GİDECEGUM ☀️

2830 Words
Karadeniz’in o bitmek bilmeyen, göğün yedi kat yukarısına uzanan sisli dağlarının arasında, yeşilin her tonunun insana hem nefes hem de keder verdiği bir köy vardı. Çatallı Köyü derlerdi oraya. Yamaca kurulu, evlerin birbirine uzak ama dedikoduların birbirine rüzgardan hızlı ulaştığı, toprağı dik, insanı dik kafalı bir yer. İşte bu köyün en dik yamaçlarından birinde, ahşap ve taş karışımı iki katlı eski bir Karadeniz evi yükselirdi. O evde, isimleri suların berraklığından ve gecenin karanlığından gelen iki kız kardeş yaşardı: Nehir ve Gece. Büyük olan Nehir’di, yirmi yaşındaydı. İsmi gibi çağlayıp akması, bendini yıkıp geçmesi beklenirdi belki ama kader onun önüne öyle büyük taşlar yığmıştı ki, Nehir sadece kendi içine akan, derin ve sessiz bir göle dönüşmüştü. Küçük olan ise on sekiz yaşındaki Gece’ydi. Ablasının aksine, o kapkaranlık isminin altında her an patlamaya hazır bir volkan, haksızlığa karşı duran bir fırtına saklardı. Nehir doğduğunda babası Aslan, "Bu uşak pir nehir gibi aksun, bereket getursun yurdumuza," demişti. İki yıl sonra Gece doğduğunda ise, dışarıda göz gözü görmeyen bir Karadeniz fırtınası vardı, gökyüzü zifiri karanlıktı. Annesi Emine, "Yine mi kiz doğurdum, bahtı da bu gece gibi kara olsun bari," diyerek fırlatmıştı adını ortaya. Bu iki kız kardeşin hayatı, dışarıdan bakıldığında Karadeniz’in o eşsiz doğası içinde sakin akan bir su gibi görünse de, o ahşap evin duvarları ardında bitmek bilmeyen bir zulmün, aşağılanmanın ve sevgisizliğin gölgesindeydi. Nehir ve Gece, doğdukları günden beri anne ve babalarının gözünde birer "hata", birer "fazlalık" ve en acısı da birer "yük" olarak büyütülmüşlerdi. Erkek çocuk özlemiyle yanıp tutuşan baba Aslan ve kocasına bir erkek evlat veremediği için tüm hıncını kızlarından çıkaran anne Emine, bu iki fidanı her gün sözleriyle, bakışlarıyla döverek büyütmüşlerdi. Ancak Nehir’in omuzlarında, Gece’ye göre çok daha ağır bir yük vardı. Nehir doğuştan gelen, sol bacağındaki ve kalbindeki bir rahatsızlıkla maluldu. Bir bacağı diğerine göre biraz daha kısa ve zayıftı, yürürken hafifçe aksar, hızlı yürüdüğünde ya da heyecanlandığında göğsünün sol tarafına amansız bir sancı saplanırdı. Kalbi, bu dünyadaki kötülüklere dayanamayacak kadar yorgundu daha yirmi yaşında. Karadeniz’in o dik patikalarını tırmanırken nefesi kesilir, durup soluklanmak zorunda kalırdı. İşte bu rahatsızlığı, babası Aslan için en büyük utanç kaynağıydı. Aslan, köy kahvesinde oturduğunda başını öne eğen, "Bir sağlam uşak veremedun bana," diye karısına hırlayan gaddar bir adamdı. Nehir’e hiçbir zaman ismiyle seslenmezdi. Ya "topal" derdi ya da "eksük". Evin içinde Nehir’in ayak sesleri duyulduğunda, o ahşap zemin hafifçe gıcırdadığında Aslan kükrerdi: "Yine ne tıkırdatursun o sakat ayağuni? Yer kaplayisun yeryüzünde, bereketsuz şay! Bi işe yaraduğun yok, kurutun bizi