Akşama kadar Mithat amcanın sinirine kurban oldum. Bugün bir tuhaftı. Yani her zaman tuhaf, ama bugün daha bir tuhaftı.. "Onu yanlış yapmışsın, bu böyle olmayacak. O dosyayı getir. Al bunu götür" diyerek akşam ettik. Aslında iyi olmadı değil. En azından akşamki olayı unutmuştum..
Şükran hatırlatmamış olsaydı tabi.. Daha iyi olurdu. Kaç kez aradı, kaç mesaj attı saymadım. Ama cevap da vermedim. Ben unutmaya çalıştıkça o hatırlatıyor.. Bırak işte unutmuşum ne güzel demi? Ama yok..
"Mithat amca ben çıkıyorum artık.." diyerek odasına girdim.. Amacım haber verip eve gitmekti..
"Söylediğim işleri bitirdin mi?"
"Yoo.. Acelesi mi vardı? Acele demedin ki. Bende yarın bitiririm diye düşündüm." dediğimde yüzüme öyle bir baktı ki ben bu bakışı biliyorum ya.. Eve gitmeyi unut Nalan der gibi bakıyor yeminle...
"Sana herşeyi söylemem mi gerekiyor Nalan?" deyince sevimli gözükmek için gülümsedim.. "Ama patron.."
"Acelesi yok dediğimi de hatırlamıyor.. Hadi Nalan hadi, işine.. Bitirmeden çıkmak yok."
“Tamam Mithat amca…” dedim, dişlerimi sıka sıka. “Bitiririm…”
Bitiririm tabii.
Bu hayatta bitiremediğim ne kaldı zaten? Hayallerim bitti, sabrım bitti, bugünlük insanlığım da bitmek üzere… Ama olsun..
Odadan çıkarken arkamdan gelen sesi duydum
“Çay da al gel.”
Zaten bir çayımız eksikti..
"Tamam"
Mutfağa geçip iki çay doldurdum. Hala bir umut eve gitmenin hesabını yapıyor olabilirim. Biraz kendimi acındırırsam belki fikri değişir..
Çaylarla birlikte tekrar odasına geldim. Bardağı masanın üzerine bıraktım. Kendi bardağımı da bırakıyordum ki
"İşinin başına Nalan.. Çayını git orada iç.. Birazdan misafirim gelecek zaten." derken yüzüme bile bakmadı.. Hain patron..
İlk çalışmaya başladığımda şirketin kendi içinde çalışıyorduk. Ama sonra Mithat amcanın isteği ile şirket dışında bir binaya geçtik. Çok yüksek katlı yerde çalışmak istemiyormuş. İş yeride bunu kabul etti. Üç katlı bir binanın ikinci katındayız. Burası mahalleyede yakın zaten.
Ne vardı yani gitsem.. Hain patron..
Masama oturdum. Bilgisayar ekranına bakıyorum ama gözüm dosyada değil. Beynim başka yerde.
Telefon.
Sessizde ama orada duruyor.
Sanki bana bakıyor.
Sanki “aç beni” diyor.
Açmayacağım.
Açarsam ne olacak?
Şükran yine aynı şeyi yazmıştır kesin.
“Geliyorsun değil mi?”
“Bak ben hazırlanıyorum.”
“Gelmezsen küserim.”
“Cevap ver yaaa”
Of.
Başımı iki elimin arasına aldım. Hangi birinize yetişeyim ben.. Sonuçta benden bir tane var.. Hepinize aynı anda yetişemem ki..
Ama önceliğim işim yani mecburen öyle.. Ama yine de telefonu elime alıp Şükran'a mesaj attım.
"Mecburi mesaideyim. Ne zaman işim biter bilmiyorum. İşim bitince ararım" yazıp gönderdim. Sonrada babamı arayıp geç çıkacağımı söyledim. Annemi ararsam biliyorum bir sürü soru soracak. Hiç uğraşamam. En güzeli babama haber vermek. Babama 'mesaideyim' deyince bir de Mithat amcaya küfür ediyor içim rahatlıyor en azından. "O bunağın hiç işi bitmez zaten. İşin bitince haber ver ben abini gönderirim" demişti canım babam.. Bunların sevgisi de çok başka. Mithat amca babamı ne zaman sorsa "O deli yine ortalıkta yok. Ne halt karıştırıyor" diye soruyor. Babam ise Mithat amcanın bunadığını düşünüyor.. İleride Şükran ile olabileceğimiz muhtemelen seviye gibi.. Ama onun şimdiden normal olmadığı gibi bir gerçek var..
