6

2636 Words
Gezi turu başladığında Güneş,  kızlarla birlikte en ön sıralardan ilerliyorlardı. Herkesin elinde birer telefon ve fotoğraf makinesi vardı. Tek tek göllerin çevresi geziliyor ve olabildiğince resim çekiliyordu. Bu muhteşem görsel şöleni kimse kaçırmak istemiyordu. Buna kızlar da katılıyordu. Bulabildikleri her köşeden farklı pozlar vererek birbirlerini çekip durmuşlardı. Kimse onları yadırgamıyordu çünkü herkes aynı şeyi yapıyordu. Geldiğinden bir an olsun bile pişmanlık duymuyordu. Derin göl, dağ evleri, İnce göl, Sazlı göl, geyik üretme istasyonu…  Yüzlerce resim çekerek küçük geyikleri görmüşler, onlarla biraz oynama ve sevme imkânı bulmuşlardı. Öğleye kadar planlanan yerlerin sadece bir kısmını gezebilmişlerdi. Geri dönüş yolunda buldukları dinlenme alanlarına oturarak yanlarında getirdikleri atıştırmalıklardan yiyerek dinlenmeye başlamışlardı. Tura katılım oldukça fazlaydı. Tabi kamp alanının olduğu yerde kalmak isteyenlerde olmuştu ancak büyük çoğunluğu bu geziye katılmıştı. Güneş, elindeki ekmekten ısırık alırken karşısında oturan Umut’u görmüştü. Caner ve adlarını bilmediği bir kaç kişinin oluşturduğu arkadaş çevresiyle birlikteydi. İçlerinde kızların da olması dikkatini çekmişti ancak çok üzerinde durmamıştı. Caner’in olduğu yerde kızların olmaması saçmalık olurdu. “ Yine kızlar sarmış etrafını” diye sitem dolu bir sesle söylendi Duygu. Kimden bahsettiğini biliyordu. Bu nedenle kim diye sormadı.  Elindeki ekmekten yeni bir ısırık alarak etrafına bakınmaya başladı. “ Gidip ona her şeyi anlatsan etrafındaki kızlardan biri olabilirsin belki. Tabi buna Suat ne der bilmiyorum ama şansını denemek istiyorsan sen bilirsin” dedi Lale. Duygu, hatırlamak istemediği bir şeyi hatırlamış gibi yüzünü buruşturdu. Elini sallayarak zihnindeki görüntüleri uzaklaştırmaya çalışırken ortaya oldukça komik görüntüler çıkarıyordu. Onun bu hallerini izleyen kızlar da gülerek eşlik ediyorlardı ona. “ Bana onu anıp durmayın. O kendisi kaybetti beni. O kızla canı ne istiyorsa yapabilir. Artık umursamıyorum.” Güneş, Duygu’nun erkek arkadaşıyla daha doğrusu eski erkek arkadaşıyla sadece birkaç kez karşılaşmıştı. Onların hepsi de ayaküstü karşılaşmalardı. Hiçbir zaman birileriyle istediği kadar oturup sohbet etme fırsatı olmamıştı. Ama derslere katılabildiği zamanlarda Suat hakkında oldukça şey duymuştu Duygu’dan. Ona kör kütük âşık izlenimi veriyordu. Öyle ki onun peşinden koşan da çoğu zaman Duygu olmuştu. Suat, oldukça eğitimli ve zengin bir ailenin biricik oğluydu. Gecelerin aranan yüzü ve kızların gözbebeğiydi. Nasıl olduysa bir gün Duygu ondan soğumuş ve körlüğünden de aşkından da vazgeçmişti. Onu kızlarla görmesi yeni değildi. Son olmayacağını da biliyordu. Bir an aklı başına gelmiş olacak peşinden koşmaktan vazgeçmişti. Gariptir ki Duygu ondan vazgeçmesinden kısa bir süre sonra Suat onun peşinden koşmaya başlamıştı. Kaçan kovalanır sözü tam olarak onlar için söylenmişti. Ama Duygu nasıl başardıysa tamamen ona olan hislerini bitirmişti. Hatta ona olan hislerine çocuksu saplantı adını vererek iki kızı da şaşkına uğratmıştı. “ Bunu duyduğuma sevinmiyorum dersem yalan olur canım. Ancak biri bu durumu Suat’a da anlatsa fena olmazdı. Kafayı sana fena halde takmış durumda.” Oturduğu banktan hızla kalkıp çatık kaşlarla arkadaşlarına baktı. İşaret parmağını önlerinde sallayarak “ O konu kapandı, sizde kapatın” diye uyardı. Ancak bu konunun kolay kapanmayacağını biliyordu. Bu iki deli kız kapatsa bile Suat ısrarla açık tutacak gibi görünüyordu. Sinirle çöpe doğru yürüyen kızın arkasından bakıyorlardı. Sinirlenince saçları daha bir kabarıyordu sanki. Kıvırcıkları ona yakışıyordu ve hırçınlığını ortaya çıkarıyordu. Umut, arkadaşlarıyla eğlenen kızı belli etmemeye çalışarak izliyordu. Gülüşünü daha öncede defalarca kez görmüştü ama artık gülüşlerinin altında farklı anlamlar olduğunu anlayabiliyordu. Mesela şu an mutluydu. Ne hakkında konuşuyorlarsa bu onu eğlendiriyor olmalıydı. Genelde sıklıkla gülümseyen biri olduğundan neden gülümsediğini ayırt edemezdi normalde. Ama artık ayırt edebiliyordu. Mutluyken gülümsediğinde nasıl ışık saçtığını kendi gözleriyle görebiliyordu. Giden arkadaşının ardından gülmeye devam ederek ve sarı saçlarını savurarak kalkışını izledi. Kahkahaları diğerlerinin gürültüsüne karışmıyordu. Sanki özellikle onun sesi ayrılıyordu kuru kalabalıktan sıyrılıyordu. Ya da ona öyle geliyordu. “ Ona açılmayı düşünüyor musun?” diye sordu Caner, arkadaşının dalgınlığından keyif alan bir sesle. Onun ilk defa Güneş denen o kızın ardından bu şekilde kaybolup gidişi olmuyordu. Onu ilk gördüğü günden beri ona âşık olduğunu ama bir türlü ona bunu söyleyebilecek cesareti bulamadığını biliyordu. Çok sefer onu cesaretlendirmiş ve konuşması için göndermişti kıza ama onu gördüğünde dili tutulduğu için yapamadığını söylemişti. Aslında biliyordu ki sırf maddi durumundan dolayı ne kadar istese de buna cesaret edemiyordu. Güneş Bozdağ’a aşkını itiraf etmek her yiğidin harcı değildi. Üstelik kızın soğuk kişiliği de göz önüne alınınca ona hak verdiği zamanlar olmuyor değildi. Kızın iki kişi dışında iletişim kurduğu kimse yoktu. O iki kişinin de kim olduğu ortadaydı. Kendi düzeyinde olan zengin aile kızları. Bu da neden onunla konuşmaya cesaret edemediğini ortaya koyuyordu. Kızın zenginler dışında kimseyle muhatap olmadığını düşünüyordu. Tabi Umut bunu kabul etmiyordu. O kıza duyduğu hisler öylesine güçlüydü ki, bir kere bile karşılıklı konuşmamış olmalarına rağmen ısrarla onu savunup dururdu. Göründüğü gibi biri olmadığını söylerdi daima. Onun iyi biri olduğunu düşünüyordu. Ancak yine de buna inanmakta zorlanıyordu Caner. Güneş, her istediğini elde etmeye alışkın olan, lüks içinde büyüyen ve bu hayatın içine oldukça yakışan biriydi. Onun kendi standartlarının dışına çıkacağını düşünmüyor Umut’un istediği gibi ona bakmayacağını düşünüyordu. Dördüncü yıllarına giriyorlardı ve düne kadar kızı sadece uzaktan izlemişti. Ama dünden bu yana aralarındaki konuşmaları görünce mutlu olmuştu. Kız sandığı kadar kibirli biri değildi anlaşılan. İlk defa onu okul etkinliklerinde görmüş olmaktan kaynaklanıyordu belki de bu durum. Yine de Umut’un mutlu olmasından dolayı mutlu oluyordu. Aslında kıza açılmasını şimdi daha çok istiyordu. Okulun bitmesine az bir zaman kalmıştı ve eğer kıza şimdi açılır hislerini söylerse büyük olasılıkla reddedilirdi. Ancak en azından ona karşı tüm umutları da silinirdi. Bu şekilde yoluna devam edebilirdi. Umut başarılı biriydi. Bölümün hatta okulun bile birincisi olabilirdi. Geleceği parlak bir adamdı. Okul biter bitmez, biriktirdiği parayla yurtdışına giderse daha da iyi yerlere geleceğine emindi. Aslında onu da götürmek istiyordu giderken. Ancak öncelikle buradaki köklerini koparmalıydı. Ailesi her daim destekti ona ama Güneş ayak bağıydı. Onun olmayacak rüyasıydı. Uyanması gerekiyordu. Ayağa kalkan Umut, diğerlerinin ardından yürümeye başlamıştı. Yanına gelen Caner, onu geride tutarak konuşmayı duyan kişileri en aza indiriyordu.“ Nasıl söyleyebilirim. İki kez onunla konuştum diye bir anda sana aşık oldum dersem ne düşünür hakkımda? Gülüp geçmez mi? Yapamam. Onun ne hissettiğini bilmeden ona hislerimden bahsedemem. Çünkü ona duyduğum hislerin olumsuz tavırlarla kirlenmesini istemiyorum. Ben yıllardır Güneş bilmeden sevdim onu. Bir an azalmadan, yorulmadan, pişman olmadan, vazgeçmeden… İçimde o kadar büyüdü ki, beni reddederse nasıl yola devam ederim diye düşünmekten tek kelime demiyorum.  Yapamam Caner. Ondan olumsuz bir cümle duymayı kaldıramam. Bunu anlayamazsın” dedi iç çekerek. Ona olan duygularını kimsenin anlayabileceğini düşünmüyordu. Elini kaldırıp arkadaşının omzuna koydu Caner. “ Ben böyle bir aşk görmedim dostum. Nasıl oluyor da onu böylesine sevebiliyorsun? Karşılığı bile yok. Tek taraflı, koşulsuz şartsız, temiz... çok özel bir aşk bu.” “ Nasıl sevdiğimi bilseydim adı aşk olur muydu sence? Hem karşılığı olması o kadar da önemli değil” elini kalbinin üzerine koydu. “ Burası onun yerine de seviyor, onun yerine de büyütüyor aşkımı. O beni sevmese de hiçbir şey değişmez. Yıllardır değişmedi. Onu bahçede tek başına otururken gördüğüm andan beri seviyorum. Rüzgârın savurduğu saçlarının gizlemeye çalıştığı gözlerini gördüğüm o andan beri seviyorum. Elinden kaçan kâğıtların, rüzgârın oyunuyla ayaklarımın dibine kadar gelmesi, onun da bana kâğıtlar gibi aniden gelişi, yerden kâğıtları almak için eğilişi, ona yardım etmek için benim de eğilmem, ellerimizin birbirine değdiği o birkaç saniyeden beri seviyorum onu. Sanırım buydu aşkımın başlangıcı.” Öyle bir anlatışı vardı ki, bunu onlarca kez duymasına rağmen yine aynı gülümseme ile dinledi onu. Umut, onu anlatırken her zaman yaşıyor gibi anlatırdı. Caner ise orada olmasa bile o anı yaşamış gibi hissederdi. Arkadaşının aşkının nasıl başladığını kendi tanıklık etmiş gibi bilirdi.  “ Artık aşkı bulmak bile zorken böylesi kaç kızın başına gelir ki? Keşke ne kadar şanslı bir kız olduğunu bilseydi. Onu böyle içten sevecek kaç kişi olabilirdi hayatta?” Az ilerisinde kol kola sıralanmış halde gezen kızara baktı ikisi de. Ormanlık alanın ortasında yer alan patikadan geçiyorlardı. Neredeyse her adımda fotoğraf çekinip duruyorlardı.  Onun bir fotoğrafını isterdi. Yanında olabildiği, gerçek hayatta olmasa bile tek pozluk bir karede birlikte olabildikleri bir resmi olsun isterdi. Ama bunu dile getiremezdi. Onun gibi cesur değildi. Güneş cesurca ona itiraflarda bulunurken o sadece hayranlıkla dinleyebilmişti. Onun kadar cesur olmayı dilemişti… Olmadığını biliyordu. Kuru gölde çok oyalanmadan geçip, Nazlı gölü de geçtikten sonra, yeniden ormanlık alana gelmişlerdi. Bu kez gidecekleri durak dilek çeşmesiydi. Daha önce buraları gezmişti ancak bu kez daha bir sevmişti Yedi gölleri. Her birinde Güneş’in bir anısı vardı çünkü. Buralardan güneş geçmişti. Hafif meyilli patikadan indiklerinde az ileride dilek çeşmesi duruyordu. Yedi tane borusu olan bir çeşmeydi. Eğer dilek tutar ve yan yana diziliş yedi borudan da su içilirse tutulan dilek gerçekleşirmiş. İnanış bu yöndeydi. Ne derece doğruydu bilinmiyordu ama bu tarz rivayetler her zaman ilgi çekici olmuştu.  Bu kez de durum değişmemişti. Çeşmenin önüne misafirler çamur olmasın diye tahta bir zemin yapmışlardı.  Bu en çok kızların işine yaramıştı. Ön taraftan koşturan kızlar, yanlarında bulundurdukları bozuk paraları hazırlamaya başlamışlardı bile. Erkekler kızlar kadar istekli olmasa da bu duruma inanalar da yok değildi. Kızlardan fırsat bulabilenler ellerindeki bozuklukları önünde duran su dolu ahşap alana paraları atarak dilek tutuyorlar daha sonra da yedi borudan su içiyorlardı. Güneş’in de bu olaya inandığını görmek şaşırtmamıştı Umut’u. Kızlar bu tarz söylentilere çok kolay inanıyorlardı. Oysa dilek dilemek için bu tarz araçlara ihtiyaç yoktu. Yeter ki dilek kalpten gelsin. Yaradan muhakkak duyar içindekini. Gerekirse hemen yanıtlar seni ancak dileğine karşılık vermiyorsa da bildiği olduğundandı. Belki de dileğin olması için doğru zaman gelmemişti. Belki de dileğin yanlıştı. Kimse bilemez ne olduğunu, sadece Allah bilirdi. Bu nedenle uzun zaman önce kalbini ona açmış ve cevabını beklemeye başlamıştı.  Arkadaşlarının ısrarıyla gözlerini kapatmış halde dileğini dileyen kızı izliyordu. Sıra sıra her borudan su içişini izlemekten keyif alıyordu. Bu gün yeniden dilemek istedi. Araya çeşme koyarak değil, doğrudan kendisinden istemekti niyeti. Vasıta koymaya ne gerek vardı ki? O zaten duyardı kullarını. Artık ezberlediği, bir kelimesini bile değiştirmediği o dileği diledi yeniden. Allahım, sen benim için en doğru olanı biliyorsun. Kalbimden neyin geçtiğini de. O benim senden dileğim. Eğer benim için hayırlıysa onun kalbini de bana ver, yok eğer hayırlı değilse hayırlı olduktan sonra kalbini bana ver. Senden tek dileğim Güneş. Hayatıma doğması için yardım et. Dileğini bitirdiğinde yeniden Güneş’e bakmak istemiş ancak son musluktan su içen kızın bir anda bakışları kendisini buluvermişti. Diğerlerine yer açarak olduğu yere doğru yürürken bakışlarını bir saniye olsun başka yöne çevirmemişti. Doğrudan gözlerinin içine bakmıştı. Garip bir mutlulukla ona bakmaya devam ediyordu.  Üzerindeki kalın cekete rağmen yüzünün kızarmış olduğunu fark ediyordu. Bir şeyler yapmak istese de üzerindeki ceket dışında ona verebileceği bir şey yoktu. Onun ceketine ihtiyacı varmış gibi görünmüyordu bu kez. Bir anda bastığı tahta, ayağının altından kayınca, Güneş öne doğru düşüverdi. Ellerini kullanarak yüzünü yara almaktan korumuştu ama elleri için durum hiç de iyi görünmüyordu. Acıyla doğrulmaya çalışırken onu tutup kaldıran kollara minnettardır. Yer yer soyulan avuçları can yakıcıydı. Ama kendisine yardım eden