burada!" Annesi Emine de kocasından geri kalmazdı. Sabahın köründe çay bahçesine gitmeden önce Nehir’in odasının kapısını tekmeyle açar, yatakta nefes almakta zorlanan kızının üzerine yürürdü: "Kalk ula kalk! Geberemedun gittun başımıza! Bak o sakat halunla çay sepetini sırtlayamayisun, bari evun buni muni yap! Haçan seni doğuracağıma taşa doğursaydım da ocağum tüteydi!" Nehir bu sözleri her duyduğunda, kalbindeki o ince sızı büyür, boğazına bir düğüm otururdu. Ama o tek bir kelime bile etmezdi. Gözlerini yere indirir, babasının ve annesinin yüzüne bakamazdı. Çünkü Karadeniz’in o hırçın dalgaları gibi esen bu öfkenin karşısında duracak ne dermanı vardı ne de takati. O, kaderine boyun eğmiş, sessizce akan bir nehir gibi acısını içine gömerdi. Ama Gece öyle değildi. Gece, adının aksine bir kıvılcımdı. Ablasına yapılan her haksızlıkta, ona söylenen her ağır sözde içi parça parça olur, gözlerinden ateş fırlardı. Henüz on sekiz yaşındaydı, hayatın sillesini erken yemişti ama ruhu hala teslim olmamıştı. Anne ve babasının bu acımasızlığına karşı durabilen tek kişiydi o evde. Ne zaman Aslan, Nehir’e bağırsa, Gece hemen ablasının önüne siper olur, o küçük gövdesiyle dev gibi babasına kafa tutardı. Günün ilk ışıkları Çatallı Köyü’nün üzerine düşerken, sis bulutları vadinin derinliklerinden yukarıya doğru bir duman gibi tütüyordu. Gökyüzü gri, nemli ve ağırdı. Nehir, odasındaki dar tahta sedirin üzerinde uyandığında göğsündeki o tanıdık mengene çoktan sıkışmaya başlamıştı. Sol bacağını yataktan dışarıya doğru uzatırken hafifçe inledi. Kemikleri, Karadeniz’in bu rutubetli havasında erkenden kireç tutmuş gibi sızlıyordu. Odanın hemen dışından, mutfaktan gelen o sert ayak sesleri evin ahşap tabanını titretiyordu. Annesi Emine’nin sabah telaşı, her zamanki gibi bir öfke patlamasıyla başlıyordu. Bakır demliğin ocağa sertçe vurulma sesi, ardından tahta kaşıkların birbirine çarpışı ve nihayetinde o kapının tekmeyle açılışı. Emine, başındaki poşiyi arkaya doğru fırlatmış, yüzü çay tarlalarının sert rüzgarından kavrulmuş bir halde içeri girdi. Gözleri doğrudan Nehir’in titreyen bacaklarına kilitlendi. "Daha ne yatarsun ha orada? Güneş dağın arkasından doğdi, sen hala yatakta keyif çataysun! Ha bu sakat bacağun seni tembelliğe iyice alışturdi. Kalk da çayluk köylerine ekmek yapilacak, fırını yak! Gece nerdedur? O zilli nerde?" diye bağırdı Emine, sesinin tonu odanın taş duvarlarında yankılanarak. Nehir, yorganı yavaşça üzerine çekmeye çalışırken başını öne eğdi. "Gece... Gece erkenden kalktı ana. Bahçeye indi, ineklerin yemini verecekti," diyebildi kısık bir sesle. Sesindeki titreme, kalbindeki o ritim bozukluğunun, o yorgun çarpıntının dışa vurumuydu. Nehir, yirmi yıllık ömründe bu evde bir kez olsun yüksek sesle konuşamamıştı. Ne zaman sesini yükseltmeye kalksa, babasının o koca nasırlı eli havada biterdi. Emine burun kıvırdı, mutfağa doğru yürürken arkasından söylenmeye devam etti: "İnekler yesun, siz yeyun, Aslan yesun... Bi ha bu eve bereket girmediler. Bi erkek uşağum olaydi, şimdi çay fabrikasında kamyon sürerdi, bize para geturürdü. Siz anca ekmek tükedun, sakat bacakla bereketsuzluk geturun!" Nehir yavaşça ayağa kalktı. Sol ayağının üzerine bastığında o bildik kısalık ruhunu bir kez daha ezdi. Birkaç santimlik bir kemik parçası, onun bu evdeki mahkumiyetinin senedi gibiydi. Aynaya bakmadı bile. Saçlarını aceleyle arkadan ördü. Ama bu evde her şeye rağmen Nehir’in kimsenin bilmediği, anne ve babasının rüyalarında bile göremeyeceği bir sırrı vardı. O okuyordu. Kimsenin haberi yokken, kasabadaki o eski kütüphaneden Gece’nin gizlice taşıdığı kitapları, yırtık pırtık üniversiteye hazırlık dergilerini geceleri gaz lambasının ışığında, yorganın altında satır satır ezberliyordu. Nehir’in beyni, o sakat bacağının aksine, Karadeniz’in en hırçın kuşu gibi özgürce uçuyordu. O, bu karanlık köyden, bu tahta evden kelimelerle kaçıyordu. Formüller, edebiyat tarihleri, coğrafya haritaları onun kafasının içinde yepyeni bir dünya kurmuştu. Kimsenin ruhu duymadan üniversite sınavına hazırlanmıştı ve o sınavın sonuçları yakında gelecekti. Evin dış kapısı sertçe açıldı ve içeriye fırtına gibi Gece girdi. Gece’nin yanakları soğuktan ve hızlı yürümekten kıpkırmızı olmuştu. Üzerindeki eski hırkanın ceplerinde nemli toprak kokusu vardı ama gözleri pırıl pırıldı. On sekiz yaşındaydı ve bu köyün tüm kasvetine meydan okuyan bir güzelliği vardı. Siyah, gür saçları omuzlarından aşağıya dökülüyor, yeşil gözleri her bakışta bir isyan bayrağı açıyordu. Gece, mutfakta annesinin Nehir’e söylenmeye devam ettiğini duyunca adımlarını hızlandırdı, sırtındaki boş sepeti yere fırlatıp ablasının odasına daldı. "Ne dedi yine o kadın sana?" diye sordu Gece, fısıldayarak ama öfkeyle. "Yine mi laf etti bacağına? Haçan ben onun dilini koparacağum bi gün, görecek o!" Nehir parmağını dudağına götürdü. "Sus Gece, baban içerdedur, uyanmasun şimdi. Bi şey demedi, fırını yak dediler. Ben yakarum, sen elleme." "Yok öyle şey!" Gece, ablasının elindeki tahta parçalarını çekip aldı. "Sen oturacaksun ha buraya. Kalbun zaten dün geceden beri tekleyip durayi, görmeyrum sanma. Ben yakarum fırını da, çayi da koyarum. Sen şu kitaplaruna bak. Sınav sonuçları bu hafta açiklanacak dedun bana, unuttun mi?" Nehir’in gözleri aniden parladı, içindeki o büyük korku ve umut birbirine karıştı. "Açıklanacak da... Gece, ya kazandıysam? Ya buralardan gitme vaktim geldiyse? Babam hayatta izin vermez, biliysun. Beni bu bacakla şehre göndermezler." Gece ablasının o titreyen ellerini sımsıkı tuttu. "Aslan Reis izin vermezse vermesun! Ha bu kafamdaki planlar bitti mi sanisun? Sen o sınavı kazan, gerisini bana bırak. Ben seni o otobüse bindireceğum, gerekirse o yolu tek başıma sırtımda taşıyacağum seni ama seni bu