4.BÖLÜM ☀️

1942 Words
Ankara’nın soğuk ve ıslak ayazı, çatı katındaki küçük odanın ahşap pencerelerinden sızıp içerideki cılız gaz lambasının ışığını titretirken, o odadaki altı canın —Nehir, Gece, Ali, Rıza, Hikmet Hanım ve o gecenin tüm ağırlığının— nefesi birbirine karışıyordu. Ali’nin yaralı, bıkkın ama gözlerinde hala o pes etmeyen Karadeniz hırçınlığını taşıyan bedeni yatakta dinlenmeye çekildiğinde, oda sanki yıllardır süren bir fırtınanın ardından sığınılan tek güvenli koya dönüşmüştü. ​Ancak Karadeniz’den gelen tehlike ve o koca şehrin yabancılığı, atlatılan ilk fırtınayla beraber yok olup gitmemişti. Gece, sabaha kadar Ali’nin başucundan ayrılmadı. Ali’nin yüzündeki sıyrıklara, kurumuş kan izlerine ve bacağındaki o yüzeysel saçma yarasına ıslak tülbentlerle pansuman yaptı. Ali her uykusunda sıçradığında, kabuslarında hâlâ Aslan Reis’in o nifak saçan gaddar yüzünü veya Muhtarın piçi Temel’in belindeki gümüş saplı tabancayı gördüğünde, Gece onun nasırlı elini tutup kulağına eğiliyor, "Geçti Ali’m... Buradayız, Ankara’dayız. O dağlar bizi yutamadı," diye fısıldıyordu. ​Ertesi günün ilk ışıkları, Cebeci’nin gri, soğuk ve betonarme binalarının üzerine düştüğünde Nehir çoktan uyanmıştı. Sol bacağındaki o kronik sızı, havanın neminden ve soğuğundan dolayı iyice keskinleşmişti ama o, sancısını belli etmemek için dudaklarını ısırıyordu. Masanın üzerindeki ders kitaplarına, Cevdet Bey’in ders için önerdiği o kalın klasiklere baktı. İçinde büyük bir minnet ve aynı zamanda devasa bir sorumluluk hissi vardı. Artık sadece kendisi için değil; Ali’nin satılan teknesi, Gece’nin yanağındaki o silinmez tokat izi ve geride bıraktıkları tüm o cehennem için okumak zorundaydı. ​Gece, ablasının giyindiğini görünce yavaşça yataktan kalktı, Ali’nin üzerini örttü. "Abla," dedi fısıltıyla, "Okula gidiyorsun demek. Bacağın çok ağrıyor, ben de geleyim mi senle? Koluna girerim." ​Nehir gülümsedi, kardeşinin saçlarını arkaya topladı. "Yok Gece’m, sen Ali’nin yanında kal. Zaten Rıza Ağabey gelip ona bakacak, bir de pansuman tazelenmeli. Ben artık alıştım o merdivenlere. Hem... Ben oraya dik durmaya gittim. Aksasam da düşmeyeceğim artık." ​Nehir çantasını omzuna takıp ahşap merdivenlerden ağır ağır indi. Cebeci sokaklarındaki rüzgar yüzünü yalıyordu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin o devasa taş binasına adım attığında, her şey ona hâlâ bir rüya gibi geliyordu. Sınıfa girdi, en ön sıradaki ahşap amfi koltuklarından birine oturdu. Derse Cevdet Bey girdi. Cevdet Bey, ders anlatırken gözleri bir an Nehir’e kaydı; gözlerindeki o baba sıcaklığı, Nehir’in içindeki tüm yabancılık hissini söküp atmaya yetti. ​Fakat aynı saatlerde, binlerce kilometre ötede, Karadeniz’in o sarp, sisli ve hırçın köyü Çatallı’da işler hiç de sakin yürümüyordu. ​Aslan Reis, kahvehanenin ortasında Ali’nin yüzüne fırlattığı o paranın ve hakaretlerin hırsını henüz alamamıştı. Muhtar ve oğlu Temel, köye rezil olmanın öfkesiyle Aslan Reis’in evini bir an olsun boş bırakmıyordu. Köydeki o sinsi, çürümüş dedikodu mekanizması işlemeye başlamıştı: "Aslan Reis’in kızları bir balıkçı uşağıyla kaçtı, Ankara’da erkeklerin elinde maskara oldu" diye konuşuluyordu. Aslan Reis’in o muhafazakar, gaddar ve hastalıklı gururu bu yükü taşıyamıyordu. Kafası her gece alkolle dumanlandığında, evdeki Emine’nin üzerine yürüyor, "Senin yüzünden oldu! O kızlara sen cürüm verdin, o topal kızı vaktiyle gebertmeliydim!" diyerek kadını dövüyordu. Emine ise, yediği dayağa ve kendi ezilmişliğine rağmen hâlâ kızlarına duyduğu o çürük hasetle Aslan’ı kışkırtıyordu: "Ankara’dalar işte! O Hacıbayram’daki amcanın oğullarına haber sal. Bulup getirsinler o zillileri, vurup temizlesinler namusumuzu!" ​Aslan Reis, o cumartesi sabahı Ankara’daki akrabası, Hacıbayram tarafında kabadayılık taslayan ve karanlık işlerle uğraşan kuzeni Rıza’nın adaşı olmayan, "Karasakal" lakaplı İsmail’e telefon açtı. İsmail, Aslan’ın öfkesini dinledikten sonra, "Merak etme emmioğlu," dedi. "Ankara büyük yerdir ama bizim elimiz uzundur. Taşra kızlarıdır onlar, eninde sonunda ya bir yurda ya bir fakülteye ya da hemşehri derneklerine düşerler. Buluruz, hesabını keseriz." ​Bu tehlikeli ağ Ankara’da örülürken, Cebeci’deki küçük oda yeni bir hayata uyanıyordu. ​Ali, üç günün sonunda yataktan kalkacak gücü buldu. Karadeniz’in o hareketli, dalgalı hayatından sonra bir oda içinde hapis kalmak ona ölüm gibi geliyordu. Yüzündeki yara kabuk bağlamıştı. Gece ile birlikte evden çıktıkları ilk gün, Ankara’nın o gri ve resmi sokakları Ali’ye çok yabancı geldi. Deniz kokmuyordu burası; asfalttan, egzozdan ve soğuk betondan başka bir şey yoktu. Yine de Ali boş duracak bir adam değildi. Rıza’nın aracılığıyla Siteler’deki bir ahşap ve mobilya atölyesinde marangoz çırağı olarak işe başladı. Denizde tekne tamir ederken öğrendiği o el becerisi, ahşabı işleme yeteneği atölyedeki ustaların dikkatini çekmişti. Nasır tutmuş elleri bu kez dümen değil, rende ve keser tutuyordu. Kazandığı ilk haftalığı alıp eve getirdiğinde, parayı masanın üzerine, Nehir’in ders kitaplarının yanına koydu. ​"Bu para temizdir Gece’m," dedi Ali, yüzündeki o gururlu tebessümle. "Alın terimdir. Nehir ablamın kitaplarına, sizin nafakanıza helaldir." ​Gece’nin gözleri doldu. Ali’nin elini tutup öptü. "Sen bizim limanımızsın Ali," dedi. "Sen olmasaydın biz o dağların arasında boğulup gidecektik." ​Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Ankara’ya ilk kar düştüğünde, şehir tamamen beyaza büründü. Karadeniz’in dağlarına yağan o amansız, yolları kapatan kardan çok farklıydı bu kar. Sessizce, adeta bir kefen gibi şehrin üzerine seriliyordu. Nehir, üniversitedeki ilk dönemini başarıyla tamamlamak üzereydi. Sınıftaki diğer öğrenciler önceleri onun aksayan bacağını, hırpalatılmış köylü şivesini ve çekingenliğini garipseseler de, Nehir’in edebiyata olan derin sevgisi, Cevdet Bey’in derslerinde gösterdiği üstün kavrayış yeteneği ve azmi herkesin saygısını kazanmıştı. Artık kütüphaneden çıkmayan, geceleri gaz lambasının ışığında divan edebiyatı metinlerini, yabancı klasiklerin çevirilerini satır satır ezberleyen bir Nehir vardı. ​Gece ise evde Hikmet Hanım’dan dikiş nakış öğrenmiş, mahalledeki kadınların elbiselerini dikerek kendi parasını kazanmaya başlamıştı. İki kardeş, Karadeniz’in o gaddar coğrafyasından sökülüp getirdikleri hayatlarını burada, bozkırın ortasında ilmek ilmek yeniden inşa ediyorlardı. ​Fakat huzur, bu kız kardeşler için hiçbir zaman uzun süreli bir mülk olmamıştı. ​Ocak ayının sonlarına doğru, Ankara’yı dondurucu bir soğuk kapladığı bir salı günü, felaket yine o tanıdık gölgesiyle belirdi. Aslan Reis’in Ankara’daki akrabası Karasakal İsmail’in adamları, haftalardır sürdürdükleri takibin meyvesini almışlardı. Otogardaki kayıtlar, muavinin sızdırdığı bilgiler ve fakültenin çevresinde yapılan araştırmalar sonucunda Nehir’in izini bulmuşlardı. Nehir’in her gün Cebeci’den çıkıp Fakülteye yürüdüğünü, akşamları ise aynı güzergahtan eve döndüğünü tespit etmişlerdi. ​O gün Nehir, kütüphanedeki çalışmalarını bitirip fakültenin o heybetli kapısından dışarı çıktığında hava çoktan kararmıştı. Kar serpintisi rüzgarla beraber yüzüne vuruyordu. Sol bacağı soğuktan iyice uyuşmuş, adımlarını atmakta zorlanıyordu. Cebeci yokuşuna doğru yöneldiğinde, arkasından gelen ayak seslerini fark etti. Önce bunun standart bir sokak gürültüsü olduğunu sandı ama adımlarını hızlandırdıkça arkasındaki iki karartının da hızlandığını fark etti. ​Göz ucuyla arkasına baktı. Siyah kasketli, uzun paltolu iki adam, elleri ceplerinde onu takip ediyordu. Nehir’in kalbi yine o eski hırçın ritmiyle çarpmaya başladı. Korku, sol kolundan girip göğsüne doğru bir zehir gibi yayıldı. Adımlarını daha da sıklaştırmaya çalıştı ama sakat bacağı ona ihanet ediyordu; ayağı kaydı ve yol kenarındaki karlı kaldırıma dizlerinin üzerine düştü. ​Kitapları ve defterleri karın üzerine saçıldı. Tam toparlanmaya çalışırken, adamlar tepesinde bitti. Adamlardan biri, yüzünde tiksindirici bir sırıtışla Nehir’in kolundan tutup havaya kaldırdı. ​"Bak sen şu topal kuşa," dedi adam, ağzından çıkan pis tütün kokusuyla. "Aslan Amcamızın bahsettiği o okumuş zilli sensin demek. Amcamızın selamı var sana kızım. Memlekete döneceksin, o okul da o hülyalar da burada bitecek." ​Nehir kolunu kurtarmaya çalıştı, çığlık atmak istedi ama diğer adam eliyle Nehir’in ağzını kapattı. "Kes sesini!" diye fısıldadı adam sertçe. "Sessizce yürü önümüzdeki arabaya. Yoksa burada, şu karın üstünde gebertiriz seni, kimsenin ruhu duymaz." ​Nehir çırpındı, sol bacağını adama doğru savurmaya çalıştı ama gücü yetmiyordu. Adamlar onu yol kenarında