Geçit

1886 Words
BÖLÜM 1: Sabahın ilk ışıkları, Lyra’nın yatak odasının penceresinden süzülüp ahşap zemine uzun, dans eden çizgiler çiziyordu. İçinde hâlâ rüyasının ılık esintisi dolaşıyordu; devasa, gökyüzüne uzanan bembeyaz bir ağacın dallarındaydı, yaprakları gümüşi bir parlaklıkla titriyor, kökleri ise kalbinin ritminde atıyordu. Bilmediği, ama ruhuna işleyen bir melodinin yankısıyla uyanmaya çabalarken, kapı tıklandı. "Lyra, uykucu arı! Güneş çoktan bal toplamaya başladı, sen hâlâ kovanında mısın?" Teyzesi Elara’nın neşeli sesiydi bu. Lyra, dudaklarında hafif bir tebessümle yorganı başına kadar çekti. Elara, Lyra’nın dünyadaki tek ailesiydi; anne ve babasının trajik bir kazada ani ölümüyle Lyra’yı kanatlarının altına almış, ona hem annelik hem de en yakın dostluk yapmıştı. Şimdi Fransa’nın güneyindeki şirin bir kasaba olan Colmar’da, üç katlı, taş duvarlı, sardunyalarla bezeli şirin bir evde yaşıyorlardı. Kasabanın daracık, Arnavut kaldırımlı sokakları, rengârenk çiçeklerle süslü pencereleri ve sabahları mis gibi kruvasan kokan fırınları, Lyra’nın en sevdiği sığınağıydı. Elara sabırsızdı, bunu biliyordu Lyra. Gevşekçe tık tık vuran parmakları şimdi daha ritmik, daha ısrarcıydı. "Hadi ama çiçeğim! Bayan Dupont’un o tarihi goblenini bitirecek miyiz, yoksa öğlene kadar uyuyacak mısın?" Lyra mırıldandı, sesi hâlâ rüyaların kadifesiyle kaplıydı. "Beş dakika daha..." "Beş dakika dediğin, benim için en az yarım saat demek! Kahvaltıda senin en sevdiğin çilekli krep var, eğer geç kalırsan Amcan René hepsini silip süpürür, biliyorsun." René. Lyra’nın amcası René, eski bir denizciydi. Hayatın fırtınalarını görmüş, dalgaların hırçınlığını yaşamış, ama limana döndüğünde tam bir pamuk babaya dönüşen, koca yürekli bir adamdı. Her sabah Elara’nın kreplerine karşı verdikleri o tatlı mücadele, Lyra’nın aile hayatının ayrılmaz bir parçasıydı. Pes etti. Yorganı üzerinden attı. Açıkta kalan yatak odasının tavanından sarkan kurutulmuş lavanta demetlerinin hafif kokusu, odanın havasını dolduruyordu. Lyra'nın yatağının hemen yanında, duvarı kaplayan raflarda cam kavanozlar içinde farklı farklı otlar, kökler ve baharatlar sıralanmıştı. Kimisi toz haline getirilmiş, kimisi kurutulmuş, kimisi de alkol içinde demleniyordu. Lyra’nın "hobi köşesi" dedikleri bu yer, aslında onun gizli şifacı atölyesiydi. Annesinden yadigar kalan el yazması bir defterin sayfaları, yatağın başucundaki komodinin üzerinde açıktı. Eskimiş, sararmış kâğıtlar, tuhaf semboller ve latince bitki isimleriyle doluydu. Lyra, bu defterdeki tarifleri denemeyi, kasabadaki küçük rahatsızlıklara doğal çözümler bulmayı çok severdi. Elara ve René, onun bu "bitki tutkusuna" her zaman destek olmuşlardı; Lyra’nın annesinin de benzer bir merakı olduğunu söylerlerdi hep. Ayağa kalktı. Uzun, dalgalı, kızıl kahve saçları omzuna döküldü. Yüzünü yıkarken, aynadaki yansımasına baktı. Yeşilimsi kahve gözleri, uykunun mahmurluğuyla parlıyordu. Teyzesinin aksine daha narin, daha çekici bir yüz hattına sahipti. Giyimine özen gösteren, her zaman zarif ama rahat kıyafetleri tercih eden biriydi. Bugün de üzerine çiçek desenli, uçuş uçuş bir elbise giymeyi seçti. Eski zamanlardan kalma, kendisi için özel dikilmiş, etekleri yere kadar uzanan, yeşil ve kahve tonlarında bir elbiseydi. Her ne kadar bir restoratör olsa da, Lyra’nın giyim tarzı adeta bir botanikçi veya bir orman perisi gibiydi. Aşağıya indiğinde, mutfaktan gelen kahve ve tarçın kokusuyla iştahı açıldı. René, geniş omuzları ve gür sakallarıyla, sabah gazetesini okurken mırıldanıyordu. Elara, mutfak önlüğüyle krepleri çeviriyor, bir yandan da radyodaki klasik müzik eşliğinde mırıldanıyordu. "Günaydın uykucular!" dedi Lyra, mutfağın ışık dolu atmosferine adım atarken. "Günaydın çiçeğim!" diye karşılık verdi René, gazetesini indirip gülümserken. "Tam zamanında yetiştin, az kalsın senin payını da yiyordum." Elara, Lyra’nın yanağını okşadı. "Amcanın şakalarına aldırış etme. Otur bakalım, taze kahveni ve kreplerini yaptım." Lyra, masaya oturdu. Kahvaltı, her sabah olduğu gibi keyifli bir sohbete dönüştü. Kasabadaki dedikodular, yeni açılan fırın, Bayan Dupont’un gobleni... Lyra, onların bu sıcak ve huzurlu dünyasında kendini güvende hissederdi. Anne ve babasının yokluğundan kalan o boşluğu, Elara ve René’nin sevgisiyle doldurmuştu. Kahvaltıdan sonra Elara ile birlikte kasabanın Arnavut kaldırımlı sokaklarından geçerek atölyeye yürüdüler. Lyra, sadece eski eserlerin restorasyonuyla ilgilenmez, aynı zamanda kasabadaki hastalara bitkisel ilaçlar hazırlardı. Bu, annesinden devraldığı, ama Elara'nın tembihleriyle gizli tuttuğu bir yetenekti. İnsanlar onu sadece nazik ve yetenekli bir restoratör olarak bilirdi. Oysa Lyra, kimsenin duyamadığı sesleri duyar, kimsenin göremediği renkleri algılar ve kimsenin koklayamadığı bitki özlerini hissederdi. Bunu hep keskin duyularına verirdi, ki bu da annesinden yadigar kalan defterdeki bilgileri doğru kullanmasını sağlardı. Atölye, kasabanın biraz dışında, eski bir taş binanın zemin katındaydı. İçeri girdiklerinde, ahşap cilası, tiner, eski kumaş ve kurutulmuş bitki karışımı bir koku karşıladı onları. Lyra, bu kokuyu kendi evi gibi severdi. Bugün, Bayan Dupont’un yüzyıllık goblenini tamamlayacaklardı. Goblen, zamanın ve nemin etkisiyle yıpranmış, renkleri solmuştu. Lyra, özel bitkisel karışımlarla hazırladığı boyalarla, her bir ilmeği büyük bir özenle restore ediyordu. Elara, bu işte daha çok "arka plan" işleriyle ilgilenir, Lyra’nın dikkatini dağıtmamak için sessizce çalışırdı. Öğlene doğru, Lyra’nın içini tuhaf bir huzursuzluk kapladı. Annesinin defterindeki son sayfalarda, daha önce hiç karşılaşmadığı bir bitkiden bahsediliyordu: "Gece Nemi Yosunu." Bu yosunun, "ölmek üzere olan hayatı bile geri getirebilen" mucizevi özelliklere sahip olduğu yazıyordu. Lyra, defterdeki eskimiş, karmaşık çizimlere bakarken, zihninde garip bir yankı duydu. Sanki bu yosunu daha önce de görmüş, koklamış gibiydi. İçgüdüsel bir dürtüyle hareket etti. "Elara teyze," dedi Lyra, sesi her zamankinden farklı çıkmıştı. "Kalan işleri halledebilir misin? Bir şeye bakmam gerekiyor." Elara, kaşlarını çattı. "Ne oldu tatlım? Yüzün solgun görünüyor." "Önemli değil, sadece... bir bitki hemen dönücem." dedi Lyra, açıklamaya gerek duymadan. Annesinin defterindeki o yosunun, onu çağırdığını hissediyordu. Alet çantasını alıp atölyeden çıktı. Kendini adeta rüzgarın kollarına bırakmış gibi, kasabanın dışındaki ormana doğru yürümeye başladı. Yürüdükçe, orman daha da sıklaşıyor, ağaçlar gökyüzünü kapatıyordu. Lyra, annesinin defterindeki çizimlere göre, bu yosunun eski, nemli kayalıkların arasında büyüdüğünü biliyordu. İçindeki o tarifsiz his, onu daha önce hiç gitmediği, daha derinlere, ormanın kalbine çekiyordu. Güneş batmaya başlamış, ormanın derinlikleri mor ve lacivert tonlarına bürünmüştü. Lyra, bir yandan ilerlerken bir yandan da annesinin defterini karıştırıyordu. Sayfalar, rüzgârın hafif esintisiyle hışırdıyordu. Sonunda, eski, yosun tutmuş devasa bir kayalığın önüne geldi. Defterdeki çizimler, tam da burayı gösteriyordu. Kalbi hızla çarpmaya başladı. O yosunu bulacaktı. Kayalığın eteklerinde, toprağın nemli kokusu daha da belirginleşti. Eğildi, elini uzattı ve parmakları buz gibi suya değmiş gibi titredi. İşte oradaydı, kayanın dibinde, gece nemiyle parlayan, göz alıcı yeşil bir yosun. Tam ona dokunmak üzereyken, göz ucuyla biraz ötede havada bir parıltı fark etti. İlk başta yorgunluktan veya fazla bitki koklamaktan kaynaklanan bir halüsinasyon olduğunu düşündü. Havada, sanki görünmez bir perde yırtılmış gibi, mor ve lacivert tonlarında, titrek bir enerji alanı belirmişti. Lyra, bunun imkansız olduğunu biliyordu. Hayatında böyle bir şey görmemişti. Bilimsel açıklamalara inanıyordu, ama bu görüntü, tüm inançlarını altüst ediyordu. Merakı, korkusunu yendi. Titreyen elini, havada asılı duran o enerji dalgalanmasına doğru uzattı. Parmak uçları, geçidin görünmez duvarına değdiğinde, teninden garip bir karıncalanma hissi yayıldı. Geçit, sanki onu içine çekmek istiyormuş gibi daha da parlaklaştı. Zihninde, annesinin defterindeki o tuhaf semboller bir anda belirginleşti. Sanki o semboller, bu geçidin sırrını biliyordu. Bir an tereddüt etti. Geri çekilmeli miydi? Bu, tehlikeli bir şeydi. Ama içindeki o güçlü, kadim dürtü, onu ileri itiyordu. Annesinin defterindeki yosunun, bu geçidin ardında bir yerde olduğunu fısıldıyordu iç sesi. Ve Lyra, tek bir nefes bile almadan, elini o titrek mor ve lacivert geçide soktu. Sanki binlerce yıl aynı anda yaşanmış gibiydi. Çevresindeki ağaçlar bulanıklaştı, yer ayağının altından kaydı. Başını