kolların sahibi ise avuçlarının sızısını bir anda unutmasına neden olmuştu. Hızla kendisini geri çektiğinde, kızlar yanına gelip avuç içleriyle ilgilenirken Caner’e bir teşekkür bile etmediğini fark etmişti. “ Şey… “ diyebildi ne diyeceğini bilemeden. Duygu durumdan memnun olsa da kendisi değildi. Her düştüğünde yanında bulmaya alıştığı kişi değildi o. Bu nedenle biraz fazla tepki verdiğini biliyordu. “ Teşekkür ederim.” “ Lafı bile olmaz. İyi misin?” diye sordu Caner. Umut’un bu sorunun yanıtını duymaya ihtiyacı olduğuna emindi. Şimdiden onun için oldukça endişelenmiş olmalıydı. Bakışları az önce bakıştığı gözlerin sahibine kayarken, onun da oldukça yakına gelmiş olduğunu fark etmişti. Ama yine de onu yerden kaldıran o değildi. Bu kez farklı bir kurtarıcısı olmuştu. Duygu’nun konuşmak için yanıp tutuştuğu Caner. Kızların tuttuğu ellerini işaret etti. “ Büyük bir şey değil” diye yanıtladı. Etrafını kuşatan kalabalık kendisine yoğun ilgi gösteriyordu. Farkında olmadan bir anda birçok kişiyle konuşma ortamı bulmuştu. Kendisiyle ilgilenenlerin çoğu erkek olsa da aralarında kızlarda vardı. Birlikte şelaleye vardıklarında ise etrafındaki kalabalık dağılmamıştı. Resim çekilmek isteyenlere itiraz dahi edemeden kadrajın önünde buluyordu kendisini. Uzun süren resim macerası kamp alanına geri dönene kadar sürmüştü. Kalanlar, geziye gidenler için yiyecekleri hazırlamışlardı ve gezmekten mideleri birbirine yapışan gezici kafilesi büyük bir açlıkla masaları hazırlayarak yemeğin başına oturmuşlardı. Kızların masası her zamankinden daha dolu bir hale gelmişti. Okulda konuşma fırsatı bulamayanlar, haklarında merak ettikleri ne varsa bu fırsatı kullanarak soruyorlardı. Haliyle ortaya renkli görüntüler çıkıyordu. Eğlendikleri her hallerinden memnun olan gurup içinde bir tek kişi durumdan memnun değildi. Yolda aklına gelen kardeşini merak eden Güneş, dün onu hiç aramadığını hatırlayarak biraz huzursuz olmuştu. Babası yüzünden telefonunu kapatmıştı ama bu kardeşini ihmal etmesi için yeterli bir neden değildi elbette. Yemeğini bitirip diğerlerinden ayrıldıktan sonra, önce çadırına girerek üzerine battaniye almış sonra da çantasından telefonunu çıkararak loş ışık altındaki göle doğru yürümeye başlamıştı. Kardeşiyle konuşmasına kimse şahit olsun istemiyordu. Gölün kıyısına vardığında, kuru toprağın üzerine oturarak evin numarasını çevirdi. Babası büyük olasılıkla evde olmalıydı. Eğer biraz şansı varsa ona yakalanmadan kardeşiyle konuşabilecekti. Bu konuda çok fazla ümitlendirmedi kendini. Kötü şansı olduğunu biliyordu. “ Buyurun. Bozdağların evi. Kimi aramıştınız? “ Benim Güneş” diye karşılık verdi ciddi bir sesle. “ Kardeşim uyumuyorsa telefona çağırır mısın?” “ Hemen Güneş Hanım” telefonun diğer ucunda bir sessizlik oldu. Ahşap zeminde çıkan ayak seslerinden Emre’nin odasına çıktığını anlamıştı. Çalan kapı da bunu kanıtlamıştı. “ Güneş hanım telefonda. Emre bey’le konuşmak istiyor.” “ Abla “diye bağıran bir ses duyduğunda istemsiz gülümsemişti. Nasıl da özlemişti onu. Onu da yanında getirmenin bir yolunu bulsa harika olurdu ama babası kendisine bile izin vermezken onu evden çıkarması imkânsızdı.” Nerdesin abla?” sabırsız çıkan sesi yüreğini sızlatmıştı. “ Ben tatile çıktım yakışıklım. Beni çok mu özledin?” diye sordu mutlu olduğunu kanıtlamak ister gibi. Çocuk olabilirdi ama aptal değildi. “ Evet, abla, çok özledim seni. Babam sen yokken çok kızgın. Sürekli evde bağırıp duruyor. Dün bana çok kızdı” dedi ağlamaklı bir şekilde. Bir kere daha kızdı kendisine. Kardeşini bırakmamalıydı. Kendisine olan öfkesini ondan çıkaracağını bilmeliydi. “ Neden? Neden kızdı sana?” diye sordu üzgün bir halde. “ Çünkü senin yanına gitmek istedim. Ablama gönder beni dedim. Çok kızdı. Sen de onun gibi aptal olacaksın dedi. Abla beni neden götürmedin ki? Yaramazlık yapmazdım. Seni hiç üzmezdim. Beni yanına al abla. Burada kalmak istemiyorum” diyerek ağlamaya başladı çocuk. Gözleri dolsa da yansıtmadı dışarıya. Burada ağlamak istemiyordu. “ Sakin ol Emre. Korkma tamam mı ablacığım. Ben yakında geri geleceğim ve bir daha seni bırakmayacağım. Ağlama ne olursun” ağlamak için dudaklarını birbirine bastırarak derin bir nefes aldı. “ Sana ne demiştim unutmadın değil mi?” Ağlayan çocuk hıçkırıklarının arasında “ Unutmadım” diye yanıtladı ablasını. Güneş’de onun gibi ağlıyordu. Ancak biri özgürce gözyaşlarını akıtırken diğeri içine ağlıyordu. Dokuz yıldır yaptığı gibi yine içine akıyordu göz yaşları. “ O zaman ağlamayı bırak hemen. Ablan ağlamaman için her şeyi yapacak. Sen hiç korkma tamam mı? Kimsenin seni üzmesine izin vermeyeceğim. Ablana güven tamam mı?” “ Tamam abla. Çabuk gel ne olur…” “ Geleceğim yakışıklım. Bir daha seni bırakmayacağım. Babam bir daha sana kızmaya kalkarsa ona de ki, ablam iki gün sonra geri dönecekmiş. Saklasın öfkesini” dedi dişlerinin arasından. “ Abla” “ Hadi, kapat telefonu şimdi. Ben yarın yine arayacağım seni. O zamana kadar güçlü bir çocuk ol ve ben gelene kadar dayan tamam mı?” “ Tamam abla?” “ Seni seviyorum” “ Bende seni seviyorum abla” Telefonu kapatıp çantasına geri koydu Güneş. Sonrada başını dizlerine dayayarak sessizce gözyaşını dökmeye devam etti. Ne kadar kaçarsa kaçsın, ne kadar denerse nedesin bazı şeylerden kaçış mümkün olmuyordu. Oysa birkaç gün özgür olabileceğini düşünmüştü. Nefes alabilecek kadar zamanı olacağını düşünerek buraya gelmişti. İki gün içinde de nefes aldığını hissetmişti de. Daha önce olmadığı kadar yaşadığını, mutlu olduğunu hissederek dolu dolu yaşamıştı. Ancak onun mutluluğu kardeşinin korkusu olmuştu. İki gün burada huzurlu bir yaşam sürerken, kardeşinin babası tarafından istismar edildiğini duymak canını yakmıştı. O babasına direnmeye alışkındı. Ama Emre çok küçüktü. Ona eziyet etmesine izin veremezdi. Ondan başka nesi vardı ki? Hiçbir şey kendisinin değildi. Herkes onu zengin bir kız olarak görüyor olabilirdi ama hiçbir şey kendisinin değildi. Hepsi babasınındı. Beş parasız bir kızdı gerçekte. Babasının verdiği konumu idare eden, babasının evinde yaşayan, onun cebine harçlık koyduğu zengin görünümlü beş parasız bir kızdı. Gerçek tam olarak buydu. Arkasında duyduğu kuru yaprak sesiyle başını dizlerinden kaldırıp omzunun üzerinden geriye baktı. Siyah bir siluet görünüyordu ama yüzünü seçememişti. “ Kim var orada?”    
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD