Ayşegül'ün anlatımı...
“Baki Atabey’in selamı var.”
O cümle, kalabalığın uğultusunu bir anda susturdu sanki. Az önce üzerime çöken bakışlar, fısıldaşmalar, merak… hepsi geri çekildi. Geriye sadece o isim kaldı.
Baki Atabey... babam..
Kalbim göğsüme sertçe çarptı. Nefesim boğazıma takıldı ama belli etmedim. Gözlerim, istemsizce Halil İbrahim’in yüzünde gezindi. Baki babamın bakışlarıyla aynıydı. Ne sesi titredi ne bakışları kaçtı. Aksine, sanki bu anın tam olarak böyle yaşanacağını biliyormuş gibi sakindi.
Baran’ın o kendinden emin duruşunda ise fark edilmesi zor, ince bir kırılma oldu. Gözleri kısıldı, yüz kasları gerildi. İlk kez… ölçüp tartıyordu.
“Demek hapisten selam gönderiyor,” dedi, dudaklarının kenarında beliren silik bir alayla.
“Ne kadar anlamlı.” diye alylı bir cümle çıktı.
Halil İbrahim bu sözlere aldırmadı. Sanki Baran’ın kurduğu o görünmez baskı alanı onun için yoktu.
“Selamdan fazlasını gönderdi,” dedi sadece.
Cebinden çıkardığı dosya, ilk bakışta sıradan görünüyordu. Ne kalın ne gösterişli… ama onu tutuş şekli bile içindekilerin ağırlığını ele veriyordu. Dosyayı açmadı. Sadece elinde tuttu. Ve bu bile yetti.
Baran’ın bakışları o dosyaya kilitlendi.
Ben o an bir şeylerin değiştiğini hissettim. Bu, tehdit değildi. Bu, pazarlık da değildi.
Bu… hazırlanmış bir operasyon gibiydi.
Halil’in sesi, ortamın ortasına ağır ağır yayıldı.
“Resmi belgeler. Zorla evlendirme girişimi, tehdit ve hürriyeti kısıtlama suçlarına dair başlatılmış işlem.”
Kalabalıkta fısıltılar yeniden yükseldi ama bu kez farklıydı. Meraktan çok tedirginlik vardı.
Baran hafifçe güldü. Ama o gülüş… az önceki gibi rahat değildi. Daha keskin, daha kontrollüydü.
“Bunlarla mı geldin?” dedi. “Benim kimlerle çalıştığımı bilmiyor olamazsın.”
Halil’in yüzünde en ufak bir değişim olmadı.
“Biliyorum,” dedi sakinlikle.
Ve sonra, sanki konuşmanın yönünü tamamen değiştiren o küçük ama kesin hamleyi yaptı.
Telefonunu cebinden çıkarıp ekranı Baran’a çevirdi.
“Yine de izlemek isteyebilirsin.”
Baran’ın kaşları çatıldı. Kısa bir an tereddüt etti, sonra bakışlarını ekrana indirdi.
O an… zaman yavaşladı.
Ben de istemsizce baktım.
Ekranda konağın dışı vardı. Işıkların altında net seçilen araçlar… hareket halinde insanlar… ve o düzenli, kontrollü kalabalık. Bu bir baskın kaosu değildi. Bu… planlı bir kuşatmaydı.
Halil’in sesi, neredeyse bir son cümle gibi çıktı.
“Konağın çevresi şu an resmi ekipler tarafından izleniyor. Her şey kayıt altında.”
Baran başını kaldırdı. Bu kez doğrudan Halil’e baktı.
O bakışta öfke vardı.
Ama daha önemlisi…
Hesap vardı.
İlk kez, bir hamlenin sonucunu önceden görmeye çalışan bir adam gibi duruyordu.
Çünkü biliyordu...şimdi yapacağı en küçük hata, sadece bu geceyi değil, kurduğu düzenin tamamını sarsabilirdi.
Bu… benim için hazırlanmış bir çıkıştı.
Ve Baran, bunu durdurabilecek durumda değildi.
Halil başını bana çevirdi. Bakışları, az önceki sertliğin aksine daha sakindi.
“Gidiyoruz,” dedi.
Ne emir gibiydi ne rica. Sadece kesin bir gerçekti.
Baran hemen araya girdi.
“Bir adım bile atamaz.”
Ama sesi… eksikti. İçindeki o sarsılmaz otoritenin yerinde, dikkatli bir gerilim vardı artık.
Halil gözlerini ondan ayırmadan cevap verdi.
“Dene.”
Tek kelime.
Ama içinde bir meydan okumadan çok, sonucu baştan belli bir ihtimalin ağırlığı vardı.
Ve Baran… Hiçbir şey yapamadı.
Gözlerimi onunkilerden ayırmadan bir adım attım.
Sonra bir tane daha.
Kimse kolumu tutmadı. Kimse yolumu kesmedi.
Gelinliğimin etekleri mermer zeminde sürünürken çıkan o hafif ses… az önce üzerime giydirilen bir kader gibi değil, geride bıraktığım bir yük gibi geliyordu artık.
Baran’ın yanından geçerken durmadım.
Ama sesim, sadece onun duyacağı kadar alçaldı.
“Sana söyledim Baran Zaferi.”
Kısa bir an duraksadım.
“Senin nikahına asla evet demeyeceğim.”
Yürümeye devam ettim. Halil kapıya yöneldi. Ben de onunla birlikte.
Konağın o ağır kapıları arkamızdan kapanırken, içimde garip bir sessizlik vardı. Ne zafer hissi, ne de tam anlamıyla rahatlama…
Kendi adımlarımla çıkıyor olmanın haklı gururu vardı yüzümde.
Kalabalığın uğultusu, bir anda boğuk bir sessizliğe dönüştü.
Sanki herkes aynı anda konuşmayı bırakmış, nefesini tutmuştu. Işıklar hâlâ aynı parlaklıkla yanıyordu, müzik aletleri hâlâ yerindeydi, ama o an… hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Ben aynı yerde değildim.
Halil İbrahim.
Yüzünü ilk kez görüyordum ama adını babamdan çok duymuştum.
Halil İbrahim'in yanı başımda adım atışı bile bana anlayamadığım bir güven verdi. Varlığı, bulunduğu alanı dolduruyordu. Sakinliği bile tehdit gibiydi.
Kapıdan çıktığımız da üzerimize bir anda karanlık çöktü. Ama bu karanlık… içeridekinden daha hafifti.
Derin bir nefes aldım. İlk kez gerçekten nefes alıyormuşum gibi. Göğsüm yanıyordu, ama bu acı… özgürlüğün acısıydı.
Halil İbrahim durmadı. Merdivenlerden inerken adımları kararlıydı. Ne acele ediyordu ne de yavaşlıyordu. Sanki her şey saniyesi saniyesine planlamış gibiydi.
Ben de onun temposuna uyuyordum.
“Arabaya,” dedi kısa ve net.
Ses tonu hâlâ sakindi ama artık içinde başka bir şey vardı. Dikkat. Hesap. Ve geri dönüşü olmayan bir sürecin farkındalığı.
Çıktığımızda gördüğüm manzara, az önce telefondaki görüntünün tam tersiydi.
Araçlar… insanlar… fakat resmi araç yoktu.
Ve hiçbiri panik halinde değildi. Bu bir kaos değil, kontrolün ta kendisiydi.
Bir an duraksadım.
“Blöf yapıyordun?” dedim, sesim fark etmeden kısıldı.
Halil İbrahim ilk kez bana tam olarak döndü.
Bakışları sert değildi. Ama yumuşak da sayılmazdı. Daha çok… gerçeği saklamayan birinin bakışıydı.
“Şimdilik...elimdekileri kullanmamayı seçtim diyelim.” dedi.
“Babam başlattı. Bitiren ben olacağım.”
Bu cümle içimde garip bir yankı yaptı.
“Ne demek o?”
Kısa bir an sustu. Sanki ne kadarını söylemesi gerektiğini tartıyordu.
“Bende bilmiyorum Ayşegül. Sen anlatacaksın.”
İçimde bir ürperti dolaştı.
“Ben mi?”
Bu kez gözlerini kaçırmadı.
“Annen ve benim babam neden içerde? Senin öz babanı neden öldürmek istediler? Bunların hepsini sen anltacaksın bana.”
Gözlerine bakıp yutkundum.… sadece benim kaçış gecem değildi.
Bir hesap gecesiydi.
Arabaya bindiğimizde ellerimin titrediğini fark ettim. Parmaklarımı birbirine kenetledim ama nafile… içimdeki gerilim hâlâ çözülmemişti.
Halil İbrahim direksiyona geçti. Motoru çalıştırdı ama hemen hareket etmedi.
Bana baktı.
“Gelinlikle gideceğiz mecbur. Bende sana göre bir şey yok. Bu saatte alacak yerde yoktur.”
Sözleri benim için o kadar beklenmedikti ki, donakaldım.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum, üzerimi boş ver der gibiydi sorum.
"Eve... "
Şaşırıp kaşlarımı çattım.
"Eve?"
"Evet.. babam seni bana emanet etti."
"Babam iyi mi? Onu gördün mü?"
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra başını hafifçe eğdi.
"İyi... yarın Adana'ya sevk olacaklar."
"Allah'ım çok şükür... " diye iç çekerken dikkatle bana bakıyordu.
Sessizce arabayı hareket ettirdi.
Konağın ışıkları arkamızda küçülürken içimde bir şey koptuğunu hissettim.
Ama bu kopuş… can yakıcı değil, hafifleticiydi.
Camdan dışarı baktım. Gece akıyordu. Yol uzuyordu.
“Bundan sonra ne olacak?” diye sordum.
Halil İbrahim gözlerini yoldan ayırmadı.
“Bundan sonra…” dedi, sesi bu kez daha yumuşakdı.
“Ben ne dersem onu yapacaksın. Birlikte ailemizi içerden çıkaracağız.”
Başımı hafifçe iki yana salladım.
“Nasıl?”
Bu kez cevap vermedi. Sadece gaza biraz daha bastı.
Ben… yine bilmediğim bir hayatın içine giriyordum.
Halil İbrahim…
Bu hayatın kapısını açan adamdı. Ama o kapının ardında ne olduğunu… Henüz hiç bilmiyordum.