evde çürütmeyeceğum." İki kız kardeş birbirine bakarken, koridordan gelen o ağır, hımbıl ayak sesleri her şeyi böldü. Baba Aslan, üzerinde çizgili pijama altı, kirli atletiyle odasından çıkmıştı. Öksürerek, boğazını temizleyerek mutfağa doğru yürüdü. Aslan, elli yaşlarında, yüzünün hatları öfke ve alkolden kabarmış, köyün en huysuz, en sevilmeyen adamlarından biriydi. Kahvede akşama kadar kumar oynar, borçlanır, sonra eve gelip hıncını bu iki kızdan çıkarırdı. "Emine! Çay nerdedur da? Ha bu evde kopek gibi çalışayrum, bi bardak sıcak çay bulamayrum!" diye kükredi Aslan. Emine hemen kocasının yanına koştu, sesini yumuşatarak: "Geldi herif, geldi. Bak ha bu kızlar yine kaytarayi. Büyük olan yatakta dönüp durayi, küçük olan da onun başında dadılık edayi. İş güç yok bunlarda." Aslan mutfağın kapısına gelip Nehir ve Gece’ye baktı. Gözlerini Nehir’in üzerine dikti, tiksinir gibi bir ifadeyle yüzünü buruşturdu. "Eksük şay... Yine mi dikilaysun orda? Bak ha bu ayağun yüzünden köyde maskara ettun beni. Dün kahvede Muhtar Temel dediler bana, 'Senin o sakat kızı ne yapacağuk, evde kaldı' dediler. Yüzüm yere düştü yahu! Bi işe yarasaydun, bi sağlam olaydun da seni bi zengine sataydım bari!" Gece tam öne fırlayacaktı ki Nehir onun eteğini arkadan sımsıkı tuttu. Nehir’in gözlerinden sessiz yaşlar süzülüyordu ama Gece’yi korumak için susmak zorundaydı. Gece, dişlerini öyle bir sıktı ki çenesi ağrıdı. Ama o da biliyordu ki, babası şu an sinirlenirse Nehir’in o zayıf kalbi bu gerilimi kaldıramazdı. Aslan masaya oturdu, Emine’nin doldurduğu çaydan büyük bir yudum aldı. "Küçük zilliye de Muhtarın oğli sulanayi zaten. Temel fena uşak değuldur. Parası var, pulu var. Haçan Gece’yi ona vereceğuk, o kesin. Ondan gelecek parayla da ha bu evin borçlarını kapatırım, yukari mahalleye bi dükkan açarız belki." Gece, duydukları karşısında donakaldı. Muhtarın oğlu Temel... Köyün en pislik, en tefeci, kadınlara yan gözle bakan serserisi. Gece’nin midesi bulandı. Ama Aslan’ın bilmediği, bu köydeki hiç kimsenin tahmin bile edemeyeceği bir şey vardı: Gece’nin kalbi boş değildi. Gece, köyün aşağı mahallesinde oturan, babası deniz kazasında ölmüş, annesiyle yalnız yaşayan dürüst, çalışkan ve yiğit bir gence, Ali’ye sevdalıydı. Ali, köyün balıkçısıydı. Kendi küçük teknesiyle fırtınalı Karadeniz’e açılır, rızkını dalgaların arasından söküp alırdı. Kimseye eyvallahı olmayan, adaletsizliğe gelemeyen, tıpkı Gece gibi deli fişek bir çocuktu. Gece ile Ali, çay bahçelerinin arkasındaki o gizli patikada, dev gürgen ağacının altında buluşurlardı aylardır. Birbirlerine tek bir kötü söz etmemişler, sadece gözleriyle, kalpleriyle konuşmuşlardı. Ali, Gece’ye "Benim fırtınalı denizim" derdi, Gece ise Ali’nin yanında dünyanın en huzurlu limanını bulurdu. Aslan’ın "Seni Temel’e vereceğum" sözü, Gece’nin kulaklarında bir ölüm çanı gibi yankılandı. Bakışlarını babasından