döndüren, kulaklarını sağır eden bir uğultu duydu. Sanki bir boşluktaydı, zaman ve mekan kavramı ortadan kalkmıştı. Havada uçuşan mor ışık parçacıkları, etrafında dans ediyordu. Sanki yeniden doğuyordu, ama nereye, nasıl doğduğunu bilmiyordu. Gözlerini açtığında, ayakları soğuk, metalik bir zemine bastığını hissetti. Gökyüzü... Gökyüzü mor ve gri tonlarındaydı. Yıldızlar, tıpkı kristaller gibi parlıyor, ama tanıdığı hiçbir yıldıza benzemiyorlardı. Etrafı devasa, modern mimarinin antik taş binalarla tuhaf bir şekilde harmanlandığı, uzayıp giden kulelerle çevriliydi. Sanki bir bilim kurgu filmine düşmüştü, ama bu çok daha gerçekti. Havası metalik, ozon ve hafif bir yaban kokusuyla doluydu. Şaşkınlıkla arkasına döndü. Geldiği yer... gelip geçtiği geçit, bir toz bulutu gibi dağılmıştı. Sanki hiç var olmamıştı. İçindeki korku, şimdi dehşete dönüşmüştü. Geri dönemezdi. Buraya nasıl geldiğini bile bilmiyordu. Daha ne olduğunu anlayamadan, kulakları sağır eden, metalik bir alarm sesi yankılandı. "Yırtılma Alarmı!" diye yankılanıyordu her yerden. Lyra’nın kalbi göğüs kafesini zorlayarak atmaya başladı. Neler oluyordu? Bu alarm, onu mu hedef alıyordu? Panikle, yakındaki devasa, yosun tutmuş bir ağacın arkasına saklandı. Saklandığı yerden, etrafındaki bu garip dünyanın hareketlendiğini gördü. Şık, karanlık üniformalar giymiş, iriyarı adamlar koşuşturuyordu. Bazıları, tanıdık bir hayvanın, kurdun formuna dönüşüyor, uluyarak etrafta koşturuyordu. Lyra’nın nefesi kesildi. Kurtlar... Gerçek kurtlar. Ama bu kurtlar, bildiği hiçbir hayvana benzemiyordu. Gözlerinde zeka ve vahşilik aynı anda parlıyordu. İçindeki mantık, yaşadıklarının imkansız olduğunu söylüyordu. Ama gözleri, ona bambaşka bir gerçekliği fısıldıyordu. Burası... Burası onun dünyası değildi. Sütunun arkasında nefes bile almadan dururken, ağır bot sesleri duydu. Yaklaşıyorlardı. Birinin sesi, diğerlerinden daha kalındı, daha otoriterdi. "Güvenlik ihlali. Geçit aktifleşti." Sonra, o sesin sahibi görüş alanına girdi. Lyra’nın gözleri faltaşı gibi açıldı. Karşısındaki adam, tam da rüyalarındaki o bembeyaz ağacın gölgesindeki heybetli figür gibiydi. Siyah, kusursuz bir kraliyet üniformasını andıran takımıyla, her adımıyla otorite yayıyordu. Koyu, neredeyse siyah gözleri, yakındaki mor geçit kalıntısını inceliyordu. Yüz hatları keskin, çene hattı belirgindi. Karizmatik, sert ve yakışıklıydı. Ama en çok dikkatini çeken, gözlerindeki o karanlık parıltıydı. Tıpkı etrafındaki kurtların gözleri gibi. Alaric Thorne, krallığının sınırına izinsiz giren davetsiz misafiri aramaya başlamıştı. Burnunu havaya kaldırıp kokladı. Buraya ait olmayan, yabancı ama büyüleyici bir koku alıyordu. Metalik kokan bu dünyada, bu koku, taze bahar çiçeği gibiydi. Lanetli ama çekici. Lyra, saklandığı yerden Alaric’i izlerken, kalbi delicesine atıyordu. Bu adam... bu dünyanın Kralı mıydı? Ve o geçitten geçtiği için mi buradaydı? Ne yapacaktı? Geri dönemezdi. Kaçacak yeri de yoktu. Alaric, tam Lyra’nın saklandığı sütunun önüne geldi. Gözleri sütunun arkasındaki gölgeliği tararken, Lyra’nın nefes alışını duydu. İnsanüstü duyuları, onun varlığını anında tespit etmişti. Yavaşça, elini sütuna uzattı. Lyra, sanki avını yakalamış bir yırtıcı gibi yaklaşan bu adamdan dehşete kapıldı. Kaçmak istedi ama ayakları yere mıhlanmıştı. Alaric’in parmakları, Lyra’nın koluna sertçe dolandı. Çekti. Lyra, bir anda kendini Alaric’in buz gibi gözlerinin içinde buldu. Aralarındaki mesafe, Lyra’nın nefesini kesti. "Hangi karanlık delikten geldin ve üzerindeki bu büyücü kokusu ne, yabancı?" dedi Alaric’in sesi, Lyra’nın kulaklarında yankılanırken. Sesi, kadife kadar pürüzsüz ama çelik kadar keskindi. Lyra, korkuyla titredi ama gözlerindeki o kadim şifacı ışığı, Alaric’in içindeki bir şeyi uyandırmıştı. "Ben... ben bir casus değilim. Sadece... bir bitki arıyordum. Burası neresi? Siz kimsiniz?" Alaric, Lyra’nın elindeki o nadir yosunu ve parmaklarındaki boya lekelerini fark etti. Annesinin defterindeki o gizemli yosun, Lyra’nın parmaklarında adeta canlı bir ışık gibi parlıyordu. Alaric'in içindeki o kadim kurt, Lyra’nın tenine değdiği an, bin yıldır beklediği mühürün parladığını hissetti. Sağ elinde, yüzük parmağında taşıdığı, nesiller boyu kraliyetin simgesi olan gümüş yüzük bir anda göz alıcı mor bir ışıkla parlamaya başladı. Bu, mühürün onaylandığı anlamına geliyordu. Alaric, öfkeyle değil, şaşkınlıkla baktı Lyra’ya. Bu imkansızdı. Bir insan... bir dünya insanı... onun kraliçesi olamazdı. Ama mühür asla yalan söylemezdi. Gözlerini Lyra’nın boynuna, mühürün parladığı noktaya çevirdi. Orada, Alaric’in en derin kabusu ve en büyük umudu yatıyordu. "Burası senin asla hayatta kalamayacağın bir krallık," dedi Alaric’in sesi, artık tehditkar değil, tuhaf bir sahiplenme tonuyla doluydu. "Ve ben, senin hem celladın hem de tek kurtuluşunum." Alaric’in parmakları, Lyra’nın boynundaki gümüş kolyeye değdi. Annesinden yadigar olan o kolye, Lyra’nın kokusunu bastıran ve onu kurt dünyasına karşı görünmez kılan bir tılsımdı. Ama bu dünyada, o tılsım da bir anlam ifade etmiyordu. "O ışık seni bana getirdi," diye fısıldadı Alaric, sesi Lyra’nın ruhuna işlerken. "Ve şimdi, benimle gelmek zorundasın." Lyra, yutkundu. Bu adamın gözlerinde gördüğü şey, sadece bir kralın otoritesi değildi. Çok daha eski, çok daha vahşi, ama aynı zamanda kadim bir kaderin yasıydı. Geri dönemezdi. Kurtlar Dünyası'nda yapayalnızdı. Ve bu Kral, ona hem korku salıyor hem de tarifsiz bir çekimle çağırıyordu. İşte tam o an, Lyra’nın içinde bir şeyler kırıldı. İnsan dünyasındaki o sakin hayatı, sonsuza dek geride kalmıştı. Ve şimdi, bir kralın emrinde, bir kurt dünyasının içinde, bilmediği bir kehanetin parçası olacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD