Ankara’nın bozkırında ilkbahar yerini yavaş yavaş sıcak bir haziran ayına bırakırken, Cebeci’nin o taş döşeli dar sokaklarında zaman adeta daha dingin, daha mağrur akıyordu. Çatallı Köyü’nün o karanlık kilerinden, Trabzon Hastanesi’nin soğuk koridorlarından ve mahkeme salonlarının ağır havasından sıyrılan hayat, iki kız kardeş ve Ali için nihayet hak ettikleri o sarsılmaz huzur zeminine oturmuştu. Ancak hayatın getirdiği yeni sorumluluklar, olgunlaşan sevdalar ve akademik mücadeleler, bu üç genç insanı bambaşka bir olgunluk evresine taşıyordu.
Nehir için hayat artık sadece hayatta kalma mücadelesi değil, o cehalet karanlığına karşı bilgiyi bir kalkan gibi kuşanma dönemiydi. Sol bacağındaki darp izleri ve geçirdiği ameliyatlar sonrasında kalan hafif aksama, aksine onun attığı her adıma daha köklü, daha kendinden emin bir anlam katıyordu. Artık o kütüphanede tozlu rafların arasında çalışan sıradan bir burslu öğrenci değildi. Profesör Cevdet Bey’in en yakın asistan adayı, Osmanlı paleografyası ve Cumhuriyet dönemi arşiv metinleri üzerinde uzmanlaşan genç bir araştırmacıydı.
Haziran ayının ilk haftasında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin o görkemli büyük amfisinde büyük bir heyecan hakimdir. Fakülte dekanlığı, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kırsal eğitim ve kadın okuma-yazma oranları üzerine hazırlanan kapsamlı bir sempozyuma ev sahipliği yapmaktadır. Cevdet Bey, bu sempozyumun açılış bildirisini sunma görevini Nehir’e devretmiştir. Bu karar, Nehir için sadece akademik bir adım değil, o çamurlu mektubu yüzüne fırlatan Aslan Reis’e, "sakat kızdan okumuş çıkmaz" diyen Çatallı Köyü’nün o dar kafalı zihniyetine verilmiş en büyük ve en zarif cevaptır.
Sempozyum günü geldiğinde amfi hıncahınç doludur. Öğrenciler, profesörler, araştırmacılar ve en önemlisi arka sıralarda gururla oturan Gece, Ali, Hikmet Hanım ve Rıza... Nehir, üzerinde sade ama son derece şık lacivert bir döpiyes, elinde kürsüye koyduğu sunum notlarıyla merdivenleri yavaşça tırmanır. Sol bacağını her bastığında içinden geçen o eski sancı, ona o karanlık kilerde Gece’ye verdiği sözü hatırlatır: "Yürüyeceksin!"
Kürsüye geçtiğinde salona derin bir sessizlik çöker. Nehir, mikrofonu düzeltir ve mavi gözlerini salonda gezdirir. Arka sırada oturan Gece’yle göz göze geldiğinde, iki kız kardeşin zihninden aynı anı geçer: Trabzon’daki o rutubetli kiler odası, bilekleri kesen halatlar ve dışarıda uğuldayan Karadeniz fırtınası...
"Değerli hocalarım, sevgili arkadaşlarım," diye başlar Nehir. Sesi amfide bir su misali berrak ve pürüzsüz çınlamaktadır. "Bugün burada sadece istatistiki verilerden, arşiv belgelerinden bahsetmeyeceğim. Bugün burada, toprağa gömülmek istenen ama yaprak açan hayallerden bahsedeceğim. Anadolu’nun ve Karadeniz’in o geçit vermez dağlarında, çamurun ve cehaletin ortasında doğan; mektupları yırtılan, okuma hakkı ellerinden alınmak istenen, sakat ve eksik görülen binlerce kız çocuğunun sessiz çığlığından bahsedeceğim..."
Nehir konuştukça amfideki hava değişir. Akademik bir sunum, bir kadının özgürlük ve varoluş manifestosuna dönüşür. Konuşmasının sonunda, Anadolu’daki kadınların okullaşma mücadelesini anlatırken kendi hikayesinden tek bir kelime bile bahsetmez ama arka sıradaki Cevdet Bey’in gözlerinden süzülen yaşlar, salonun neden bu kadar büyülendiğini özetlemektedir. Nehir sunumunu bitirdiğinde salon dakikalarca ayakta alkışlanır. Alkış sesleri amfinin yüksek tavanında yankılanırken Nehir hafifçe eğilerek salonu selamlar. O an, sol bacağındaki aksamanın aslında bir engel değil, bir zafer nişanesi olduğunu bir kez daha anlar.
Sempozyum sonrasında fakültenin bahçesindeki çınar ağacının altında toplanırlar. Gece, gözyaşlarını tutamayarak ablasının boynuna sarılır. "Gurur duyuyorum seninle abla," diye fısıldar Gece. "O kürsüde dururken Karadeniz’in o yüksek dağlarından bile daha yüce görünüyordun."
Ali de Nehir’in elini saygıyla sıkar. "Nehir abla," der, sesi duygudan boğuklaşarak. "Sen sadece kendi kaderini değiştirmedin. Sen bizim de, o köyde kalan o çaresiz kızların da kaderine bir ışık yaktın."
Aynı günlerde Gece ve Ali’nin hayatında da yepyeni bir sayfa açılmaktadır. Ali’nin Siteler’deki atölyede yaptığı el oyması ahşap işçiliği, Ankara’nın sınırlarını aşmış, İstanbul ve İzmir’deki mimarlık bürolarının dikkatini çekmeye başlamıştır. Hayri Usta, yaşlandığını ve artık işleri Ali’ye devretmek istediğini belirterek atölyenin tapusunu ve yönetimini resmen Ali’ye devreder. Ali, Karadeniz’in o yoksul balıkçı kasabasından çıkan garip bir delikanlıyken, artık Ankara’da dürüstlüğü, zanaatı ve çalışkanlığıyla tanınan saygın bir atölye sahibi olmuştur.
Gece ise Hikmet Hanım’ın desteğiyle Kızılay yakınlarında küçük bir terzi dükkanı kiralamıştır. Dükkanın tabelasına "Şafak Terzihanesi" adını verirler. Çünkü o karanlık kiler gecesinden sonra hayatlarına doğan şafağı unutmak istemezler. Gece’nin diktiği elbiseler, geleneksel Karadeniz dokumalarıyla modern Ankara modasını harmanlayan eşsiz tasarımlardan oluşmaktadır. Dükkan kısa sürede bürokrat eşlerinin, üniversiteli genç kızların ve gelin adaylarının uğrak noktası haline gelir. Gece, yanında yetimhaneden çıkan iki genç kızı da işe alarak onlara terzilik öğretmeye başlar. Vaktiyle kendisine uzatılan o merhamet elini, şimdi başka çaresiz kız çocuklarına uzatmaktadır.
Ancak geçmişin hayaletleri, cezaevinin soğuk duvarları arkasında bile tamamen yok olmamıştır.
Temmuz ayının ortalarında, Erzurum Kapalı Cezaevi’nden bir mektup gelir. Mektup, cezaevi yönetimi aracılığıyla Nehir’e ulaştırılmıştır. Gönderen kişi Aslan Reis’tir. Nehir, fakültedeki odasında tek başınayken mühürlü zarfı uzun süre elinde tutar. Parmakları zarfın üzerinde gezinirken içindeki o eski korkunun artık tamamen silindiğini, yerini sadece derin bir acımaya bıraktığını hisseder.
Zarfı açar. İçi kötü bir yazıyla, titrek ellerle yazılmış tek bir sayfadan ibarettir. Aslan Reis, hapishanenin o dondurucu soğuğunda ağır bir akciğer rahatsızlığına yakalanmış, siroz hastalığı da ilerlediği için yatağa düşmüştür. Mektupta o eski kükreyen, tehditler savuran Aslan Reis’ten eser yoktur.
Mektupta şunlar yazmaktadır:
"Nehir kızım... Cezaevinin bu soğuk koğuşunda öksürürken kan tükürüyorum. Hekimler fazla vaktim olmadığını söyler. Geceleri rüyamda o karanlık kileri görüyorum. Sizin çığlıklarınızı, o topraktaki kan izlerini görüyorum. Ben size babalık etmedim. Cehaletimin, içkimin, o muhtarın kışkırtmalarının kurbanı oldum. Namus dedik, töre dedik, kendi evlatlarımızın canına kastettik. Şimdi bu tek kişilik koğuşta geberip giderken üzerimde bir dağ gibi biriken bu veballe ölemem. Biliyorum, yüzüme bakmazsınız. Biliyorum, beni affetmezsiniz. Ama ananız Emine de bakım evinde iyice eridi gitti. Beni affetmeyin ama o ananıza bir helallik verin. Haklarınızı helal edin ki ben bu toprağın altına girdiğimde tamamen yanmayayım..."