bekleyen siyah bir araca doğru sürüklemeye başladılar. Nehir’in gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarında donuyordu. O an içinden "Bitti..." dedi. "Buraya kadarmış. Bizi yine o cehenneme sokacaklar." ​Tam o sırada, sokak lambasının altından devasa bir karartı fırladı. Ali, atölyeden çıkmış, Nehir’i karşılamak ve yolda ona yoldaşlık etmek için fakülteye doğru geliyordu. Sahneyi gördüğü an, içindeki o Karadeniz fırtınası tam anlamıyla koptu. Ali’nin kükremesi Cebeci’nin sessiz sokağında yankılandı. ​"Ula şerefsizler!" ​Ali bir kaplan gibi adamların üzerine atıldı. Nehir’in ağzını tutan adama öyle bir yumruk indirdi ki, adamın burnundan çıkan kan karın üzerine sıçradı ve adam yere serildi. Diğer adam cebinden bir sustalı bıçak çıkarıp Ali’ye doğru salladı. Bıçak Ali’nin paltonun kolunu yırttı ama Ali acıyı hissetmiyordu bile. Adamın bıçak tutan bileğini yakaladı, ters çevirip adamı dizinin üzerine çöktürdü. Ali’nin gözleri hiddetten kararmıştı; o an karşısındaki adamları değil, Aslan Reis’i, Muhtar’ı ve onlara çile çektiren herkesi görüyordu. ​"Gidin o Aslan Reis’e söyleyin!" diye bağırdı Ali, adamı yere yapıştırıp boğazına basarken. "Bu kızlar artık sizin marabanız değil! Eğer bir daha bu sokağa, bu okulun önüne bir adım atarsanız, sizi o Karadeniz’in dibine gömerim, duydunuz mu beni?" ​Devriye gezen iki polis memuru gürültüyü duyup olay yerine koştu. Düdük sesleri sokağı kapladı. Bıçaklı adamlar yerdeki arkadaşlarını toplayıp kaçmaya çalıştılar ama polisler birini yakalamayı başardı. Ali polisleri görünce durdu, ellerini kaldırdı. Nehir karın üzerinden doğrulmuş, titreyen bedeniyle Ali’ye doğru koşmuştu. ​"Ali! Ali iyi misin?" diye ağladı Nehir. ​"İyiyim abla, iyiyim..." dedi Ali, nefes nefese. Nehir’i yerden kalkan kitaplarını toplamasına yardım etti, onu bağrına bastı. ​O gece karakolda geçti. Cevdet Bey, haberi alır almaz karakola geldi. Profesör unvanını ve Ankara’daki nüfuzunu kullanarak Ali’nin bir meşru müdafaa yaptığını, kızların can güvenliğinin tehlikede olduğunu polise kaydettirdi. Yakalanan saldırganın Aslan Reis ve Karasakal İsmail ile olan bağlantıları ortaya çıkarıldı. Karakol amiri, durumu emniyet müdürlüğüne bildireceğini ve Aslan Reis hakkında uzaklaştırma ile arama kararı çıkarılacağını söyledi. ​Karakoldan çıktıklarında sabahın ilk ışıkları söküyordu. Cevdet Bey, dışarıda bekleyen kızlara ve Ali’ye baktı. Yüzünde derin bir keder ama aynı zamanda büyük bir gurur vardı. ​"Evlatlarım," dedi Cevdet Bey, soğukta buğulanan sesiyle. "Cehalet, çirkinliğini ve şiddetini her yere taşır. Ama siz burada yalnız değilsiniz. Bu okul, bu şehir, bu cumhuriyet sizin arkanızdadır. O adamlar bir daha size dokunamayacak." ​O olaydan sonra Ankara’daki yaşam daha sıkı güvenlik önlemleriyle devam etti. Karasakal İsmail ve adamları polisin baskısı yüzünden geri çekilmek zorunda kaldılar. Aslan Reis ise