kaçırdı, dışarıya, sislerin arkasındaki o mavi denize doğru baktı. İçinden, "Asla," dedi. "Asla beni o pisliğe yar etmeyeceksun baba. Ben Ali’ye söz verdum, canımı verurüm de o Temel’in evine adım atmam." Kahvaltı sofrası, her zamanki gibi bir cehennem azabı gibi geçti. Aslan ve Emine yiyip içiyor, kızlara ise sadece bayat ekmek kırıkları ve hakaretler kalıyordu. Nehir, sessizce fırının yanına gitti, odunları yerleştirmeye başladı. Bacağı sızladıkça duruyor, elini göğsüne koyup derin nefesler alıyordu. Gece ise hemen yanına bitiverdi. "Abla, sen içeri geç, yalan söyle ana gile, 'başım döneyi' de. Ben ha bu işleri biturur, hemen aşağıya inececeğim. Ali’yle buluşmam lazum. Muhtarın lafını duydun, Ali’ye anlatmam lazum bu işi. O bi çare bulur, pir yol gösterur bize," dedi Gece aceleyle. Nehir kardeşinin gözlerindeki o büyük sevdalanmayı ve aynı zamanda o büyük korkuyu gördü. Ali’yi tanıyordu Nehir; dürüst çocuktu, kardeşine zarar gelmesin diye canını ortaya koyardı, bilirdi. "Git Gece," dedi Nehir. "Git de dikkat et kurban olayım. Babam duyarsa ikinizi de yaşatmaz ha bu köyde. Ben buraları toparlarum, merak etme." Gece, arkasına bile bakmadan, annesinin mutfaktan gelen bağırışlarına aldırış etmeden evin arka kapısından fırladı. Dik çay patikalarından aşağıya doğru bir ceylan gibi koşmaya başladı. Ayaklarındaki eski lastik ayakkabılar çamura batıp çıkıyordu ama onun umurunda değildi. Kalbi, Ali’nin aşkıyla ve babasının tehdidinin korkusuyla öyle hızlı çarpıyordu ki, sanki göğsünden fırlayacaktı. Sislerin arasından geçip, gürgen ağaçlarının sıklaştığı, deniz kokusunun burnuna kadar geldiği o gizli vadiye ulaştı. Ali oradaydı. Üzerinde her zamanki balıkçı parkası, saçları deniz tuzuyla sertleşmiş, gözleri ufukta bir çizgiyi takip eder gibi dalmıştı. Gece’nin ayak seslerini duyar duymaz arkasını döndü. Yüzündeki o sert, Karadenizli ifade anında yumuşadı, yerini sıcacık bir gülümsemeye bıraktı. "Gece’m..." dedi Ali, ona doğru iki adım atarak. "Bu ne haldur da? Nefes nefese kalmışsın, gözlerun de bulutlanmış yine. Ne etti o gaddar baban sana?" Gece, Ali’nin göğsüne doğruldu, hıçkırıklarını tutmaya çalışarak onun kollarına sığındı. Ali, koca elleriyle Gece’nin saçlarını okşadı, onu sakinleştirmeye çalıştı. "Ali..." dedi Gece, sesi titreyerek. "Babam... Babam kahvede muhtar ile konuşmuş. Beni o pislik Temel’e vereceklerimiş. Başlık parası konuşurlar Ali. Evin borçlarını kapatacaklarimiş benimle. Ben ölürüm de gitmem ona Ali, biliysun da!" Ali’nin gözleri bir anda karardı, o sakin deniz dalgaları yerini bir fırtınaya bıraktı. Yumruklarını sıktı, arkasındaki kayaya öyle bir vurdu ki taşın tozu çıktı. "Ne deysun sen Gece? Temel kimdur da benim helalime göz koyacak? Haçan ben o muhtarı da, onun o serseri oğlunu da o denizin dibine gömerim! Kimse seni benden alamaz, canımı alırlar da seni o eve yar etmem!" "Ali, dur, delirme!" Gece onun kollarını tuttu. "Babam zaten bahane arayi. Eğer seninle ilişkimi öğrenirse hem seni vurur hem bizi evde katleder. Ablam... Ablamın durumunu biliysun. Kalbi dayanmaz bu kavgalara. Nehir’in sınav sonuçları gelecek bu hafta. Eğer kazandıysa, onu buralardan kurtarmamız lazum önce. Ben ablamı o cehennemde tek başına bırakıp seninle kaçamam da. Anla beni, ne olur anla." Ali, Gece’nin yüzünü ellerinin arasına aldı. O sert parmakları Gece’nin yanaklarındaki yaşları sildi. "Biliym fırtınam, biliym. Nehir benim de bacımdır. Onu o gaddarların eline bırakmayacağuk. Sen bana güven. Ben bu gece denize çıkacağum, büyük bi ağ atacam. Gerekirse tekneyi satar, o başlık parasından fazlasını babanın önüne fırlatırım. Yine de seni o Temel’e yedirmem. Ama Nehir’in işi mühimdur. O okuyacak, o kurtaracak kenduni. Biz de onun arkasından geleceğuk." Gece, Ali’nin bu dik duruşundan, bu sarsılmaz güveninden güç aldı. Başını onun göğsüne yasladı. "Söz mi Ali? Bizi bırakmayacaksun?" "Deniz kuruyana kadar söz Gece’m. Ha bu can bu bedenden çıkana kadar sen benimsin," dedi Ali, onun alnına sıcak bir buse kondurarak. Bu sırada yukarıdaki ahşap evde, Nehir odasında yalnız kalmıştı. Annesi ve babası köy merkezine, haftalık pazara gitmek için evden çıkmışlardı. Ev sessizdi, sadece duvar saatinin o monoton tıkırtısı duyuluyordu. Nehir, yatağının altındaki gizli bölmeden o yırtık pırtık defterini çıkardı. Sayfaları çevirdi. Defterin içinde sadece şiirler değil, çözülmüş matematik formülleri, tarih notları vardı. Nehir, köy okulundaki öğretmeninin ona gizlice verdiği eski bir radyodan akşamları ders yayınlarını dinler, o notları buraya geçirirdi. Tam o sırada dışarıdan bir korna sesi duyuldu. Köyün postacısı, o eski kırmızı motosikletiyle kapının önünde durmuştu. Nehir’in kalbi aniden duracak gibi oldu. Göğsüne bir el saplandı sandı. Zorlukla ayağa kalktı, bacağını sürüyerek pencereye doğru yürüdü. Postacı İdris, elinde büyük, resmi bir zarfla motosikletten iniyordu. "Nehir kızım! Evde kimse var mi?" diye bağırdı İdris aşağıdan. Nehir, nefes nefese merdivenleri indi, kapıyı açtı. İdris, kızı görünce gülümsedi. "Sana bi mektup var kızım. Ankara’dan gelayi. ÖSYM yazayi üzerinde. Ha bu nedir, sınav sonucu midur ne?" Nehir’in elleri titremekten zarfı alamadı önce. İdris zarfı onun eline tutuşturup, "Hayırlı haberler olsun inşallah kızım," diyerek motosikletine atlayıp gitti. Nehir kapıyı kapattı, sırtını ahşap duvara yasladı ve yavaşça yere çöktü. Sol bacağı altına kıvrılmıştı ama o an acıyı hissetmiyordu bile. Titreyen parmaklarıyla zarfı yırttı. İçindeki kağıdı çıkardı. Gözleri satırların arasında gezindi, en alttaki o büyük harflerle yazılmış yazıyı gördü: "Hacettepe Üniversitesi - Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (Burslu) - Kazandınız." Nehir o an hıçkırıklara boğuldu. Ama bu seferki acıdan değil, mutluluktandı. Kazandığını, o sakat bacağıyla, o hasta kalbiyle bu dağların arkasındaki dünyayı fethettiğini gördü. O okuyacaktı. O, yirmi yıldır ona "eksük" diyen, "sakat" diyen o anne babaya, o köye inat bir üniversite öğrencisi olmuştu artık. "Kazandım..." diye fısıldadı Nehir, gözyaşları kağıdın üzerine damlarken. "Kazandım Gece... Gidiyoruz buradan." Tam o sırada kapı aniden açıldı. İçeriye nefes nefese, gözleri yuvalarından fırlamış bir halde Gece girdi. Gece ablasının yerde ağladığını, elindeki resmi kağıdı görünce hemen yanına diz çöktü. Kağıdı ablasının elinden alıp okudu. Gece’nin yüzünde öyle bir tebessüm, öyle bir zafer çığlığı belirdi ki, evin o karanlık odası bir anda aydınlandı sandın. "Kazandın!" diye bağırdı Gece, ablasının boynuna sarılarak. "Kazandın Nehir’im! Haçan ben demedum mi sana, sen bu köyün en akıllı kızısın diye! Gidiyisun Ankara’ya! Kurtulaysun ha bu cehennemden!" İki kız kardeş, o eski evin koridorunda, birbirlerine sımsıkı sarılarak ağladılar. Nehir akan bir nehir gibi sessizce döküyordu içindeki yükü, Gece ise ablasının bu başarısıyla karanlığını dağıtıyordu. Ancak Karadeniz’in o sisli dağları, arkalarında dönen o gaddar planları henüz onlara göstermemişti. Kapının önünde beliren o ağır gölge, babaları Aslan’ın ayak sesleriydi. Aslan, pazardan erken dönmüştü ve yüzündeki o sinsi, karanlık ifade, bu büyük sevincin üzerine çökecek olan o büyük fırtınanın ilk habercisiydi. Aslan içeri girdiğinde, kızların elindeki o resmi kağıdı gördü. Gözleri kısıldı, o gaddar çehresi daha da gerildi. "Ne fısıldaşursunuz ha orada? Ne kağıdıdır o?" diye gürledi. Gece kağıdı hemen arkasına saklamaya çalıştı ama Aslan bir adımda yanlarına gelip Gece’nin kolunu sımsıkı kavradı, kağıdı elinden çekip aldı. Okuması yazması azdı ama üzerindeki o resmi logoyu ve "Üniversite" kelimesini seçebildi. Yüzü öfkeden mosmor oldu. "Bu ne demek dur?" diye bağırdı Aslan, kağıdı Nehir’in suratına doğru fırlatarak. "Sen benim arkamdan iş mi çeviraysun sakat şay? Ne üniversitesi? Kim gönderecek seni oraya? Ha bu bacakla şehre gidup bizi rezil mi edecesun? Oturacaksun oturduğun yerde! Senin yerin ha bu evdur, dizinin kırıp hizmet edeceksun bize!" Nehir o an ilk kez, hayatında ilk kez başını kaldırdı. Gözlerindeki o yaşlar kurudu, yerini bir nehrin bendini yıkma anındaki o büyük güce bıraktı. "Gideceğim baba," dedi, sesi titrese de net bir şekilde. "Ben kazandım. Kendi emeğimle, gece gündüz çalışarak kazandım. Okuyacağım ben." Aslan elini kaldırdı, tam Nehir’e vuracaktı ki Gece araya girdi, babasının göğsüne doğru kendini siper etti. "Dokunma ona! O gidecek! Sen ne dersen de, o Ankara’ya gidecek!" Evin içinde o an başlayan o büyük kavga, Karadeniz’in o en karanlık gecesinin, iki kız kardeş için hem bir özgürlük yürüyüşünün hem de Ali’yle birlikte verilecek o büyük varoluş mücadelesinin ilk perdes
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD