Bir hafta geçti. Her gün okul, her akşam dağların siluetini izleyiş. Ama içimde bir yerlerde... Pazartesi beklentisi. Sadece iki gün kaldı.
Bugün Cuma. Çocuklarla "gelecek" üzerine konuştuk. Ne olmak istiyorlardı?
Rojin: "Şair. Ama babam istemiyor."
Mehmet: "Rehber, dağ rehberi. İnsanlara dağların güzel yerlerini göstermek istiyorum."
Diğerleri: doktor, öğretmen, mühendis... Standart hayaller. Ama her birinin gözlerinde, "ama" kelimesi parlıyordu. "Ama burada olursam", "ama babam izin verirse", "ama dağlar izin verirse".
Tenefüste bahçede yürürken, Meryem öğretmen yanıma geldi.
"Günlerin nasıl geçiyor? Alışabildin mi?"
"İyi. Garip. Beklediğimden farklı."
"Nasıl yani?"
"Bilmem... Alp binbaşı ara sıra şiirler yazıp veriyor." kızardım. Yanlış anlamayın. dağlarla ilgili, ölümle ilgili, pişmanlıkla ilgili şiirler.
Meryem öğretmenin kaşları kalktı. "Asker mi? Şiir mi?"
"İtiraf gibi şeyler. Ama şiirsel biraz."
"Hmm," dedi düşünceli. "Tehlikeli bu."
"Neden?"
"Çünkü silahını bırakıp kalem alan asker... ya iyileşiyordur, ya da çöküyor. Hangisi olduğunu bilmek zor."
Sınıfa döndüğümde, Rojin masasında bir şeyler karalıyordu. Yanına gittim.
"Pazartesi için yeni bir şiir mi?"
Başını kaldırdı. Gözleri parlak. "Hayır. Mektup."
"Kime?"
"Binbaşıya."
"Ne yazıyorsun?"
Göstermek istemedi. Ama sonra, belki güvendiği için, uzattı:
"Binbaşı,
Kabul ettim çıkartmayı pelerinimi.
Ama bir şartla:
Siz de çıkaracaksınız.
Çıkaracaksınız ki,
Birlikte üşüyelim.
Belki o zaman,
Üşümemeyi öğreniriz.
Rojin."
Yüreğim sıcak bir şeyle doldu. Bu çocuk... bu çocuk çok cesur?
"İstersen bana ver," dedim. "Pazartesi ona vereceğim."
"Hayır," dedi Rojin. "Ben vereceğim. Kendim."
"Peki."
Okul bitti eve gittim.
Annem aradı. Sesinde bir telaş vardı.
"Kızım, bir şey duydum."
"Ne anne?"
"O asker... Okulunuza gelen. Alp miydi adı? Onun geçmişinde bir olay varmış. Gazetelerde çıkmış bir şey. Bir operasyon..."
"Anne, lütfen..."
"Hayır, dinle. Adamın psikolojisi bozuk olabilir. Seni incitebilir."
"Benim için gelmiyor anne. Çocukların yazdıklarını okumak için geliyor."
"Çocukların yazdıklarını mı? Neden?"
"Neden olmasın? Belki anlamak istiyor."
Telefonu kapattığımda düşündüm: Annem haklı mı? Ben naif mi davranıyorum? Yoksa onlar mı önyargılı?
Cuma gecesi uyuyamadım. Pazartesiyi düşündüm. Rojin'in mektubunu. Alp'in vereceği cevabı. Pelerinler gerçekten çıkacak mı?
Bir hafta. Yedi gün. Her gün Murat'ın defterini açıp kapadım. Şiirlerini okudum. Bir tanesi:
"Dağlar büyük
Ama yürekler küçük
Silahlar ağır
Ama gözyaşları daha ağır
Ben küçüğüm
Ama hislerim büyük
Annem, korkma
Dağları yıkarım senin için."
Okudukça, içim parçalanıyor. Bu çocuk... bu asker... benim timimdeydi. Onu dağlara götürdüm. Ve geri getiremedim.
Tuğçe Hanım'a gösterdim defteri.
"Okuyabilir misiniz?" diye sordum.
"Tabii. Ama siz okumalısınız. Yüksek sesle."
"Yapamam."
"Yapmalısınız. Onun sesini duymalısınız. Onu hatırlamalısınız."
Denedim. İlk satırı okudum: "Dağlar büyük..." Sesim kırıldı. Yapamadım.
"Tamam," dedi Tuğçe Hanım. "Bu da bir başlangıç."
"Neresi iyi?"
"Ağlamak, duyguların dilidir. Uzun zamandır susuyordunuz."
Cuma günü karargâhta, Halil Albay beni çağırdı.
"Oğlum, haberler var. Senin eski bölgende... yeni bir operasyon planlanıyor. İstihbarat."
İçim sıkıştı. "Ne istiyorsunuz?"
"Gitmeni. Rehber olarak. Bölgeyi en iyi sen biliryorsun."
Düşündüm. Dağlara geri dönmek. Cihat'ın hayaletiyle yüzleşmek. Murat'ın öldüğü yere bakmak.
"Kabul edemem," dedim.
Şaşırdı. "Neden?"
"Çünkü... iyileşiyorum. Sanırım."
"İyileşmek mi? Asker iyileşmez oğlum. Sadece görev yapar."
"Belki de yanlış bu."
Sustu. Sonra: "O okul yüzünden mi?"
"Hayır. Çocuklar yüzünden. Bir çocuk bana pelerinimi çıkarmamı söyledi."
"Pelerin? Ne pelerini?"
"Sessizliğin. Çığlığın pelerini."
Anlamadı. Yüz ifadesi boş kaldı.
"Pazartesi cevap vereceğim," dedim. "Çocuğa."
Akşam Bora'yı aradım. Dağlardaydı. Sinyal zayıftı.
"Operasyon duydun mu?" diye sordum.
"Duydum. Seni de istiyorlar."
"Biliyorum."
"Gelecek misin?"
"Hayır."
Sessizlik. Sonra: "İyi yapıyorsun. Burada... senin gibi insanlara ihtiyaç yok. Yaralılara."
"Sen nasılsın Bora?"
"Ben mi? İçiyorum. Her gece biraz daha fazla. Belki bir gece hiç uyanmam."
Telefon kesildi. Bora... o, pelerinini çıkaramıyor. Belki hiç çıkaramayacak.
Cumartesi sabah erkenden kalktım. Murat'ın annesini aramaya karar verdim. Defteri vermek için. Şiirlerini temize çektim. Oğlunun kanıyla yıkanmış defteri veremezdim. Numara vardı dosyasında. Çevirdim.
"Alo?" Kadın sesi. Yaşlı, yorgun.
"Ben... Binbaşı Alp Arslan. Murat'ın komutanı."
Sessizlik. Sonra: "Ne istiyorsunuz?" Sert, kırık.
"Murat'ın... Şiirleri vardı. Size getirmek istiyorum."
"Şiir mi? Oğlum şiir mi yazarmış?"
"Evet. Çok güzeller."
Ağlamaya başladı. "Neden şimdi? Neden beş yıl sonra?"
"Özür dilerim. Daha erken... yapamadım."
"Gelin," dedi. "Ama sakın üniformayla gelmeyin. Oğlum... üniformadan nefret ederdi. 'Anne,' derdi, 'bu üniforma bizi öldürüyor.'"
Gittim. Mütevazi bir ev. Kadın kapıda bekliyordu. Gözleri Murat'ın gözleri gibiydi. Aynı parlaklık.
İçeri aldı. Defteri verdim. Aldı, sayfaları çevirdi.
"Ben okuma yazma bilmem," dedi sonunda. "Murat bana okurdu. Şimdi... kim okuyacak?"
"Ben okuyabilirim," dedim, boğazım düğümlenerek.
"Okuyun."
Okudum. Bütün şiirleri. Sesim titreyerek, gözlerim dolarak. Bitirdiğimde, kadın bana baktı.
"Siz... oğlumu sever miydiniz?"
"Tabii. Timimin en genciydi. Hepimizin küçük kardeşi gibiydi."
"Peki neden öldü? Neden koruyamadınız?"
"Çünkü..." Kelimeler boğazımda düğümlendi. "Çünkü savaş böyle. Herkes bir gün ölür."
"Ama siz ölmemişsiniz." duraksadıç "O sadece çocuktu! Daha yirmi iki yaşındaydı! Evlenmemişti! Çocuğu yoktu!" sesi gittikçe azaldı. En son ağzından bir fısıltı döküldü. "Çocukların çocuğu olmaz zaten."
Ağladı. Ben de ağladım. İlk defa, bir şehit annesinin önünde ağladım. Utanmadım.
"Size bir şey söyleyeceğim," dedi kadın sakinleşince. "Murat son mektubunda yazmış: 'Çatışmaya gidiyoruz. Bana bir şey olursa komutanımı affet anne. O da istemedi.'"
"Ben affediyorum sizi. Siz de kendinizi affedin."
Çıktığımda hava kararmıştı. Ama içimde bir hafiflik vardı. Bir pelerin eksikti sanki.
Pazar günü yazdım:
"Murat öldü
Ama şiirleri yaşıyor
Annesi ağlıyor
Ama affediyor
Ben yaşıyorum
Yaşamaya... başlıyorum."
Pazartesi sabahı. Okula giderken kalbim hızlı atıyordu. Bahçede Rojin'i gördüm, elinde bir zarf.
"Binbaşı Alp'e mi vereceksin?" diye sordum.
"Evet. Çok heyecanlıyım."
Sınıfa girdik. Çocuklar sessizdi. Bugün farklı bir enerji vardı. Mehmet yanıma geldi.
"Öğretmenim, asker gelecek mi bugün?"
"Bilmiyorum Mehmet. Ama gelirse, ona kartalları soracaksın, değil mi?"
"Evet. Ve bir şey daha: babamın nerede olduğunu biliyor mu, diye soracağım."
İçim acıdı. "Dağlar çok büyük yavrum. Görmemiş olabilir."
"Dağları bilen, babamı da bilir."
Ders başladı. Bugün "umut" üzerine konuşacaktık. Ama konuşamadım. Hepimizin aklı kapıdaydı. Saat 10:00. Gelmedi.
10:30. Yok.
11:00. Hâlâ yok.
Rojin'in yüzü düştü. Mektubu masanın üzerine bıraktı.
"Galiba gelmeyecek," dedi.
"Neden öyle düşünüyorsun?"
"Çünkü pelerini çıkarmak korkutucu. Ben de korkuyorum."
Öğle arası. Öğretmenler odasında oturuyordum. Kapı çalındı. Giren Alp Binbaşı değil, Müdür Cemal Bey'di.
"Öğretmenim, aşağıda, sizi bekliyor. Ama... sivil."
"Aşşağı mı? Neden yukarı gelmiyor?"
"Bilmiyorum. Bahçede bekliyor."
Aşağı indim. Bahçenin kenarında, çınar ağacının altında duruyordu. Sivil giymişti. Elinde bir dosya vardı. Yüzü... farklıydı. Daha yumuşak. Daha insani.
"Günaydın," dedim, yanına giderek.
"Günaydın. Özür dilerim geç kaldığım için. Bir yere uğradım."
"Önemli değil."
"Proje sonlandı. Ama gelmeye devam etmek istiyorum. İzniniz olursa."
Bana dosyayı uzattı. "Bu... benim yazdıklarım. Ben de... denedim."
Aldım. Açtım. İlk sayfa:
"Pelerin ağırdı
Yıllarca taşıdım
Çığlıklar sakladım altında
Ama bir çocuk dedi ki:
'Çıkar'
Şimdi çıkarıyorum
Üşüyorum
Ama özgürüm."
Gözlerim doldu. "Bu... çok güzel."
"Şiir değil," dedi. "Sadece... gerçek."
"Bazen aynı şey," dedim.
O anda Rojin bahçeye çıktı. Bizi gördü. Duraksadı. Sonra yavaşça yanımıza geldi.
Elindeki mektubu uzattı. "Sizin için," dedi Alp Binbaşı'na.
Aldı. Okudu. Yüzünde bir şeyler oynadı. Sonra baktı Rojin'e. "Peki," dedi. "Çıkarıyorum. Birlikte üşüyelim."
"Pazartesi gelmeyecek misiniz artık?" diye sordu Rojin.
"Gelirim. Ama... farklı olarak. Üniformayla değil. Alp olarak."
"Alp amca olarak mı?" dedi Rojin, küçük bir gülümsemeyle.
"Evet. Alp amcanız."
Rojin gülümsedi. Sonra koşarak içeri girdi. Bize döndü.
"Teşekkür ederim," dedi.
"O çocuk... çok özel."
"Evet," dedim. "Ve siz... değişiyorsunuz."
"Değişiyorum," dedi. "Yavaş. Ama değişiyorum."
Bahçede bir süre yürüdük. Bana Murat'ı anlattı. Annesini ziyaret ettiğini. Defteri verdiğini.
"O kadın beni affetti," dedi. "Ama ben kendimi affedemiyorum. Henüz..."
"Affetmek zaman alır," dedim.
"Zamanım var mı?"
"Herkesin zamanı var. Önemli olan, başlamak."
Derse dönmem gerekiyordu. "Gelecek pazartesi?" diye sordum.
"Gelirim. Şiir de getiririm."
"İyi olur."
Sınıfa döndüğümde, çocuklar pencereden bakıyorlardı. Alp hâlâ bahçedeydi, çınar ağacının altında. Bize baktı. El salladı. Biz de salladık.
Rojin yanıma geldi. "Alp amca üşüyor," dedi.
"Nasıl anladın?"
"Çünkü titriyor. Ama gülümsüyor. İlk defa gülümsüyor."
Akşam eve dönerken, dağlara baktım. Artık sadece karanlık siluetler değildi. Üzerlerinde yıldızlar parlıyordu. Belki de dağlar... sadece dağdı. Biz onlara fazladan anlam yüklüyorduk.
Defterime yazdım:
"Bugün pelerinler çıkarıldı.
Biri askerden,
Biri çocuktan,
Biri... öğretmenden.
Belki hepimiz üşüyeceğiz.
Belki birlikte ısınacağız.
Pazartesi artık bir gün değil,
Bir umut."
Kapattım defteri. Telefonum çaldı. Annemdi.
"Kızım, nasılsın?"
"İyiyim anne. Çok iyiyim."
"Sesin farklı. Ne oldu?"
"Bir şey olmadı. Sadece... bir pelerin çıkarıldı."
"Anlamadım."
"Zamanla anlarsın."