Nazara kesinlikle inanırım.. Annem olsaydı okurdu.. Neyse dur arayımda evden okusun.. Telefonumu alıp annemi arayacaktım ki kapı çaldı.. Hah abim gelmiştir. "Ben açıyorum" diyerek kapıya yöneldim.. Neyse abimde okur.. Zaten renkli gözlülere okun derdi annem. Çünkü ne alakaysa en çok onların nazarı değdiği gibi. En etkilide onların okuması oluyormuş.. Daha kapıyı açmadan "Abi beni bi okusana nazar değmesin" diyerek kapıyı açtım.. Ben size dedim, nazara inanıyorum diye.. Bak anında kendime nazar edip, kendimi rezil ettim.. Karşımda abim değil Mert vardı çünkü..
Elim hâlâ kapının kolundaydı… Ağzım yarım açık… Söylediğim cümle havada asılı kaldı.
“Abi beni bi okusana...”
Karşımda Mert.
Bir de bana bakıyor… ama nasıl bakıyor biliyor musun? O gözlerinin içi gülüyor resmen. Dudaklarının kenarı hafif yukarı kıvrılmış… sanki hayatının en eğlenceli anını yaşıyor.
Allahım beni al. Yada bir kaç saniye geriye saralım, ben kapıyı açmamış olayım.. Lütfenn...
“Okuyayım?” dedi, kaşını hafif kaldırarak.
"Ama baştan söyleyim benim nefesim çok kuvvetlidir.." Gözlerimi kapattım. Pislik dalga geçiyor birde..
“Sen… ne arıyorsun burada?” dedim dişlerimi sıkarak.
Mert omzunu kapıya yasladı, gayet rahat bir şekilde.. "Abinle geldik.."
"Abim nerede?" derken Şükran yanımıza geldi..
"Aaa Mert!! Erhan nerede?" diye sorunca bu cadının Mert’in geleceğinden haberi olduğunu anladım..
"Pastaneye gitti, gelir birazdan.. Birilerinin canı tatlı istemiş galiba" diyerek yüzüme baktı..
"Neyse geçsene içeri" diyen hain Şükran'ı boğmak istesem de sadece kibarca gülümseyip kapının önünden çekildim...
Mert içeri girerken yanımdan geçti.
Ve o an…
O sabun, deterjan, ter karışımı halimle adam yanımdan geçti.
Kendimden utandım resmen...
Ben burada çamaşır suyu lekeli kıyafetlerle, özgürlüğünü ilan etmiş dağınık saçlarla dururken… Mert sanki dergi kapağından çıkmış gibi. yanımdan geçti..
Hayat gerçekten adaletsiz.. Kulağıma eğilmiş "Ağzının suyunu sil" diyen Şükran'a dirseğimi geçirip Mert’in arkasından bende geçtim.. Şükran da tabiki de benim arkamdan gelip "Ben de tam kahve yapıyordum, kaynanan seviyormuş" deyince
"Bir gün evlenirsem kesin sever kaynanam" dedi “Hatta bayılır. Sonuçta herkes ben değil" Ay sevsinler.. İstemsizce göz devirdim.. Yürüyen ego... Hayır tamam biraz önce bende aynada kendimi görünce biraz abartmış olabilirim ama bunun ki ayrı seviye.. "Neyse ben mutfağa geçiyorum.. Ha sormadım kahveni nasıl yapayım?"
Zehirli olabilir bence "Şekerli içerim zahmet olmazsa" Ben yapsam zahmet olurdu da Şükran yapsın ne zahmeti.. Şükran ile Mert konuşurken ben olayı farklı seviyede yaşıyor olabilirim.. Neyseki şu iç sesimi kimse duymuyor. Yoksa boku yemiştim. Şükran mutfağa geçti bense geçip oturdum. Sabahtan beri canım çıktı valla..
"Ee görüşmeyeli nasılsın? Nasıl gidiyor?"
"Muhteşemim, nasıl olsun??" diyerek dalga geçer gibi konuştum. Şu halimden anlaması lazım.. Köle Isaura gibi oldum..
"Muhteşem olduğundan kesinlikle bir şüphem yok.." dedi, gözlerini üzerimde gezdirerek.
Gözlerimi kıstım.
“Komik misin sen?”
“Yok,” dedi gayet ciddi bir ifadeyle.. Tam ağzımı açtım cevap verecektim ki kapı çaldı..
"Abim gelmiştir" diyerek kalktım. Lan abi arada işe yarıyorsun.. Ne yalan söyleyim ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Kapıyı açtığımda abim "Gülüm!!" deyince kime çektiğimi anladım. İnsan önce bi görür emin olur değil mi? "Gülün kahve yaptığı için kapıyı ben açtım, canım abim" diyerek trip atacaktım ki elindeki poşeti görünce vazgeçtim.. "Sende benim gülümsün.. Ne fark eder" desede yemezler.. "He he geç içeri" deyip uzattığı poşeti alıp mutfağa geçtim. Şükran da kahveleri yapmış hazırdı. Tepsiyi aldığım gibi "Ben bunları içeri götürüyorum sen tatlıları getir" derken mutfaktan çıkmıştım bile.. Kahveleri içtik, tatlıları yedik.. Tabi bu süre içinde abimin Mert’i niye getirdiğini anlamış olduk. Bu ikisi tam birbirini bulmuş yeminle.. Abimin beli ağrıyormuş perdeleri takamazmış.. İşten kaytarmak için bahane olduğunu kimse anlamadı zaten.. Ama iyi oldu bu Mert'e.. 'Her hıyarım var diyene, tuz alıp koşarsan' böyle iş kitlerler.. Annem sürekli bana böyle diyorda.. Başka birine demek çok zevkliymiş.. 🤭 Bi kahve, bi tatlı yedirdiler diye bir sürü iş kitleyip gittiler. Mert perdeleri takmıştı ki Şükran'ı gelinlikciden aradılar. Abimle oraya gitmek zorunda kaldılar. Hayır iki gün sonra düğün olacak gelinliği hala almamışlar. "Eğer almayacaksanız, başka taliplisi var" diye.. Abim giderken utanmadan birde "Çok birşey kalmadı bitirip öyle çıkarsınız" diyor. Oldu canım başka isteğin varmı diye sormaya korktuğum için "Tamam" dedim.. Çünkü utanmaz bulur bir kaç iş daha. O bulmazsa Şükran onun yerine bulur.. Evde Mert ile ikimiz kalınca ne yalan söyleyim tedirgin oldum.. "Aslında senin yapacağın bir iş kalmadı.. İstersen git.. Hem ben de birazdan giderim. " deyince
"Sen beni kovuyor musun?" dedi.
Bir an duraksadım.
Yani… teknik olarak evet. Ama bunu böyle söyleyince çok hoş olmadı gibi..
“Yok,” dedim hemen, toparlamaya çalışarak. “Sadece… hani işin bitti ya… yorulmuşsundur diye…”
Mert kollarını göğsünde birleştirdi.
Kaşını hafif kaldırdı.
“Yorulmuş gibi mi duruyorum?”
Yani maşallahın var taş gibi duruyorsun diyemeyeceğime göre..
“Ne bileyim” dedim hızlıca. “Demek istediğim… gitmek istersen gidebilirsin yani.”
Birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra…
Mert bir adım attı.
Bana doğru.
Refleks olarak bir adım geri gittim.
“Ben gitmek istemiyorum,” dedi sakince.
Kalbim…
Biraz hızlı atmaya başladı.
Yani neden bilmiyorum. Sinirden kesin. Yoksa neden öyle köpek kovalamış gibi olsun değil mi?
“İstemiyorsan gitme, kal,” dedim omuz silkerek. “Ev benim değil zaten. İstediğin gibi takıl.” Yani banane. Ben gidebilirsin dedim. Madem kalmak istiyor kendi bilir..
"İyi ben mutfakta kalan işlerimi yapayım" diyerek kaçtım. Şey yani mutfağa gittim. Bulaşık makinesinin içini boşalttım. Tabakları yerleştirdim. Ortalığa atıp sanki biz toplayamayacak mışız gibi fütursuzca attığımız kolileri, gazete kağıtlarını toplayıp çöp poşetine koydum. "Giderken atarım.. Yada şimdi atayım.." Çöp poşetini elime alıp mutfaktan çıkmamla Mert ile göz göze geldim..
"Nereye?" diye sordu...
"Çöp atmaya gidiyorum.." tuhaf bir şekilde bakarak
"Bu halinle mi?" diye sorunca üzerime baktım.. Tamam paspal bir halim vardı. Ama çöp atacağım ne var? Millet abiye giyip mi çöpünü atıyor...
Gözlerimi kısıp ona baktım.
“Bu halimle gidiyorum ne varmış?"
"Saçmalama Nalan bu şekilde dışarı çıkamazsın.." diyerek elimdeki poşeti aldı..
Sinir oldum bak şimdi yaa..
“Ver onu,” dedim, uzanarak.
Geri çekti.
“Hayır.”
Gözlerimi kıstım. “Mert abartma, çöp bu.”
“Biliyorum,” dedi sakin ama tuhaf bir tonla. “Sorun çöp değil.”
“E ne?” dedim sinirle.
Cevap vermedi.
Sadece… bana baktı.
Ama öyle böyle değil.
Baştan aşağı. Yavaşça.
Gözleri saçlarımdan başladı… yüzüme indi… oradan üzerimdeki dağınık, lekeli tişörte… sonra tekrar gözlerime.
Yutkundum.
“Ne bakıyorsun?” dedim, istemsizce.
Bir adım yaklaştı.
“Bu halinle dışarı çıkamazsın,” dedi.
“Az önce de dedin, çıkıyorum işte.”
“Elbette çıkamazsın,” dedi bu sefer daha net.
“Niye?” dedim, kaşlarımı kaldırarak. “Mahalleye estetik anlayışı mı getirdin? Beni görünce göz zevkleri mi bozulacak?”
Hafifçe güldü.
Ama gözleri… gülmüyordu.
“Çünkü,” dedi alçak bir sesle, “farkında değilsin.”
“Ne?”
“Nasıl göründüğünün.”
Bir an duraksadım.
“Çok kötü görünüyorum farkındayım, söylemene gerek yok.”
“Ben kötü demedim.”
Kaşlarım çatıldı.
“E ne dedin?”
“Tam tersine,” dedi.
Kalbim… bir tık sekteye uğradı.
"Çok güzel gözüküyorsun.. Hatta fazlasıyla da seksi.." deyince öylece kaldım
“Ve…” dedi, bir adım daha yaklaşarak, “Bu halinle dışarı çıkmanı istemiyorum. Kimse seni bu halinle görmesin..”
Bu sefer geri çekilmedim.
Ama kalbim… bildiğin hızlandı. Bu kez bir köpek değil üç beş köpek kovalıyormuş gibi.. Mert gitti ben öylece kaldım..
Beynim kısa devre yaptı ve.. “yeniden başlatılıyor…” ekranına geçmiş gibiyim..
Yani… az önce ne oldu?
Ben mi yanlış duydum? Yoksa bu adam gerçekten… gerçekten bana “fazlasıyla seksi” mi dedi? Yanlış duyma ihtimalim var mı acaba?
Ellerimi yüzüme götürüp hafifçe bastırdım. Toparlan Nalan. Toparlan. Birazdan geri gelecek.. Sen hala bıraktığı yerde duruyorsun..
Ama toparlanamıyorum. Çünkü kalbim hâlâ saçma sapan atıyor.
Ve en kötüsü… Hoşuma gitti?
Sanki düşündüklerim yüzümden okunacakmış gibi banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım. Tövbe tövbe.. N'oluyor bana böyle.. Tuhaf bir sıçak bastı.. Banyodan çıktığımda Mert de geri gelmişti.. Niye geliyorsun be adam.. Hiç mi işin gücün yok senin... "İşim bitti ben eve gideceğim" diyerek yanından geçecektim ki
"Bu halinle kesin nazar değer sana.. Gel okuyayım seni" deyince benimle dalga geçtiğini düşünerek sinirle "Mert..." deyince
Dudaklarının kenarı hafif kıvrıldı.
“Sinirlendiğinde daha komik oluyorsun.”
“Komik değilim,” dedim sertçe. “Gayet ciddiyim.”
“Biliyorum,” dedi. “Zaten sorun da o.”
Gözlerimi kıstım. “Ne demek o şimdi?”
Cevap vermedi.
Yavaşça bana doğru yürüdü.
Adım attıkça… Ben geri gitmedim bu sefer.
Ama nefesim değişti.
Yanıma kadar geldiğinde durdu.
Aramızda… en fazla bir adım vardı.
“Bir şey soracağım,” dedi alçak sesle.
“Ne?”
“Gerçekten farkında değil misin?”
“Yine başladık…” diye göz devirdim. “Neyin farkında olacağım?”
Başını hafif eğdi. Gözleri direkt gözlerimin içine kilitlendi.
“Bana böyle bakma,” dedim istemsizce.
“Nasıl bakıyorum?”
“Öyle…” dedim eliyle tarif eder gibi yapıp, “sinir bozucu bakıyorsun.”
Hafifçe gülümsedi.
“Sinir bozucu değil,” dedi. “Etkileyici.”
Kalbim yine saçmaladı.
“Bak,” dedim parmağımı kaldırarak, “şu an yaptığın şeyler hiç komik değil. Eğer dalga geçiyorsan...”
“Dalga geçmiyorum.”
Sesi bu sefer netti.
Ciddi.
Bu kez ben sustum.
Gözleriyle beni tartıyordu resmen.
“Sen kendini nasıl görüyorsun bilmiyorum,” dedi yavaşça. “Ama ben… gayet net görüyorum.”
“Ne görüyorsun?” dedim, sesim beklediğimden daha kısık çıktı.
Bir an durdu.
Sonra…
“Tehlike,” dedi.
Kaşlarım çatıldı. “Ne alaka şimdi?”
“Çünkü insanın aklını karıştırıyorsun,” dedi. “Ve bunun farkında bile değilsin.”
Yemin ederim… Beynim error verdi.. Ben bununla neden sürekli böyle saçma şeyler yaşıyorum ki?
“Ben mi?” dedim, hafif sinirli ama daha çok şaşkın. “Ben mi akıl karıştırıyorum?”
“Evet.”
“Bu halimle mi?” dedim üzerimi göstererek. “Çamaşır suyu lekeli tişörtle mi?” Artık bu lekeler ne kadar sinirimi bozduysa sürekli gözlerim onlara takılıyor..
Gözleri tekrar üzerimde gezindi.
“Özellikle bu halinle.”
“Senin ciddi anlamda bir problemin var,” dedim.
“Olabilir,” dedi umursamazca. “Sebebini biliyorum ama.”
“Sebebi neymiş?”
Bir saniye durdu.
Sonra hafifçe eğildi.
Sesini düşürdü.
“Sen.”
Kalbim. Gerçekten. Kontrolden çıktı.
Bir adım geri attım bu sefer.
“Tamam,” dedim hızlıca. “Bu konuşma çok saçma bir yere gidiyor. Ben... ben üzerimi değiştirip eve gidiyorum.”
Dönüp gitmeye yeltendim ki…
Bileğimden tuttu.
Donakaldım.
Tutması sert değildi.
Ama… Bırakmayacak kadar kararlıydı.
Yavaşça bana doğru çekti.
“Kaçma,” dedi.
Nefesim kesildi.
“Kaçmıyorum,” dedim ama sesim hiç de inandırıcı çıkmadı.
“Kaçıyorsun,” dedi.
Gözlerim gözlerine kilitlendi.
İkimiz de birkaç saniye konuşmadık.
Ev… sessizdi.
Sadece kalbimin sesi vardı.
Ve onun nefesi.
Nefesi gerçekten kuvvetliymiş.. 🫣🤭