köyde tamamıyla yalnızlaşmıştı. Kızlarını geri getiremediği gibi, köylünün gözünde de "kendi evlatlarına kıyan gaddar adam" imajı iyice yerleşmişti. Muhtar Temel, kaybettiği paranın hırsıyla Aslan Reis’in yukarı mahalledeki çay bahçesine el koymuş, Aslan’ı iyice sefaletin içine sürüklemişti. Emine ise evde yapayalnız, kendi kazdığı o kuyuda, kocasının kahrıyla baş başa kalmıştı. ​Bahar geldiğinde, Ankara’nın bozkırı yeşillendi. Ağaçlar çiçek açtı, Cebeci’nin sokakları cıvıl cıvıl bir renge büründü. Nehir, ilk yılını fakülte birincisi olarak tamamladı. Amfide düzenlenen törende, Cevdet Bey başarı belgesini Nehir’e takdim ederken salondaki tüm öğrenciler ve profesörler Nehir’i ayakta alkışladı. Nehir, o heybetli sahneye çıkarken sol bacağını arkasından sürüklüyordu ama o aksaklık artık onun bir utancı değil, cehalete karşı kazandığı zaferin nişanesiydi. ​Salonda en arka sırada oturan Gece ve Ali, elleri patlayana kadar Nehir’i alkışlıyorlardı. Gece’nin gözlerinden süzülen yaşlar, ablasının o gururlu duruşuna bakarken duyduğu sonsuz sevginin eseriydi. ​Tören bittikten sonra üçü, fakültenin bahçesindeki ulu çınar ağacının altına oturdular. Ankara’nın ılık bahar rüzgarı saçlarını okşuyordu. Nehir, cebinden o hiç unutmadığı, bir zamanlar çamurlu ve yırtık olan ama şimdi şeffaf bir dosyanın içinde korunan Ankara mektubunu çıkardı. Kağıdın üzerindeki o çamur lekesi hâlâ oradaydı ama artık solmuştu. ​"Bakın..." dedi Nehir, kağıdı Gece ve Ali’ye göstererek. "Babamın çizmeyle bastığı yer burası. Bizi yok edeceğini sandığı yer. Ama biz buradayız." ​Gece, Ali’nin elini tuttu. Ali, cebinden çıkardığı küçük bir kutuyu Gece’ye uzattı. İçinde, kendi elleriyle ahşaptan oyduğu, üzerinde bir martı figürü olan sade bir yüzük vardı. ​"Karadeniz’de söz vermiştim sana Gece’m," dedi Ali, sesi titreyerek. "Ha bu fırtına bittiğinde, limanımız hazır olduğunda yüzüğünü takacağım demiştim. Benimle bir ömür yürür müsün?" ​Gece gülümsedi. Yanağındaki oeski tokat izinin yerinde şimdi al bir gamze belirdi. "Ben senle o Karadeniz’in dibine de yürürüm Ali’m," dedi ve yüzüğü parmağına taktı. ​Nehir başını gökyüzüne kaldırdı. Ankara’nın masmavi göğünde süzülen kuşları izledi. Kalbi artık o eski felaket ritmiyle değil, özgürlüğün ve geleceğin o tatlı, düzenli ritmiyle çarptıyordu. Karadeniz’in hırçın dalgaları, o sarp kayalıklar, Aslan Reis’in gaddar çehresi ve o ahşap evin karanlık odası geride kalmıştı. ​Onlar isimlerinin hakkını vermişlerdi: Nehir, önündeki tüm engelleri yıkarak kendi denizine ulaşmış; Gece, en koyu karanlığından kendi aydınlık şafağını doğurmuş; Ali ise fırtınalı denizlerin ardından aradığı o güvenli limanı sevdiğinin gözlerinde bulmuştu. Yol hâlâ uzundu, hayat önlerine daha pek çok sınav çıkaracaktı ama üçü el ele verdikçe, dünyanın hiçbir fırtınası onları bir daha yıkamayacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD