp bana döndü. "İkinci defa. Bir anne, bir baba... beni affediyor. Bu... ağır." "Ama iyi bir ağırlık. Suçluluk değil, sorumluluk." O gece, yatakta uyuyamadım. Aklımda Gülten Hanım'ın sözleri: "Keşke şiir yazsaydı sadece." Keşke... Keşkeler neye yarar? Sabah erkenden kalktım. Mutfakta Alp'i buldum, şiir yazıyordu: "Analar ağladı Babalar sustu Çocuklar öldü Dağlar tanık Ben... yazıyorum Belki yazmak Bir mezarlık Ama kelimelerle Belki yazmak Bir diriliş." "Güzel," dedim. "Yeterli mi?" "Evet. Çünkü yazmak... hatırlamak. Ve hatırlamak... yaşatmaktır." İki ay. İki aydır protezle yürüyorum. Hâlâ acıyor. Ama acı... var olduğumun kanıtı. Ölüler acımaz. Bugün Gülten Anne geldi. Murat'ın şiirlerini okudum. Onun sesiyle. İlk defa... utanmadım. Gurur duydum. Çünkü o şiirler yaşıyor. Ve ben... onları yaşatıyorum. Hüseyin Amca'nın ziyareti... beklenmedikti. Orhan'ı hatırlıyorum. Genç, korkmuş. Yaralıyken bize baktı. Gözlerinde bir suçlama yoktu. Sadece... şaşkınlık. "Neden?" der gibiydi. Cevabım yoktu o zaman. Şimdi var: "Çünkü biz de korkuyorduk." Tuğçe Hanım'a anlattım. "Affedilmek nasıl hissettiriyor?" diye sordu. "Ağır. Çünkü... hak etmiyorum." "Affedilmek, hak edişle ilgili değil. Verişle." "Peki ben kendimi affedebilecek miyim?" "Zamanla. Ve eylemle. Sen affediliyorsun, çünkü değişiyorsun." Bora'dan mektup geldi. E-posta değil, gerçek mektup. Kağıdı yıpranmış: "Alp, Dağlar aynı. Ama ben değiştim. İçmeyi bıraktım. Terapiye başladım. Senin sayende. Gördüm seni televizyonda. Pelerinsiz. Cesur. Belki ben de çıkarabilirim. Belki. Öpüyorum. Bora." Ağladım. Bora... o da çıkıyor. Yavaş. Ama çıkıyor. Kalem Evi büyüyor. Sadece çocuklar değil, yetişkinler de geliyor. Kürt anne-babalar, Türk anne-babalar... kayıp çocuklarını arıyorlar. Bana soruyorlar. Bazen biliyorum, bazen bilmiyorum. Ama araştırıyorum. Eski bağlantılarımı kullanıyorum. Bugün bir baba geldi: "Kızım... dağa çıktı. Üç yıl oldu. Yaşıyor mu?" "Adı?" "Ayla." Ayla. Hatırlıyorum. Bir operasyonda... bir mağarada. Genç bir kız. Silahı yoktu. Sadece... bir defter vardı. Şiir yazıyormuş. "Gördüm," dedim. "Sağdı. Şimdi... bilmiyorum." "Defteri ne oldu?" "Bende. Sakladım. Getireyim." Gittim, getirdim. Kırmızı bir defter. Baba açtı. Okuma yazma biliyordu. Okudu: "Dağlar erkek Ama ben kızım Onlar beni kabul etmez Ben de onları Ama mecburum Çünkü evde Benden korkuyorlar Dağda Sadece dağlar var." Baba ağladı. "Ben korkmuyordum. Sadece... korumak istiyordum." "Hepimiz öyleydik," dedim. "Korumak istedik. Ama yanlış koruduk." Defteri ona verdim. "Saklayın. Kızınızın sesi bu." "Teşekkürler. Ve... affediyorum. Sizi de, kızımı da." Her gün böyle. Her gün bir yüzleşme. Her gün bir af. Bu... terapiden daha etkili. Çünkü bu gerçek hayat. Akşam Elif'le oturduk. "Yoruldun mu?" diye sordu. "Evet. Ama iyi bir yorgunluk. Üretken." "Peki ya askerlik? Özlüyor musun?" Düşündüm. "Disiplini özlüyorum. Camaraderiyi özlüyorum. Ama... öldürmeyi özlemiyorum. Aslında, hiç özlemedim. Sadece... görevdi." "Şimdi görevin ne?" "İyileştirmek. Kendimi, başkalarını... belki biraz da bu ülkeyi." Yazdım: "Bir defter geldi Kırmızı Bir baba ağladı Siyah Ben tuttum Gri Belki gri En gerçek renk Çünkü siyah ve beyaz Yalandır Hayat Gri Ve güzel." Yarın Kalem Timi toplantısı. Konu: "Renkler." Çocuklar yazacak. Ben de. Belki hepimiz griyi keşfederiz. Ve griyi sevmeyi. Çünkü mükemmel beyaz yoktur. Ve tam siyah... ölüdür. Ara tonlar Yaşamdır. Bugün Kalem Evi'nde farklı bir etkinlik var: toprakla yazı. Mîrac'ın fikri. "Kelimeler sadece kağıtta değil," dedi. "Toprakta da yazılabilir. Daha kalıcı." Bahçeye çıktık. Herkese bir kürek, bir avuç tohum verdik. Alp proteziyle zorlanarak eğildi, toprağı kazdı. "Ne ekelim?" diye sordu Rojin. "Kelime ekelim," dedi Alp. "Herkes bir kelime seçsin. Tohumla birlikte toprağa atsın." "Ben 'barış' ekeceğim," dedi Mehmet. "Ben 'şiir'," dedi Rojin. "Ben 'af'," dedi Davut Bey, tekerlekli sandalyeden. "Ben 'kalem'," dedi Alp. Ben düşündüm. "Ben... 'insan'." Ektik. Tohumları, kelimelerimizi fısıldayarak toprağa bıraktık. Üzerini kapattık. Suladık. "Ne zaman çıkar?" diye sordu küçük Emre. "Zamanla," dedi Alp. "Tıpkı barış gibi. Tıpkı af gibi." O sırada kapı çaldı. Beklenmedik bir ziyaretçi: Milli Eğitim'den bir komisyon. Üç kişi. "Elif Yılmaz öğretmen mi?" "Evet." "Size tebliğ etmemiz gereken bir karar var." Kalp atışlarım hızlandı. İçeri davet ettim. Oturdular. "Görevden alma kararınız kaldırıldı." "Ne? Neden?" "Üst makamlardan talimat geldi. Ve... halk tepkisi. Pek çok imza kampanyası, destek mektupları..." "Yani... geri dönebilir miyim?" "Evet. Ancak... buradaki faaliyetlerinizle ilgili bir şartla: okulda yapmayacaksınız. Sadece burada. Ve öğrencilerin katılımı gönüllü olacak." "Zaten öyle." "Peki. Pazartesi göreve başlayabilirsiniz." Gittiler. Odada bir sessizlik oldu. Sonra Rojin bağırdı: "Kazandık!" "Hep birlikte," dedi Alp. "Kalem kılıçtan keskindir, derler. Haklıymış." O akşam kutlama yaptık. Küçük bir pasta, şekerler. Davut Bey ilk defa güldü - tam, sıcak bir kahkaha. "Bak," dedi Alp'e. "Sen bir şeyi değiştirdin. Belki küçük. Ama... gerçek." "Biz değiştirdik," dedi Alp. "Hepimiz." Gece geç saatte, Alp'le balkonda oturduk. Yıldızlar parlıyordu. "Benim için çok şey ifade ediyorsun," dedi Alp. "Sadece sevdiğim biri değil. Yol arkadaşım. Pusulam." "Ben de. Ve... seninle bir gelecek görebiliyorum. Bu evde. Bu bahçede. Bu çocuklarla." "Peki ya çocuk? Kendi çocuğumuz?" "Zaten var," dedim gülümseyerek. "Rojin, Mehmet, diğerleri..." "Onlar evlatlığımız olabilir mi?" "Zaten öyleler." Ertesi gün okula döndüm. Sınıfta bir karşılama komitesi vardı: "Hoş geldiniz öğretmenim!" diye bağırdılar. Tahtada yazı: "Kalem kılıcı yener." Müdür Cemal Bey utangaç bir şekilde yanıma geldi. "Özür dilerim. Ben... korkmuştum." "Herkes korkar. Önemli olan, korkunun üstüne gitmek." "Alp Bey... nasıl?" "İyileşiyor. Hem bedenen, hem ruhen." "İyi. Belki... ben de gelirim bir gün. Kalem Evi'ne." "Bekleriz." Ders işledik. Normal bir gündü. Ama her şey farklıydı. Çünkü ben farklıydım. Artık sadece bir öğretmen değildim. Bir aktivisttim. Bir sevgiliydim. Bir "anne"ydim. Akşam Kalem Evi'ne döndüğümde Alp bahçedeydi, ekilen tohumların başında bekliyordu. "Henüz çıkmadı," dedi. "Çıkacak. Sabır." "Ben sabrı dağlarda öğrendim. Beklemeyi. Nöbet tutmayı." "Şimdi farklı bir nöbettesin." "Evet. Ve bu nöbet... daha anlamlı." İçeri girdik. Masanın üzerinde bir mektup vardı. İsveç'ten. Davut Bey'e. Aram'dan. Hemen aradık Davut Bey'i. Geldi. Mektubu okuduk: "Baba, Yaşıyorum. İsveç'teyim. Güvendeyim. Özür dilerim. Size yazamadım. Korktum. Ama şimdi... yazıyorum. Ve bir gün döneceğim. Barış olduğunda. Kız kardeşimi öp. Ve... Alp Binbaşı'ya teşekkür et. Onun sayesinde hayattayım. O beni serbest bıraktı. Aram." Davut Bey ağladı. Rojin ağladı. Alp... sustu. Ama gözlerinde bir ışık vardı. Kurtardığı sadece bir çocuk değilmiş. İki çocuk: Serhat ve Aram. "Nasıl serbest bıraktın?" diye sordum sonra. "O gün... onu yakaladığımızda. Gençti. Korkuyordu. Dosyasını 'firar' diye kaydettim. Ve... kaçmasına göz yumdum." "Riskliydi." "Evet. Ama... doğruydu." Gece yazdım defterime: "Bugün tohum ektik. Kelime tohumları. Barış, şiir, af, kalem, insan. Bir mektup geldi. Uzaktan. Bir baba güldü. Bir asker ağladı. Bir öğretmen... öğrendi: En güzel ders Hayatın kendisi. Ve en iyi öğrenciler Öğretenler." Pazartesi yine başlayacak. Okul, Kalem Evi, çocuklar, yazılar... Ama artık korkmuyorum. Çünkü pelerinler çıktı. Tohumlar ekildi. Ve kelimeler... Kelimeler büyüyor.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD