Savaş benim için sandalyeyi çekti, ben otururken eli yavaşça belime dokundu. “Geldiğine gerçekten sevindim.” dedi.
Bir tutam saçı kulağımın arkasına attım.
Yemekler mum ışığında hazırdı. Şarap kadehlerde çoktan servis edilmişti.
El işaretiyle “Başlayalım.” diye belirtti, yemeğe başlarken beni izleyişi utanmama neden oluyordu.
Şarap kadehinin sapı elimde sıkı sohbetin getirdiği doğallığa kendimi bırakarak sordum. “Seni buraya getiren ne? Yurt dışında yaşadığını söylemiştin.” diye söyledim.
Geriye yaslandı ve ellerini birleştirerek çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi durdu.
“Öyleydi fakat ailemin bana ihtiyacı vardı, aile şirketimizin başına geçeceğim.”
Kaşlarım kalkarken şaşırarak söyledim.
“Gerçekten bu çok büyük bir sorumluluk.”
Başını salladı ve gözlerini benden ayırmadı.
“Evet. Ama ben sadece bir şirket hayalinde değilim. Yanımda doğru bir insan olsun istiyorum.” dedi ve kasıtlı olarak duraksadı ve devam etti, “Yanımda sen ol istiyorum.”
Nefesim tutuldu ve konuşamadım. Şarap kadehinin sapını daha da sıktım.
“Ela, hiç bir fikrin yok. Kendini taşıma şeklin, gülüşün.” Başı öne doğru eğildi bunları söylerken sesi yumuşayarak devam etti yeniden. “Ailem sana bayılırdı hele ki büyükannem, hep gerçek biriyle olmamı isterdi.” diyerek sustu.
Sözlerinin ağırlığı aramıza çöktü, nefes almamı zorlaştırdı.
“Biraz fazla ileri gitmiyor musun?” dedim.
“Belki.” dedi gülümseyerek, “Ama insan bazen sadece bilir, ben seni ilk gördüğümden beri biliyorum.”
Göğsüme bir sıcaklık yayıldı sözleriyle, onun bu netliği baştan çıkarıcıydı. Barış’ın soğuk, hesapçı kontrolüne hiç benzemiyordu.
Savaş açık ve doğrudan herşeyi ortaya koyuyordu. Arkasında kontrat yoktu ya da kırılan çerçeve.
Gece nasıl ilerledi anlamadım bile. Şarapla sohbetle geçti. Bana sorular sordu, cevaplarımı altın değeri varmış gibi dinledi, kolayca güldü ve beni güldürdü.
Bir süreliğine ofisteki gerginliği ve soğukluğu unuttum. Tabaklar kaldırıldığında Savaş beni kapıya kadar geçirdi. Suzan’ın arabadaki silueti arabada görünürken Savaş bana doğru döndü.
“Bu gece çok güzeldi.” diye mırıldandı.
“Evet kesinlikle.” diye onayladım sesim beklediğimden daha yumuşak çıktı.
Yüzümü incelerken sanki hafızasına kazıyordu. Sonra hiç beklemeden dudakları benimkilerin üzerine dokundu. Nazik ve kısa. Daha ben ne olduğunu anlamlandıramadan geri çekildi, çocuksu ve kendinden emin bir gülümseme takındı.
“İyi geceler Ela.”
Ama içimde öyle bir şey ateşledi ki, şaşkın ve olduğum yerde mıhlanmış hissettim.
“İyi geceler…” diye mırıldanarak kendime gelmeye çalıştım ve Suzan’ın arabasına doğru yürüdüm. Ardıma bakıp onu görmekten çekindim. Suzan benim arabaya binmemle hemen sürmeye başladığı için minnettardım.
Sabah ışığı perdelerden içeri süzüldüğünde kendime gelmekte zorlandım. Gözlerimi zar zor açtım. Ama beni uykumdan eden sabah ışığı değildi. Mideme öyle büyük bir sancı girdi ki doğrulup oturdum yatakta ama aniden boğazım yandı ve lavaboya doğru koştum.
Tuvalete anca yetiştim ve kendi kusma sesim fayanslarda yankılandı. Vücudum titredi, saçlarım terli alnıma yapıştı ve bir anlığına soğuk zemine yığılıp kalacağım sandım. Dilimin üzerinde hala acı bir tat vardı.
“Allahım.” diye mırıldandım “Neler oluyor bana böyle?”
Bulantı dalgası geçtiğinde yere oturdum, dizlerimi kucakladım. Başım dönüyor gibiydi. İlk aklıma gelen gıda zehirlenmesiydi. Savaş’la dün akşamki yemekten dolayı olduğunu düşündüm ilk başta. Ama sonra başka bir düşünce sinsice yaklaştı. Yutkundum, kalbim paniğe yakın bir umutla doldu.
“Çok erken.” dedim başımı sallayarak, ama ellerim yine de harekete geçti. Banyo çekmecesini açıp haftalar önce aldığım kutuyu bulmaya çalıştım.
Gebelik testi.
Parmaklarım titreyerek açtım neredeyse lavaboya düşürüyordum. Sonunda talimatları uygulayacak cesareti topladım ve uyguladım. Her saniye bir ömür gibi geldi. Banyoda volta atarak ellerimi ovuşturdum sonucu beklerken. Zihnim sanki her yere çığlık atıyordu. Ve sonra gördüm iki çizgi. Net silik değil, kalın.
Hamileyim.
İçimdeki hava bir hıçkırıkla dışarı fırladı, elimle ağzıma kapadım, gözyaşlarım görmemi bulanıklaştırdı.
“Aman allahım…” diye fısıldadım kelimeler ağzımda parçalandı “Hamileyim.”
Gözyaşlarım daha da hızlandı, durdurulamaz bir şekilde aktı. Korkudan veya karışıklıktan değil her ikisi de kıyıda gezinse de içimi aydınlatan yoğun bir sevinç vardı. Öyle ki içten içe dopdolu bir sevinçle kaplıydım.
Küçük çubuğu kutsal bir emanetmiş gibi tuttum. Tüm dünyanın bu plastik çubuk parçasına sığdığına inandım.
“Barış!” diye nefeslendim, onu düşünmek içimde şimşek gibi çaktı. Hemen şimdi bilmesi gerekiyordu.
Ayağa kalktım, yüzümü yıkadım. Dişlerimi fırçaladım. Aceleyle giyindim. Testi eskiden takılarım için kullandığım küçük bir keseye koydum, keseyi kalbime bastım ve gözyaşlarım içersinde gülümsedim.
Önce evi aradım, boş odalara seslendim.
“Barış!”
Cevap yoktu, ev sessizdi. Ceketi sandalyede değildi, ayakkabıları yerinde yoktu. “Muhtemelen iştedir.” diyerek çantamı aldım ve evden çıktım.
Kalbim göğüs kafesimde çırpınıyordu. Ofisinde ona sürpriz mi yapsam, keseyi bir hediye gibi mi versem ya da kulağına mı fısıldasam… Bu düşünceler beni sarhoş, heyecanlı ve çılgınca mutlu etti.
Binaya vardığımda ayaklarım yerden bir karış yukarıdaydı sanki. Tüm vücudum titriyordu, ayağım ritmle yere vuruyordu asansörün gelmesini beklerken, keseyi avcumda sımsıkı tutuyordum.
Ona söylediğimde yüzündeki ifadeyi şimdiden hayal edebiliyordum. Şaşkınlığı ve o soğuk dış görünüşünün ardından bir gülümsemeyi…
Sadece ikimize ait bir şey, benimle birlikteydi. İçim içime sığmıyordu adımlarım onun ofisine gittikçe yaklaşırken. Ama ofisinin önünde gördüğüm bir figürle donakaldım.
Bir kadın. Dikkat çekmek için hiçbir çaba gerektirmeyen, kendine özgü o zarifliğiyle dikiliyordu. Saçları floresan ışıkların altında altın gibi parlıyordu.
Nefesim adeta boğazımda düğümlenirken elimden az daha kese kayıyordu.
Gördüğüm kadın Gözde Açıkalın’dı.
Devam edecek…