Yarım saat kadar çalışsam da sanki bana saatler geçmiş gibi geldi.. Çok yoruldum.. Bu sayıların hepsi aynı gibi.. Azıcık gözlerim dinlensin diye gözlerimi kapatıp arkama yaslandım.. Bir kaç dakika öyle kaldım, sonra bir anda birinin yüzüme baktığını hissetmemle gözlerimi açtım.. Anında geri kapattım.. Kapattım çünkü… yok. Olamazdı yani. Bu benim beynimin bana attığı son kazıktı herhalde. Uykusuzluk, stres, Mithat amca… hepsi birleşmiş, bana halüsinasyon gösteriyordu.
Mert.
Of. Bir bu eksikti zaten...?
Kalbim bir anda hızlandı. Gözlerimi açarsam gerçekten oradaysa ne yapacağım? Açmazsam… ya gerçekten oradaysa? O zaman ne olacak?
Yavaşça… çok yavaşça gözlerimi araladım.
Ve… hala oradaydı.
Eğilmiş, bana bakıyor.
Gözlerim bir anda kocaman açıldı. Refleksle sandalyeyi geri ittirdim.
“Sen…?!” sesim istemsizce biraz yüksek çıktı.
Mert hafifçe doğruldu. Sanki bu çok normal bir şeymiş gibi, cebine ellerini soktu.
“Günaydın..”
Ne günaydını be.. Azıcık gözlerimi dinlendiriyordum..
“Sen burada ne yapıyorsun?!”
Gözlerim otomatik olarak Mithat amcanın odasına kaydı. Kapı kapalı. İyi. Şu an bir de bunun açıklamasını yapamam.
Mert omzunu hafifçe silkti.
"Mithat amca çağırmıştı. Onun için geldim ama galiba uykunu böldüm.."
"Uyumuyordum ben.. Ekrana bakmaktan gözlerim yoruldu. İki dakika dinlendirdim." desemde hiç inanmış gibi bakmıyordu..
"Sen gözlerini dinlendirmeye devam et, ben giriyorum Müsait demi?"
"Müsait, müsait seni bekliyor" diyerek ayağa kalkıp kapıya yöneldim. Amacın ondan önce kapıyı açmaktı.. Ama onu bile yüzüme gözüme bulaştırdım.. Bir anda kendimi kapı ile onun arasında buldum.. Aramızda neredeyse hiç mesafe yoktu. Sırtım neredeyse ona değiyordu, kapıyı bu şekilde açmak hiç mantıklı değildi.. Fazla yakındık, gereğinden çok fazla. Resmen sıkıştığımı hissettim. “Çekilir misin?” dedim. Sesimi kısarak. Yani demeye çalışmış olabilirim de.. Çünkü nefesini ensemde hissediyorum.
“Bu kadar panik olmasan çekilirdim,” dedi.
Panik mi?
“Panik falan değilim,” dedim hemen.
"Emin misin?" arkamı dönüp 'eminim' demek varda. Bu yakınlığa hiç güvenmiyorum.. Şey birde gerçekten paniğim galiba. Elimi kapının koluna attım. Sanırım tek kaçış yolum. Ama anında Mert'de kapının kolunu tuttu..
“Elini çek kapıdan,” dedim dişlerimi sıkarak.
“Çekmezsem?” dedi.
Gözlerimi kıstım.
“Bağırırım.”
“Denesene.”
Allah’ım beni sınıyorsun. Ama yapma böyle şeyler.. Ben salak kulun çok çabuk geliyorum bu oyunlara..
Bir anda Mithat amcanın sesi ofisi inletti.
"Açın şu kapıyıda girin artık" deyince Mert bir adım geri çekildi bende kapıyı açtım.
"Kapının kolu sıkışmış galiba açamadım. Misafiriniz geldi"
Kapıyı açıp kenara çekildim. İçimden “rol kes Nalan, rol kes” diye diye yüzüme sahte bir sakinlik yerleştirdim. Halbuki kalbim… kalbim resmen maraton koşuyordu.
Mert hiçbir şey olmamış gibi yanımdan geçip içeri girdi. Tabii geçerken omzunun bana hafifçe değmesi de bonus. Bilerek mi yaptı? Yüzüne bakınca… evet. Kesin yaptı.
Hain.
Mithat amca masasında oturuyordu. Gözlük burnunun ucunda, o meşhur “herkes salak bir ben akıllıyım” bakışıyla önce bana sonra Mert’e baktı.
“Bu kadar uzun sürer mi kapıyı açmak?” dedi.
Ben hiç duraksamadan: “Kol sıkıştı Mithat amca ya, zor açıldı,” dedim.
Mert’in dudak kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Hmm,” dedi Mithat amca. “Nalan sen işine dön kızım.”
“Tabii,” dedim, fazla hızlı.
Kapıya doğru yürürken bir an arkamı döndüm. Neden döndüm bilmiyorum. Refleks mi, merak mı, salaklık mı… hepsi olabilir.
Mert bana bakıyordu.
Direkt. Hiç saklamadan.
Göz göze geldik. Ben anında kafamı çevirdim.
Yok. Yok yok yok. Ben bu oyuna gelmem. Hep bunlar Şükran'ın bok yemesi. Kafamı karıştırdı. Adam ne yaparsa altından farklı anlam çıkartıyorum.. Yoksa normal böyle şeyler..
Sandalyeye oturdum, ekranı açtım ama harfler… sayılar… hepsi yine birbirine girdi. Az önce zaten çalışamıyordum, şimdi hiç çalışamıyorum.
Beynim: “Mert burada.” “İçeride.” “Şu an içerde ne konuşuyorlar acaba?.” “Birazdan çıkacak.” “Ve muhtemelen…”
“Of!” diye fısıldadım kendi kendime. Galiba kafayı yemeye başladım. Bende erkenden bunayacağım.. Sakin ol kızım herşey kontrol altında.. Hiçbir şey düşünmüyorsun. Eğer düşünmek istiyorsan geçmişi düşün.. O zaman da böyle kalbin salak salak atıyordu.. Sonra ne oldu.. Aşkından öldüğün kimseyi tanımadığın adam ecelin oluyordu..
Bir kaç dakika geçmişi hatırlayınca kalbim normala döndü. Evet işte bu.. Ne o öyle saçma salak hızlanma... Bu kez gerçekten işime odaklandım.. Öyleki ne kadar geçtiğini saate bakınca fark ettim. Neredeyse bir buçuk saattir çalışıyor muşum.
"Nalan!! diyen sesle fark ettim
“Efendim!” diye bağırdım refleksle.
Mithat amcanın odasının kapısı açıldı. "Biz çıkıyoruz kızım.. Senin de işin bittiyse çık. Yarın gelince kalanları yaparsın. Sonra bir hafta izinlisin zaten" desede
"Az kaldı bitsin öyle çıkarım"
"Tamam kızım hadi iyi akşamlar" deyip Mert'le birlikte gittiler. Ama bu kez Mert ne yüzüme baktı, nede tek bir kelime etti.. Hatta yüzü asık gibiydi..
Kapı kapandı.
Ve ofis… bir anda fazla sessizleşti.
Az önce burada olan o garip gerilim, o saçma kalp çarpıntısı, o… neyse işte… hepsi sanki kapıyla birlikte çıkıp gitti..
Ama benim içimdeki o saçma sorular yeni güncellemeyle geldiler..
“Mert neden hiçbir şey demedi?” diye geçirdim içimden. Yani demek zorunda değildi ama.. En azından iyi akşamlar, kolay gelsin gibi bir kaç cümle kurabilirdi.. Bir kaç saat önce resmen üstüme geliyordu.
Kapıda… o kadar yakındı ki… O an aklıma gelince.
Yutkundum.
“Saçmalama Nalan,” dedim kendi kendime. “Adam Mithat amca için geldi. Sanki benim için gelmiş... Herkes normal. Bir tek sen manyaksın.” Yani olabilirdi. Ben yanlış anlamlandırmış olabilirim..
Bir saat içinde tüm işlerimi bitirdikten sonra çıkmak için hazırlandım. Mithat amcanın odasına girip son kontrolleri de yapıp çıkacaktım ki masanın üzerinde çalan bir telefonla göz göze geldim. Elime aldım, açıp açmamakta tereddüt etsem de "Annem" yazdığını görünce açtım. Kimse merakta kalmasın diye..
"Mert oğlum" demesiyle anında
"Mert bey telefonunu burada unutmuş, kendisi Mithat amcayla çıktı"
Telefonun diğer ucunda bir anlık sessizlik oldu. Kadın sesi hafif şaşkınla yumuşadı.
“Ha… öyle mi? Peki kızım, sen kimsin?”
"Ben Nalan.." dedim sanki tanıcakmış gibi.
"Selma'nın kızı Nalan mı?" deyince şaşkınlıkla "Şey.. Evet" dediğim de bir anda kendimi kadınla sohbet ederken buldum.
Annemi sordu. Bir türlü zaman bulup gelememiş. Sonra nasıl oldu anlamadım ama konu Mert'e geldi..
"Evde durduğu yok.. Sürekli bir yerlere gidiyor. Annen çok şanslı, bende istiyorum oğlumun mürvetini görmeyi" diyerek dert yanmaya başladı. Biz hangi ara buraya geldik yeminle anlamadım. Kadın resmen konudan konuya geçiyor. Hayır telefonuda kapatamıyorum.. "Nalan" ismimi duyunca bir an korkuyla kafamı çevirdim.
"Korkutmak istemedim telefonumu unutmuşum" deyince elimde telefonu göstererek "Annenle konuşuyorum" deyip telefonu uzattım. Tabi anında kendimi açıklamaya başladım. "Ben çıkacaktım aslında. Son bir kontrol için geldim telefonun çaldığını görünce cevap verdim." Ben utançla kendimi anlatırken Mert telefonu kulağına götürüp "Anne ben seni birazdan ararım" deyip kapattı..
Telefonu kapatıp masanın üzerine bıraktı.
Ben hâlâ açıklama yapıyordum.
“Yani ben aslında açmayacaktım da… hani merak etmesin diye… bir de sürekli çalınca…”
“Tamam,” dedi kısa bir şekilde.
Tamam mı?
Yani… sadece tamam mı?
Bir an sustum. Çünkü söyleyecek başka bir şey kalmamıştı. Zaten yeterince rezil olmuştum. Adamın annesiyle muhabbet etmişim, üstüne bir de kendimi savunuyorum. Harika. Gerçekten harika Nalan, tebrikler.. Mert hafifçe başını kaldırdı. Gözleri ilk kez direkt bana geldi.. Bakışları üzerimde gerilime yol açtı.
"Suç üstü yakalamış gibi ne bakıyorsun?" diyerek yine kendimi kendi ellerimle tuzağa itmiş olabilirim..
“Ne yapıyordun ki yakalanacak?”
Beynim durdu. Gerçekten durdu.
Hadi Nalan cevap ver...
“Telefonunu açmıştım,” dedim. “Onu yapıyordum.”
“Onu biliyorum,” dedi sakin bir şekilde. “Başka?”
Kalbim yine hızlandı.
Bu adam var ya… Bu adam normal değil.
“Başka bir şey yok,” dedim. Yani telefonu o an çalmamış olsaydı karıştırır mıydım emin değilim.. Kesin şifresi yoksa karırşırırdım.. 🫣
“Hmm.” deyip bir adım yaklaşınca anında uzaklaştım. "Benimde işim bitti çıkıyordum zaten. Telefonu aldığına göre" diyerek kapıyı gösterdim. "Tamam hadi gidelim o zaman"
"Yok ben kendim giderim gerek yok" desemde kime diyorum acaba "Abin nişanlısıyla, baban da evde.. Boş yere adamı getirtme.. Sonuçta aynı yere gidiyoruz değil mi?"
Bu bunları nerden biliyor ki. Çantamı alıp kapıyı kapattım. "Olsun yine de hiç gerek yok" diyerek merdivenlerden inmeye başladım. "Sen benden çekiniyor musun?" diye sorunca bir anda durdum..
“Ben senden niye çekineyim ki?” dedim, biraz fazla hızlı.
Mert bir adım daha indi, benden bir basamak yukarıda kaldı. Yani teknik olarak yine tepemde.
“Bilmiyorum,” dedi omzunu hafifçe silkerek. “Ama davranışların pek öyle demiyor.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne yapıyormuşum ben?”
"Kaçıyor gibisin"
Hadi be ben senden niye kaçayım. diyemediğim için
"Tamam geliyorum" dedim..
Hem belki poşetim öylece arabada beni bekliyordur.. Şimdiye kadar birşey söylemediğine göre de kesin görmedi..
Evet ya görmüş olsa en azından sorardı değil mi?
Kapıya geldiğimizde elim otomatik olarak kolu tuttu. Bu sefer kimse elimle yarışmadı. Şükür.
Kapıyı açtım. Akşam serinliği yüzüme vurdu. Bir an gerçekten rahatladım.
Temiz hava, oh mis.. Tabi en büyük rahatlığım poşeti fark etmemiş olması.. Yani hala ben öyle düşünüyorum..