Kadın olmak her toplumda zor.. Ama bizim toplumumuz da daha zor sanki.. Kocam yıllarca kandırıp aldatmış. Utanmadan başka kadından çocuk yapıp karşı daireme yerleştirmiş.. Ama tüm bunların suçlusu ben oluyorum.. Ailem tüm olanları öğrendikten sonra, ertesi günü abimle gidip boşanma davası açtık.. Açtık da ne oldu sanki? Şerefsiz pislik boşanmak istemiyormuş.. 'Beni seviyormuş' Ulan yavşak insan sevdiğine bunları yapar mı? Tabi ailemin desdek olmayacağını düşünüyorken ne güzel üstten üstten konuşuyordu.. "Tıpış tıpış döneceksin Nalan.." Döndüm gördün mü? Sana döndüğümü rüyanda bile göremezsin.. Hadi gördün diyelim, kıçın açık kaldığı içindir.. Utanmaz, yüzsüz... Bir de anasını göndermiş.. "Kızım yapma etme.. Okan seni seviyor.. Tamam bir hata yapmış.. Aslında onun suçu da yok.. O şıllık oğlumun aklını çelmiş. O çocuğa falan bakamaz. Ben Okan'la konuştum oğlunu alacak o kadından. Birlikte büyütürsünüz.. Anası olursun.. Doğurmadan evlat sahibi olacaksın daha ne istiyorsun?"
Derin bir nefes aldım… ama o nefes ciğerime değil, öfkeme doldu.
“Ben ne istiyorum biliyor musun?” dedim, sesi titremeyen ama içi paramparça bir kadın gibi.
“Ben saygı istiyorum… Sadakat istiyorum… Adam gibi bir adam istiyorum. Başkasının koynundan kalkıp bana ‘seni seviyorum’ diyen bir rezil değil! Okan'ın suçu yokmuş... Hadi ya.. Derya tek başına mı yaptı o çocuğu?”
Kayınvalidemin, yani eski kaynanamın yüzü bir an gerildi. Ama hâlâ kendini haklı sanan o bakış… o bakış var ya… insanın içini daha çok parçalıyor.
“Bak kızım” diyerek elini dizime koydu.
Elini kaldırdım, bir adım geri çekilerek.
“Bana kızım deme. Senin oğlun bana ne yaptıysa, sen de onu savunarak aynısını yapıyorsun.”
Bir an sustu. İlk defa ne diyeceğini bilemedi gibi.
Ben devam ettim. Çünkü yıllardır ilk defa susmuyordum.
“Sen bana diyorsun ki… git o çocuğa annelik yap. Ben kimim? Yedek parça mıyım? O kadın doğuracak, ben büyüteceğim… Okan keyfine bakacak… sonra bana ‘iyi ki varsın’ mı diyecek? Oldu.. Başka bir isteğiniz var mı?"
Ha bunları senelerce yapmışım ben zaten orası ayrı.. Ama artık yapmak istemiyorum. Maymun gözünü açtı. Biraz geç oldu ama kör gözlerim açıldı valla..
Güldüm… ama o gülüş var ya… hani insanın içi ağlarken çıkan cinsten.
“Ben enayi miyim?”
"Yok kızım estağfurullah.. Ben iyiliğinize diyorum.. Sen oğlumla evlenmek için abini yok saydın. Seviyorsun oğlumu.. Sana da yazık.. Bu yaşta dul mu kalacaksın? Ortalık kötü, bu yaştan sonra çalışacak mısın?"
Zuhal teyzenin yüzündeki o ifade…
Acıma mıydı, küçümseme mi… yoksa alışılmış bir kaderi bana da giydirme çabası mı… çözemedim. Ama bir şeyi çok net hissettim:
Benim acımı anlamıyordu. Anlamak da istemiyordu.
Derin bir nefes daha aldım. Bu sefer içime değil… direkt kelimelere verdim.
“Dul kalmak mı?” dedim, gözlerimi hiç kaçırmadan.
“Senin oğlunla evli kalmak kadar utanç verici değil merak etme. Hem yaşım da ne varmış? Daha yirmi altı yaşındayım. Çalışırım.. Hiçte gocunmam.. Sen beni merak etme. ”
Yüzü bir anda düştü. Ama hâlâ vazgeçmedi.
“Bak kızım”
İki de bir bana kızım deyip durma.. Ben senin kızın falan değilim yeter artık.." diye çemkirdiğim de yüzünü ekşitti.
Sesim artık titremiyordu. Çünkü kırıldığım yerden değil… Toparlandığım yerden konuşuyordum.
“Senin oğlun beni aldatırken dul muydum ben? Karşı dairede başka kadınla hayat kurarken, gününü gün ederken ben neydim? Ben zaten yalnızdım… sadece farkında değildim. Şimdi başka enayi bulun kendinize lütfen.. O insan müsveddesi oğluna söyle boşanmayı kabul etsin.. Yok işi inada bindirirse kıçında ki donuna kadar alırım haberi olsun..”
Zuhal teyze o son sözümden sonra bir an dondu kaldı.
Sanki ilk defa karşısında susan, sineye çeken o eski beni değil… gerçekten konuşan birini görmüştü.
Gözleri daraldı, dudakları inceldi.
Ama o alışılmış tonuyla, hâlâ üstten konuşmaya çalışarak:
“Tehdit mi ediyorsun sen bizi? Çalışacak mış.. Kim seni ne yapsın?” dedi.
Güldüm.
Ama bu seferki gülüşüm acı değildi.
Bu… netti. Soğuktu. Kararlıydı.
“Tehdit değil,” dedim.
“Bilgilendirme.”
Bir adım daha yaklaştım.
Artık kaçmıyordum. Artık geri çekilmiyordum.
“Ben sustukça siz kendinizi haklı sandınız.
Ben sabrettikçe siz üstüme çıktınız.
Ama o devir kapandı. Anladın mı?”
Kapıya doğru yürüdüm.
Açtım.
Ve elimle dışarıyı gösterdim.
“Şimdi çıkabilirsin.”
Zuhal teyze bir an yerinden kıpırdamadı.
Gururu mu, alışkanlığı mı, yoksa ilk defa reddedilmenin şoku mu bilmiyorum.
Ama sonunda kalktı.
Kapıya doğru yürürken son kozunu oynamaya çalıştı:
“Yarın öbür gün pişman olursun… Kapımıza gelirsin… O zaman bu söylediklerini yutarsın.”
Bir saattir susan annem ilk kez konuştu.
"Bu saatten sonra kızımın tırnağını bile vermem size.. Sustum bakalım büyük olarak ne konuşacak diye.. Ama yok.. Sen oğluna köle olsun istiyorsun Nalan.. Hadi hanım hadi torununun anasıyla mutlu olsun o şerefsiz oğlun. Benim size yedirecek kızım yok. Benim kızım anne olacaksa kendisi doğurur. Elin doğurduğuna niye baksın? Gelmeyin kapıma bir daha.. Mahkemede görüşürüz. Benim gül gibi kızımı size yedirmem.. Aç değil açıkta değil.. Sizin kapınıza niye gelsin? Babası var aslan gibi abisi var.. İster çalışır, ister evde oturur.. Sen kendi derdine yan.." diyen annemin gözlerinden ateş fışkırıyordu.. Ben de diyorum nasıl sustu bu kadın.. Zuhal teyze gitsede annem bir saat arkasından ötündü. "Neymiş efendim benim kızım elin doğurduğuna ana olacak mış... Bak bak.. Şunlarda ki yüzsüzlüğe bak. Utanmadan nasıl da söylüyor.. Nalan bak yeminle söylüyorum boşanmaktan vazgeçersen seni evlatlıktan reddederim.."
diyerek ayak üstü beni de tehtit etti. Tabiki de boşanmaktan vazgeçmem.. Daha yarın abimle gidip avukatla yeniden konuşacağım. Okan'ın bana attığı mesajları göstereceğim. Abim 'uzaklaştırma alalım' dedi. Pislik mesajlarda beni tehtit ediyor alenen.. Tabi ona göre ben pişman olup dönecektim.. Ama aradığı enayi akıllandı..
Sabah abimle avukata gittiğimiz de mesajları gösterdim. "Nalan hanım hiç merak etmeyin hemen uzaklaştırma alabiliriz. Ama gerek yok. Zaten eşiniz burada yaşamıyormuş. Hiç uğraşmayalım. Zaten ilk mahkemede boşanma olur. Anlaşmalı boşanmayı kabul etmemesi kendi zararına. İstediğiniz kadar tazminat, nafaka vermek zorunda. Ortada aldatma, evlilik esnasında doğan gayri meşru bir çocuk var. Ben karımı seviyorum demesi hiç bir işe yaramaz." deyince içim rahatladı. "Aslında ben ondan hiç birşey istemiyorum. Nafaka da istemiyorum. Sadece boşanayım yeter.." dediğim de avukat bey ısrarla tüm malının yarısını alabileceğimizi söylesede kabul etmedim. "Biz o şerefsizin hiç birşeyini istemiyoruz Adnan.. Sen kardeşimi en kısa zamanda boşa gerisini boşver." diyen abimden sonra ısrarı bıraktı neyse ki..
İnsan evlenirken ne umutlar besliyor.. Ama sonra o umutlar böyle bir bir uçup gidiyor..
Abimle avukatın yanından çıktıktan sonra bir kafeye oturduk. Abim ısrarla tatlı ısmarlamak istedi. Aslında bana kalsa eve gidip kendimi odaya kapatır bir güzel ağlardım.. Okan'dan ayrılacağım için değil.. Bu kadar salak olup yıllarımı heba ettiğim için.. Düşündüğüm her an kendime daha çok kızıyorum.. Bu kadar kör olmayı nasıl başardım diye...
"Ne düşünüyorsun yine güzellik.. Merak etme o şerefsizden en kısa zamanda kurtulacaksın.." diyen abime sadece gülümsedim. Abime karşı hala kendimi suçlu gibi hissediyorum. Hele ki o her fırsatta yanımda olduğunu, destek olduğunu gösterdikçe kendimi kötü hissediyorum.
Kafede oturduğumuz masa cam kenarındaydı. İnsanlar gelip geçiyor, hayat herkese normal akıyordu… bir tek benim içimde kopan fırtınadan kimsenin haberi yoktu.
Abim önümdeki tatlıyı bana doğru itti. “Ye biraz ye… kan şekerin düşmesin, sonra iyice sinir oluyorsun.”
Gözümü devirdim. “Benim sinirim kan şekerinden değil abicim, hayatımdaki embesillerden kaynaklı.” derken
Tam o sırada arkamızdan bir ses geldi.
“Erhan kardeşim?!”
Abim başını kaldırdı, bir an durdu… sonra yüzünde o nadir gördüğüm samimi gülüş belirdi.
“Mert! Sen ne ara geldin buraya?” diyerek oturduğu yerden kalktı.
Ben de döndüm.
Karşımda duran adam… nasıl desem… Hani böyle 'tövbe estağfurullah' cinsinden..
Uzun boylu, koyu saçlı, hafif sakallı… ama öyle salaş değil, düzenli bir dağınıklık. Gözleri direkt insana bakıyor ama rahatsız etmiyor. Bir de o kendinden emin duruş…
Adamın bakışı bir an bana kaydı.
Sonra tekrar abime döndü. Ama o bir anlık bakış… Fark edilmemesi mümkün değil.
Abimle ayak üstü sohbet etmeye başladılar. Abim masaya davet edince "Ben yengeyle sizi rahatsız etmeyim kardeşim. Siz devam edin, buralardayım artık görüşürüz bolca" deyince. Abim hemen kaşlarını çattı. O tanıdığım inatçı Erhan modu aktif.
“Ne yengesi lan?” dedi, omzuna hafifçe vurarak. “Gel otur, saçmalama. Hem tanıştırayım…”
Ben daha “dur tanıştırma” diye içimden geçirirken çok geçti bile.
“Bu benim kardeşim Nalan.”
“Memnun oldum Nalan,” desede oturmadı.
Ben de kısa bir baş selamı verdim. “Memnun oldum.”
İçimden geçen mi? Şu an hiç kimseyle tanışacak psikolojide değilim kardeşim.
Abim sandalyeyi çekti, zorla oturttu adamı.
“Boş yapma, otur. Hem sana çay söyleriz, iki dakika muhabbet ederiz.”
Mert hafifçe güldü. “Sen hiç değişmemişsin.”
“Sen de,” dedi abim. “Hâlâ kaçıyorsun.”
“Alışkanlık.." Abimle sohbet etmeye başladılar, ben yokmuşum gibi. Daha doğrusu abim konuşuyor, adam mecburi cevap veriyormuş gibi..
Bense çatalı elime aldım, önümdeki tatlıya bakıyorum ama aklım bambaşka yerde..
Belki çok saçma bir düşünce ama bir an aklıma Okan beni burada hiç tanımadığı bir adamla oturduğumu görse ne düşünürdü diye geçti aklımdan.. Sanki bu salak düşüncemi duymuş gibi telefonuma bildirim geldi..
“İnat etme Nalan. Eninde sonunda bana döneceksin. Seni senden iyi biliyorum.” yazıyordu.. Telefon ekranına baktığım o an…
Zaman bir saniyeliğine durdu sanki.. Kendime duyduğum öfkem arttı.. Daha bir kaç saniye önce aklımdan geçirdiğim şeye lanet ettim.. Onun böyle düşünmesine sebep bendim.. Yıllarca tüm yaptıklarını görmezden geldim.. "Seni çok seviyorum Okan.. Özür dilerim yanlış anladım.. Affet beni.." diyen mal bendim.. Tabi şimdi böyle düşünmesi normaldi.. Ama ben artık eskisi gibi değilim bunu bilmiyor.. Yada söylediği gibi beni benden iyi biliyor.