Nehir mektubu okuduktan sonra masanın üzerine bırakır. Akşam eve döndüğünde durumu Gece’ye ve Ali’ye anlatır. Mutfak masasında otururlarken ağır bir sessizlik hakim olur.
Gece, çay bardağını sıkıca tutar. Yüzündeki tokat izinin silik beyazlığı, loş ışıkta belirsizleşmiştir. "Ben helal etmiyorum," der Gece, sesi kesin ve soğuktur. "O adam bizi o kilerde ölüme terk etti Ali. Seni vurmaya çalıştı. Ablamın bacağını kırdı. Şimdi ecel kapıya dayanınca mı aklına geldi babalık? Mektubunda bile hâlâ kendini acındırıyor."
Ali, Gece’nin elini tutar. "Sen ne dersen odur Gece’m. Ama Aslan Reis’in o hapishanede geberip gitmesi, onun cezasının sadece bu dünyadaki kısmıdır. Asıl cezası, vicdanının onu diri diri yeməsidir."
Nehir ise pencereden dışarıya, Ankara’nın yıldızlı gecesine bakar. "Ben ona nefret bile beslemiyorum artık," der Nehir yavaşça. "Nefret, o adama hâlâ bir değer verdiğimi gösterir. Ben onu zihnimde çoktan gömdüm. Ama anamız... Emine... O kadın o köyün, o sistemin bir kurbanıydı. İçindeki kıskançlık ve korku onu o hale getirdi. Ben haftaya Trabzon’a, o bakım evine gideceğim."
Gece şaşkınlıkla ablasına bakar. "Abla... Yine mi Karadeniz?"
"Bu kez korkarak değil Gece," der Nehir gülümseyerek. "Bu kez bir mağlup olarak değil, bir galip olarak gideceğim. O kadının gözlerine son kez bakıp helalliğimi vereceğim ve o defteri sonsuza dek kapatacağım. Aslan Reis’e ise tek bir kelime bile yazmayacağım. Onun cezası, cevapsız kalmaktır."
Ertesi hafta Nehir, yanında Rıza ile birlikte Trabzon’a gider. Trabzon Devlet Bakımevi’nin huzurlu bahçesinde, tekerlekli sandalyede oturan Emine’yi bulurlar. Emine’nin sol tarafı tamamen felçlidir, konuşma yetisini neredeyse tamamen kaybetmiştir. Ancak Nehir’in kendisine doğru yürüdüğünü görünce gözleri büyür, yaşlar yanaklarından aşağıya süzülmeye başlar.
Nehir, anasının yanına diz çöker. Bu kez sakat bacağı onu zorlamaz. Anasının o kurumuş, titreyen elini tutar.
"Ana..." der Nehir. Sesi ne öfkelidir ne de aşırı sevecen. Sadece insani bir olgunluk taşır. "Ben geldim. Nehir..."
Emine ağzından anlaşılmaz, boğuk sesler çıkarmaya çalışır: "N-Nehir... K-Kızım..."
"Sana hakkımı helal etmeye geldim ana," der Nehir. "Bize yaptığın her şeyi, Aslan Reis’e göz yumuşunu, o mektubu yırtıp attığın anı... hepsini affediyorum. Seni o cehaletin karanlığına bırakıyorum ama vicdanımda sana dair tek bir kin tutmuyorum. Sen de helal et hakkını."
Emine başını hızlı hızlı sallar. Ağlamaktan omuzları sarsılır. Sağ elini güçlükle kaldırıp Nehir’in saçlarına dokunur. O dokunuş, ömrü boyunca kızına veremediği tek şefkat kırıntısıdır.
Nehir ayağa kalkar. Rıza ile birlikte bakımevinden ayrılırlar. Erzurum Cezaevi’ne ise hiçbir haber göndermezler. İki hafta sonra Aslan Reis’in koğuşunda ölü bulunduğu haberi gelir. Cenazesi köyde kimse tarafından kaldırılmak istenmez, kimsesizler mezarlığına gömülür. Gaddarlıkla, şiddetle ve cehaletle örülen bir hayat, yapayalnız ve tek bir helallik alınamadan son bulmuştur.
Ankara’ya dönüldüğünde hayat kendi muhteşem akışında hızla ilerlemeye devam eder.
Ağustos ayının sonuna doğru, Ankara’nın o sıcak yaz gecelerinden birinde, Gece ve Ali’nin evinde büyük bir müjde kutlanır. Gece hamiledir. Bu haber, Cebeci’deki o küçük aile için en büyük zaferin ve yenilenmenin simgesi olur. Çatallı Köyü’nün kanlı, şiddet dolu soyu geride kalmış; sevgiden, emekten ve özgürlükten doğacak yepyeni bir nesil yola çıkmıştır.
Ali, haberi aldığı an Gece’yi kucağına alıp odanın ortasında döndürür. Gözlerinden sevinç yaşları süzülmektedir. "Bir kızımız olursa..." der Ali, sesi titreyerek. "Adını Umut koyacağız. Karadeniz’in fırtınasına inat, Bozkırın ortasında yeşeren Umut..."
Nehir ise teyze olacağını öğrendiği an kardeşine sarılır. İki kız kardeş, o gün kilerde birbirlerine verdikleri sözün tutulmuş olmasının gururuyla kenetlenirler.
Zaman su gibi akar. Sonbahar gelir, yapraklar Cebeci sokaklarına dökülür. Nehir, üniversitedeki yüksek lisans tezini başarıyla tamamlar ve fakültede doktoraya kabul edilir. Artık öğrenci değil, "Araştırma Görevlisi Nehir" olarak kürsülerde ders vermeye, yeni nesillere ışık tutmaya başlamıştır. Fakültedeki odasının duvarına, ilk gün Cebeci’deki çatı katında yazdığı o sözleri çerçeveletip asar:
"Bir nehir yatağını bulduğunda, önünde duracak hiçbir kaya yoktur."
Kış ayları çöktüğünde Ankara beyaz bir kar örtüsüyle kaplanır. Bir cumartesi akşamı, Hikmet Hanım’ın evinde büyük bir akşam yemeği sofrası kurulur. Masanın etrafında Cevdet Bey, Hikmet Hanım, Rıza, Ali, karnı iyice belirginleşmiş olan Gece ve Nehir vardır.
Pencereden dışarıda sessizce yağan kar izlenirken, içerideki sobadan yayılan kestane kokusu ve çay buğusu odayı kaplar.
Cevdet Bey kadehini (şalgam suyunu) kaldırır. "Bu gece..." der yaşlı profesör, gözleri gururla parlayarak. "Bu gece burada sadece bir akşam yemeği yemiyoruz. Bu gece burada, cehalete karşı kazanılmış en büyük zaferin sofrasındayız. Nehir bize azmin ne olduğunu öğretti. Gece bize sadakatin ve cesaretin ne olduğunu gösterdi. Ali bize sevdanın bir insanı nasıl bir dağ gibi dimdik tutabileceğini kanıtladı. Hepinizin yolu açık olsun evlatlarım."
Masadaki herkes kadehlerini tokuşturur.
Yemekten sonra Nehir, odasına çekilir. Pencerenin önüne geçer. Kar tanelerinin Ankara’nın ışıkları altında süzülüşünü izler. Sol bacağında hafif bir sızı vardır ama bu sızı artık ona acıyı değil, ne kadar uzaklardan gelip nereye ulaştığını hatırlatmaktadır.
Defterini açar. Son mürekkep damlasıyla, hayatının bu uzun ve meşakkatli bölümüne yön veren şu son cümleleri kağıda döker:
"Biz Karadeniz’in o karanlık, sisli patikalarından yola çıktık. Bacaklarımızı kırdılar, kanatlarımızı yolmak istediler. Bizi bir kilere kapatıp üzerimize devasa kilitler vurdular. Sanıyorlardı ki o kilitler ruhumuzu da hapsedecek. Ama unuttular; özgürlük bir bina değil, bir iradedir. Biz o kilitleri kırdık. O çizme izli mektubu bir leke değil, bir sancak gibi taşıdık. Şimdi burada, Ankara’nın kalbinde, kendi hayatımızın mimarları olarak duruyoruz. Kardeşim kucağına yeni bir can alacak, ben kürsümde binlerce gence ışık olacağım, Ali zanaatıyla toprağa ve ahşaba ruh katacak. Geçmişin fırtınası dindi. Şafak söktü. Ve Nehir, kendi denizine kavuştu."
Defteri kapatır. Işığı söndürür. Dışarıda kar yağmaya devam ederken Nehir, göğsündeki o sonsuz huzur ve güvenle derin bir uykuya dalar. Gece karanlığını tamamen teslim etmiş, sabahın ilk ışıkları Cebeci’nin üzerini altın bir parıltıyla kaplamaya başlamıştır.