Dokuz ay oldu Kalem Evi'nin açılalı. Bahçemizde ektiğimiz tohumlar filizlendi. Kelimelerimiz yeşerdi. "Barış" en hızlı büyüdü - belki de en çok ihtiyaç duyulduğu için.
Bugün önemli bir gün. Alp ve ben evleniyoruz. Ama geleneksel bir düğün değil. Kalem Evi'nin bahçesinde, çocukların arasında, kelimelerle kuracaktık yuvamızı.
Rojin düğün planlarını yapıyordu heyecanla. "Çiçekler beyaz olmalı," diyordu. "Beyaz, bütün renkleri içinde barındırır."
Mehmet ise "Kartal figürü olsun," diye ısrar ediyordu. "Alp amca artık uçabiliyor."
Sabah erkenden uyandım. Annem ve babam İstanbul'dan gelmişti. Annem hâlâ endişeliydi. "Kızım, bu adam... geçmişi ağır."
"Geçmiş değil ki anne. Gelecek kuruyoruz."
"Peki ya çocuk? Kendi çocuğunuz olmayacak mı?"
"Zaten var anne. Bak, bahçede oynuyorlar."
Gerçekten de Rojin, Mehmet ve diğerleri bahçeyi süslüyordu. Mîrac gelmiş, kitaplardan oluşan bir kemer yapıyordu. Meryem öğretmen, Davut Bey'in tekerlekli sandalyesini çiçeklerle donatmıştı.
Alp içeride, aynanın karşısında takım elbisesini düzeltiyordu. Protez ayağına uygun özel bir ayakkabı giymişti. Bana döndü.
"Korkuyor musun?" diye sordu.
"Sence?"
"Ben korkuyorum. Ama iyi bir korku. Yeni bir hayata başlamanın korkusu."
"Ben de."
Öğlen saatinde herkes bahçede toplandı. Nikahı Mîrac kıydı - resmi değil, sembolik. "Ben sosyologum," dedi gülerek. "Ama bugün kelimelerin sosyolojisini birleştiriyorum."
Karşılıklı durduk. Alp'in gözleri nemliydi.
"Elif," dedi. "Sen bana kelimeleri öğrettin. Ve sevmeyi. Sana söz veriyorum: her gün yeni bir kelime öğreneceğim. Ve her gün seni daha çok seveceğim."
"Alp," dedim ben. "Sen bana cesareti öğrettin. Ve affetmeyi. Sana söz veriyorum: her düştüğünde yanında olacağım. Ve her yazdığında ilk okuyucun."
Rojin yüzüğü getirdi. Basit, gümüş bir yüzük - içinde "kalem" kelimesi kazınmış.
Takarken ellerimiz titredi.
Sonra söz sırası çocuklardaydı. Her biri bir kelimeyle evliliğimizi "nikahladı":
Rojin: "Şiir"
Mehmet: "Kartal"
Berfin: "Umut"
Emre: "Dostluk"
Sibel: "Sabır"
Yunus: "Oyuncak" - en küçük olduğu için.
Davut Bey konuştu: "Ben... iki tarafı da gördüm. Dağın iki yüzünü. Siz, o dağın tepesinde buluştunuz. Orada ev kurun. Rüzgar sert esecek. Ama manzara güzel."
Meryem öğretmen: "Bir öğretmen ve bir asker. İki disiplin. Ama aynı amaç: insan yetiştirmek. Siz şimdi birbirinizi yetiştireceksiniz."
En sonda Gülten Hanım geldi. Murat'ın annesi. Elinde bir hediye paketi.
"Oğlumun şiir defterinden bir sayfa," dedi. "Evliliğinizin ilk sayfası olsun. Murat yazmış: 'Sevmek, savaşmaktan daha cesur.'"
Ağladım. Alp de ağladı. Herkes ağladı. Ama mutluluk gözyaşlarıydı.
Yemekte herkes bir şeyler getirmişti. Kürt yemekleri, Türk yemekleri... bir arada. Mîrac şaka yaptı: "İlk defa lahmacun ile içli köfte barıştı."
Akşamüstü, beklenmedik bir ziyaretçi daha geldi: Alp'in annesi ve babası. İstanbul'dan. Alp'in babası emekli generaldi. Sert, dik duruşlu bir adam.
"Baba," dedi Alp.
"Oğlum." Sarıldılar. İlk defa görüyordum.
"Bu eşim, Elif."
El sıkıştık. Baba'nın eli güçlüydü, ama yumuşaktı.
"Bize geç haber verdiniz."
"Çünkü... farklı bir düğün istedik."
"Gördüm. Askeriye yok. Sadece... insanlar var."
"Evet."
"İyi." Sustu. Sonra: "Ben de emekli oldum. Belki... buraya taşınırız. Torun görmek için."
Alp şaşırdı. "Torun mu?"
"Evet. Bunlar değil mi?" Çocukları işaret etti.
"Onlar... evlatlığımız."
"Aynı şey."
Gece, misafirler gittikten sonra Alp'le bahçede kaldık. Yıldızlar altında.
"Rüya gibi," dedi.
"Gerçek."
"Peki yarın? Ne değişecek?"
