İlk gün

1057 Words
“Aman allahım, geç kaldım.” diye koşuşturarak içeri girdim. Asansör o kadar kalabalık ki onun yanındaki daha küçük asansöre attım kendimi. “Bir tane buton var. Umarım doğru yere çıkıyordur.” diye düşünerek derin bir nefes alıp verdim. Asansör kapısı ding sesiyle açıldığında bir iki adımda çıkmıştım ki, gördüğüm manzarayla geriye döndüm. “Hey sen kimsin? Burada olmaman gerekiyor.” diyen sert sese tekrar dönmek zorunda kaldım. Üst bedeni kaslı ve üstsüz, kasları sanki şekillendirilmiş oldukça yakışıklı bir adam karşımda bana bakıyordu. Pek bakıyor da sayılmazdı aslında. Saçları nemli ve dağınıktı. Sanki yeni duş almış gibiydi. Kaburgalarının altında bir dövme vardı ama ne olduğunu görememiştim. Üzerine beyaz gömlek geçirirken tekrar konuştu. “Buraya nasıl çıktın ve kimsin? Buraya gelmen için yönetici kartına sahip olmalıydın.” dedi. Gözleri ilk defa yüzüme bakıyor gibi geldi. “Şey… Ben… Ben stajyerim. Diğer asansör çok kalabalıktı ve bakım görevlisi bu asansörü açık tutuyordu.” diye açıkladım. Çantamı adeta elimde siper olarak tutuyordum. Ben daha fazla bir şey söylemeyemeden, “Ve sende neden bir keşfe çıkmayayım mı dedin!?” diye söyledi alayla, dudakları öyle yıkıcı bir sırıtışla kıvrıldı ki, adını bilmediğim bir hisle doldum. Midemde bir kıpırtı hissettim. “H-Hayır! Buraya çıktığını bilmiyordum.” diyip karşı çıktım ve “Sen… Asıl sen her sabah böyle mi dolaşırsın?” diye sesim çatlayarak sordum. Bu lafıma dişlerini bile gösteren bir gülümseme eşlik etti. Gömleğinin düğmelerini iliklerken kasıtlı olarak yavaş hareket ettiğini düşünmeye başlamıştım artık ve her neyse bana olan ondan daha doğrusu göğsünden gözlerimi alamadığımı itiraf etmeliydim. Siyah gözleri bana yönelirken kontrollü sesiyle “Ofisime dalan sensin!” dedi ve son düğmeyi de ilikledi. “Dalan değilim sadece tökezledim. Kendi hatam değil gerçekten.” diye mırıldandım. “Bunun için güvenlik kameralarına bakmam gerekecek.” dedi. “Hayır, yapmayın!” diye itiraz ettim cılız bir sesle ve arkamı döndüm. Asansör düğmesine cehennemden kaçmak ister gibi hızla bastım. “Rahatla stajyer!” dedi derin bir sırıtışla. Sesi rahat olmasına rağmen eğlendiği belliydi. “Oryantasyon başlamadan önce kaybolmamaya çalış.” dedi. Asansörün kapısı ikimizin arasında kapandı ve çantamı kafama kaldırarak “Aman Allahım.” diye tısladım. Yönetici asansöründen sanki bir rehine durumundan yeni kurtulmuş gibi çıktım. “Neresi… Burası…” diyip yavaşça döndüm, indiğim katın hiç tanıdık olmadığını farkederek. Her koridor aynıydı, parlak gri zeminler, pahalı sanatlar, büyük cam kapılar. Sarışın bir kadın topuklu ayakkabıları ve kalem eteğiyle yanımdan geçti. “Afedersiniz?” diye seslendim. “Stajyer oryantasyonu.” diye söyledim. Beni baştan ayağa süzdü, çok bilmiş bir gülümsemeyle “Aşağıdaki katta konferans salonu A’da” diye yanıtlayıp gitti. Hemen alt kata indim. Asansör kullanmadım. Nefes nefese konferans salonuna varabildim. “Oh, şükür!” diyip rahat bir nefes alıp verdim ve boş sandalyelerden birine oturdum. Bir kadın kürsüye çıkarak konuşmaya başladı. “Soylu holdinge hoş geldiniz. Buraya her zaman seçilmiş insanlar gelir. Bunu aklınızdan çıkarmayın, şimdi CEO’muz Barış beyin size söyleyeceklerini dikkatle dinleyin.” diyerek kürsüden indi. Gördüğüm adamla yutkundum, bu az önceki adamdı. Barış Soylu, holdingin patronu. Neden dalga geçer gibi davrandığını şimdi anlıyordum. Gözleri anında beni buldu ve orada bir süre kaldı. Bense başımı eğip saklanmaya çalıştım. Arkamdaki kızlar “Çok yakışıklı.” diye söyleniyordu. “Evet ama korkutucuymuş aynı zamanda.” dedi bir diğeri. “Ofise çağırmasını istersin ama çağırınca da muhtemelen ağlarsın.” dedi bir diğeri. Arkama dönemiyor sadece ellerime bakıyordum. Bir kız daha hülyalı hülyalı konuştu, “O tıpkı bir kurumsal kahraman!” diye söylendi. Başımı kaldırıp ona baktım. Gözleri benim üzerimdeydi. “Bilmenizi isterim ki buradaysanız, bilin ki en iyisinizdir demektir.” dedi. Takım elbisesi tam, tıraşı temiz. Saçları özenle taranmış. Az önceki yarı çıplak halinden eser yok, gözleri hariç. “Bayan İnan!” diye seslendi. Bakışları üzerimde durdu. “Evet…” diyip ayağa kalktım, bir an bacaklarımı güçsüz hissettim. “Ekibime atanacaksınız.” dedi. Aynı anda diğer sesleri bastırarak “Evet efendim.” diyip yerime oturabildim. Diğer kızlar “Çok şanslı…” “Onun altında mı çalışacak?” “Bunun için öldürebilirdim. Onunla birebir toplantıları hayal etsene.” dediler. Hayal etmeme gerek yoktu az önce onu gerçekten doğal olabilecek haliyle görmüştüm ve her bana baktığında adeta midemde kelebekler uçuşuyordu. O öğleden sonra cam duvarlı toplantı odasında onu gömleksiz gördüğüm gerçeğini düşünmeyen biri gibi olmak için elimden geleni yapıyordum. İçeri girdiğimden beri yanaklarım iş birliği yapmayı reddediyor ve yanıyordu. Masanın öbür ucunda kafasını kaldırıp öyle bir bakış attı ki bunu farkettiğini belli etti. “Oryantasyondan kurtulmak için zamanın var mı yoksa çalışmaya hazır mısın?” diye sordu. “Hazır ve iyiyim.” dedim 3 saattir gözümün önünden atamadığım dövmeyi silebilirmiş gibi. “Kızarmışsın.” dedi bunun yerine. “Sıcak.” diye karşı çıktım. “Sıcaklık 20 derece.” dedi sakin bir tonla, koltuğunda geriye yaslanıp sanki beni parçalara ayıracak tüm zamanı varmış gibi. “Işıklandırmadan olabilir.” diyip ellerimdeki dosyaya daha sıkı tutundum, sanki o beni koruyabilirmiş gibi. Yavaşça kalktı ve kasıtlı adımlarla yanıma yaklaştı. Eğildi ve dosyayı önümde açtı. Hava birden bire değişmişti sanki. “Buraya bak.” dedi sesi derinleşerek, omurgamdan aşağı inen sessiz bir ürpertiye neden olarak. “Yanlış bir denk kullanmışlar.” dedi otorite dolu sesiyle. Başımı salladım “ımm” diye bir ses çıkardım. Beni uzunca bir süre inceledi, gözleri yüzümde oyalandı, nefesimi tutmama sebep olacak o yüzünde okunmaz ifadesiyle. “Hep böyle sessiz misin?” diye sordu. “Sadece…” dedim düşünmeden, “patronum ruhumu çalacakmış gibi üzerimde dolaşırken.” diye yanıtladım. Gür bir sesle kahkaha attı. “Not ettim.” diyerek biraz uzaklaştı ama hala az önce tutuşturduğu sinirleri unutturmayacak kadar yakın kaldı. Telefonuna bakarken “Bir aramam var, yokluğumda raporu gözden geçir.” dedi ve şükür beni yalnız bıraktı. Kapı arkamdan kapanırken tuttuğum soluğu bıraktım. Masada telefonum titredi. Arayan rehabilitasyon merkeziydi. “Alo, anneniz fenalaştı Ela hanım.” diyen bir kadın sesi. Hemen aramayı kapattım ve ayaklarım benden bağımsız gibi çıkışa doğru koşmaya başladı. Binadan çıkar çıkmaz hemen bir taksiye atladım. “Rehabilitasyon ve hasta bakım merkezi.” diyerek gideceğim yeri söyledim ve yolculuk bitene kadar bulanık geçti. Oraya vardığımda antiseptik koku burnuma dolarken “Annem!” diyerek seslendim. Beni gören doktor yanıma yaklaştı. “Annenizin durumunu şimdi kontrol altına aldık ama hemen kalp nakline ihtiyacı var. Bu şekilde dayanması çok zor.” diye söyledi. “Hemen yapın öyleyse.” diyerek yanaklarımdan düşen yaşları bile farketmedim. “500 bin dolar peşin vermeniz gerekiyor.” dedi başını eğerek. “500 bin mi?!” diyip çaresizlikle mırıldandım. Doktor da başını sallayarak uzaklaştı. Devam edecek…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD