Ankara’nın soğuk ve ıslak ayazı, çatı katındaki küçük odanın ahşap pencerelerinden sızıp içerideki cılız gaz lambasının ışığını titretirken, o odadaki altı canın —Nehir, Gece, Ali, Rıza, Hikmet Hanım ve o gecenin tüm ağırlığının— nefesi birbirine karışıyordu. Ali’nin yaralı, bıkkın ama gözlerinde hala o pes etmeyen Karadeniz hırçınlığını taşıyan bedeni yatakta dinlenmeye çekildiğinde, oda sanki yıllardır süren bir fırtınanın ardından sığınılan tek güvenli koya dönüşmüştü. Ancak Karadeniz’den gelen tehlike ve o koca şehrin yabancılığı, atlatılan ilk fırtınayla beraber yok olup gitmemişti. Gece, sabaha kadar Ali’nin başucundan ayrılmadı. Ali’nin yüzündeki sıyrıklara, kurumuş kan izlerine ve bacağındaki o yüzeysel saçma yarasına ıslak tülbentlerle pansuman yaptı. Ali her uykusunda sıçradığı