"Hiçbir şey. Ve her şey."
Bugün evlendim. Nikahımızı çocuklar kıydı. Askeri disiplinde böyle bir şey yoktu. Ama bu... daha güzel.
Baba geldi. Şaşırdım. Onun için hep hayal kırıklığı oldum. Askerken bile. "Çok duygusal" derdi. "Asker duygusal olmaz." Ama bugün... o da duygusaldı.
Gülten Anne'nin hediyesi: Murat'ın şiiri. "Sevmek, savaşmaktan daha cesur." Doğru. Ben dağlarda savaştım. Ama Elif'i sevmek... daha zor. Daha riskli. Ve daha değerli.
Tuğçe Hanım'ı aradım. "Evlendim," dedim.
"Tebrikler. Peki, nikah kağıdı mı, yoksa kalemle mi?"
"Kalemle."
"İyi. Kalem daha kalıcı."
Bora geldi. Dağlardan izin almış. Üniformasız, sivil. Zayıflamış, ama gözleri daha berrak.
"Sen delisin," dedi sarılırken. "Ama iyi bir delisin."
"Sen ne zaman çıkaracaksın pelerini?"
"Yavaş yavaş. İçmeyi bıraktım. Terapiye gidiyorum. Belki... ben de buraya taşınırım."
"Yer var."
Gece Elif'le yalnız kaldığımızda sordu: "Çocuk? Gerçekten istiyor musun?"
Düşündüm. "Rojin ve Mehmet... onlar zaten çocuğumuz. Ama... evet. Kendi çocuğumuzu da isterim. Yaralarımızı miras bırakmadan."
"Peki ya genler? Senin travmaların?"
"Onları tedavi edeceğiz. Ve çocuğumuza öğreteceğiz: savaşma, yaz."
Yazdım bugün:
"Nikahımız
Kelime oldu
Şahitlerimiz
Çocuk oldu
Yüzüğümüz
Kalem oldu
Evimiz
Kitap oldu
Hayatım
Anlam oldu."
Basit. Ama gerçek.
Yarın, hukuki süreç başlayacak: Rojin ve Mehmet'in resmen evlat edinilmesi için. Davut Bey ve Aram'ın annesi (Aram'ın İsveç'ten yolladığı notla) kabul etti. Mehmet'in annesi de. Babası kayıp olduğu için mahkeme kararı gerekiyor.
Avukat Deniz, Elif'in ağabeyi, dosyayı hazırladı. "Zor olabilir," dedi. "Baba kayıp. Ve siz... farklı etnik kökenlerdensiniz."
"Aşkın etniği mi olur?" diye sordum.
"Kanunda yok. Ama hakimlerin kafasında var."
"O zaman değiştireceğiz o kafaları."
Gece uyuyamadım. Heyecandan. Ve korkudan. Artık sorumluluklarım var. Bir eş. (Evlatlar. Bir okul. Korkuyorum. Ama kaçmayacağım.
Çünkü pelerinsiz savaşmak böyle bir şey. Korunaksızsın. Ama özgürsün.
Sabah, ilk iş Rojin'e ve Mehmet'e soracağım: "Bizim çocuğumuz olmak ister misiniz?"
Onların cevabını biliyorum. Ama sormak gerekiyor. Çünkü seçim hakkı onların.
Belki de bütün mesele bu: seçim hakkı vermek. Dağlardaki çocukların seçimi yoktu. Benim de yoktu. Ama şimdi... seçiyoruz. Ve seçiliyoruz.
Bu, en büyük özgürlük.
Evliliğimizin ertesi sabahı, kahvaltıda ciddi bir konuşma yaptık. Rojin ve Mehmet karşımızda oturuyordu.
"Size bir teklifimiz var," dedi Alp. "Bizim... resmen çocuğumuz olmak ister misiniz?"
Rojin hemen cevapladı: "Zaten öyleyiz."
"Biliyorum. Ama kanunen de. Soyadınız Arslan-Yılmaz olacak. Mirasımız size kalacak. Ve... her şeyden önemlisi, kararlarınızda söz hakkımız olacak."
Mehmet düşündü. "Peki babam? Ya geri dönerse?"
"O zaman seçim senin. Ama şimdilik... bizimle resmi bir aile olalım."
Mehmet'in gözleri doldu. "Ben... kabul ediyorum. Çünkü siz... beni babamın kaybettiği dağlardan kurtardınız."
Rojin: "Ben de. Ama bir şartla: Kürtçe adımı da koruyacağım."
"Tabii," dedim. "Rojin Arslan-Yılmaz. Güzel."
Mahkeme süreci başladı. İlk duruşmada hakim şüpheciydi. "Binbaşı Arslan, siz malulen emeklisiniz. Geliriniz yeterli mi?"
"Evet. Emekli maaşım ve Kalem Evi'ndeki gönüllü çalışmalardan bağışlar alıyoruz."
"Ve siz, öğretmen Yılmaz, daha önce görevden alınmıştınız."
"Geri döndüm. Ve bu çocuklar benim öğrencilerim."
"Farklı etnik köken..."
Avukat Deniz araya girdi: "Sayın hakim, kanunda etnik köken engeli yok. Ve bu çocukların biyolojik aileleri de rıza gösteriyor."
Hakim düşündü. "Peki ya çocuklar? Ne diyorlar?"
Rojin ve Mehmet'i dinlemek istedi. Onları içeri çağırdı.
"Rojin, neden bu aileyle yaşamak istiyorsun?"
"Çünkü onlar beni olduğum gibi kabul etti. Şiir yazmama izin verdi. Ve bana... sınır koymadı."
"Mehmet?"
"Çünkü Alp amca bana babamı anlattı. Onu affetmemi sağladı. Ve bana... yeni bir baba oldu."
Hakim'in yüzü yumuşadı. "Peki, eğitim?"
"En iyi okullara gideceğiz," dedi Rojin. "Ama en önemlisi, Kalem Evi'nde öğreniyoruz. İnsan olmayı."
Hakim kararını verdi: "Bir ay sonra kesin karar. Gözlem süreci. Ama... olumlu görünüyor."
Dışarı çıktığımızda basın vardı. "Evlat edinme! Türk-Kürt ailesi!" diye bağırıyorlardı.
Alp mikrofonlara konuştu: "Bu bir siyasi mesaj değil. Sadece bir aile kuruyoruz. Kanla değil, sevgiyle."
O akşam Kalem Evi'nde küçük bir kutlama yaptık. Davut Bey geldi. "Rojin, sen hep benim kızımsın. Ama şimdi... iki baban var. Daha şanslısın."
"Sen hep birincisin baba."
Alp: "Ben ikinciyim. Ama gururla."
Bir hafta sonra, beklenmedik bir gelişme oldu: Alp'in babası, emekli General Cemal Arslan ve annesi Leman Hanım, İstanbul'daki evlerini satıp şehrimize taşınmaya karar verdi.
"Torunlarımızı görmek istiyoruz," dedi Cemal Bey. "Ve... belki ben de bir şeyler öğrenebilirim. Askerlikten başka şeyler."
Alp şaşırmıştı. "Baba, sen... burada ne yapacaksın?"
"Belki güvenlik danışmanlığı yaparım. Kalem Evi'nin." Gülümsedi. İlk defa onu gülümserken görüyordum.
Leman Hanım ise hemen mutfağa girdi. "Çocuklar açtır. Ben yemek yapayım."
Rojin ona yardım etti. "Büyükanne, ben de öğreteyim size Kürt yemeklerini."
"Öğret kızım. Asker yemeklerinden bıktım."
Gece, Alp'le oturduk. "Her şey çok hızlı değişiyor," dedim.
"Evet. Ama... iyiye doğru."
"Peki ya sen? Babanın burada olması?"
"Garip. Ama... iyi. Belki o da pelerinini çıkarır."
İki hafta sonra, mahkeme kesin kararı verdi: Rojin ve Mehmet resmen bizim çocuğumuz oldu. Nüfus müdürlüğüne gittik. Soyadları değişti: "Arslan Yılmaz".
Memur sordu: "Hangisi baba soyadı?"
"İkisi de," dedim. "Ve anne soyadı da."
Çıkışta Rojin bana sarıldı. "Artık tam bir aileyiz."
"Evet. Ve sen... ilk kitabını yayınlamaya hazır mısın?"
Şaşırdı. "Kitap mı?"
"Evet. Kalem Evi Yayınları'ndan. Şiirlerin."
Gözleri parlıyordu. "Evet. Hazırım."
Mehmet ise Alp'e sordu: "Peki ya ben? Ben ne yapacağım?"
"Sen de dağ rehberi olacaksın. Ama önce... dağları barıştırmayı öğreneceğiz."
O akşam, ailece yemek yedik. Cemal Bey (artık büyükbaba), Leman Hanım (büyükanne), Davut Bey, biz dört ve diğer çocuklar. Masada Türkçe, Kürtçe, askeri hikayeler, şiirler, gülüşmeler...
Rojin dedi ki: "Bu masada... barış var. Çünkü herkes kendi hikayesini anlatıyor. Ve dinliyor."
Doğruydu. Belki de barış bu kadar basitti: anlatmak ve dinlemek.
Yatmadan önce defterime yazdım:
"Bugün nüfus kağıtlarımız değişti.
Ama değişmeyen bir şey var:
Sevgi.
Rojin ve Mehmet artık resmen bizim.
Onlar bizim en güzel eserimiz.
Ve Kalem Evi...
Ailemizin evi.
Bir zamanlar asker eviydi.
Şimdi... insan evi.
Belki de aynı şeydir:
Asker de insandır.
İnsan da... savaşçıdır.
Ama silahı farklıdır."
Uyudum. Rüyamda dağları gördüm. Ama bu kez savaş yoktu. Sadece çocuklar vardı. Dağlarda koşuyor, gülüyor, kartalları izliyorlardı. Ve uzakta, Alp ve ben, el ele, onları izliyorduk.
Sabah uyandığımda güneş vuruyordu pencereden. Yeni bir gündü. Yeni bir aileydi. Yeni bir ülkeydi.
Ve biz... onu kelimelerle inşa ediyorduk.