Ankara’nın bozkırında yeşeren o kırılgan huzur, Cebeci’nin gri sokaklarına çöken erken bir kasım akşamında paramparça oldu. Nehir’in fakülte kütüphanesindeki mesaisi bitmiş, hava henüz kararmışken elindeki kalın ders notlarıyla durağa doğru yürümeye başlamıştı. Sol bacağındaki o tanıdık sızı, soğuk rüzgarın kemiklerine işlemesiyle iyice artmış, adımlarını aksatarak atmasına sebep oluyordu. Ancak içindeki o huzurlu öğrenci hevesi, yolunu aydınlatmaya yetiyordu. Tam ana caddenin tenhalaştığı, eski binaların arasından süzülen cılız sokak lambasının altındaki köşeyi döneceği sırada, yol kenarında duran brandalı, çamur kaplı köhne bir kamyonetin kapıları aniden savrularak açıldı.
Kamyonetin içinden fırlayan üç gölge, ne olduğunu anlamasına fırsat kalmadan Nehir’in üzerine çullandı. Nehir’in ağzından çıkan cılız çığlık, kirli ve tütün kokan kalın bir elin dudaklarına gaddarca bastırılmasıyla boğazında düğümlendi. Kolunu büküp onu yere doğru bastıran o koca, nasırlı elin dokusunu hissettiği an Nehir’in ruhu felç oldu. O el, ömrü boyunca üzerine kalkan, Ankara mektubunu buruşturup yüzüne fırlatan elin ta kendisiydi.
"Meydanı boş buldun zilli..." diye fısıldadı Aslan Reis, kızının kulağına doğru. Sesi alkol, öfke ve nefret kokuyordu. "Ankara’nın gobel kahpeleriyle birlik olup bizi rezil edecesun ha? Demek o sakat bacağunla buralarda gezersun."
Nehir çırpınmaya çalıştı, sol bacağıyla adama vurmak istedi ama Aslan Reis kızının o zayıf bacağına sert bir tekme indirerek onu büsbütün çaresiz bıraktı. Kamyonetin arkasından çıkan Muhtar’ın oğlu serseri Temel ve Aslan’ın Ankara’daki karanlık akrabası Karasakal İsmail, Nehir’i bir çuval gibi kamyonetin kasasına fırlattılar. Nehir başını kasanın demirine çarptı; gözlerinin önünde şimşekler çaktı, zihni bulanıklaştı.
Ancak Aslan Reis’in intikamı burada bitmiyordu. Kızlardan birini alıp diğerini bırakmak, onun hastalıklı gururunu tatmin etmezdi. "Sıra o diğer zillide," dedi Aslan Reis, dişlerinin arasından tükürür gibi. Kamyonet, Cebeci’nin arka sokaklarına, Hikmet Hanım’ın evinin bulunduğu dar sokağa doğru sessizce süzüldü.
O saatlerde Gece, evde yalnızdı. Ali henüz atölyeden dönmemiş, Hikmet Hanım ise komşuya mevlide gitmişti. Gece, gaz lambasının ışığında Ali’nin yırtılan iş gömleğini dikiyor, bir yandan da radyodaki hafif müziği dinliyordu. İçinde nedensiz bir sıkıntı, Karadeniz’in o fırtına öncesi sessizliğine benzeyen uğursuz bir darlık vardı. Tam iğneyi kumaşa batıracağı sırada aşağıdan ahşap dış kapının gürültüyle sarsıldığını duydu.
"Ali?" diye fısıldadı Gece, ayağa kalkarak.
Gelen Ali değildi. Dış kapı ahşabın çatırtısıyla yerinden sökülürce açıldı. Merdivenleri ikişer ikişer tırmanan ağır bot sesleri odaya doğru yaklaştı. Gece masadaki makası kapıp kapıya doğru yöneldi ama kapı kicklenerek açıldı. İçeriye giren ilk kişi, elinde kalın bir sopayla Aslan Reis’di. Arkasında Temel sırıtarak duruyordu.
"Ana!" diye haykırdı Gece, ama sözü Aslan Reis’in yüzüne indirdiği müthiş bir tokatla yarıda kaldı. Tokadın şiddetiyle Gece duvara çarptı, şakakları ahşap kaplamaya vurunca gözleri karardı. Makas elinden fırlayıp halının üzerine düştü. Aslan Reis kızının saçlarından yakaladı, onu yerden sürükleyerek koridora çıkardı.
"Bizim namusumuzu bu gurbet ellerde sakız ettiniz ha!" diye gürledi Aslan Reis. "Seni o muhtarın oğluna vermedim diye bu piçlerle kaçarsun ha!"
Gece yüzüne kay kay inen darbelerle serseme döndü. Yanağı patlamış, burnundan akan kan çenesine doğru süzülmeye başlamıştı. Bütün gücüyle çırpındı, Aslan’ın elini ısırmaya çalıştı: "Bırak beni! Ali gelince gebertecek seni! Bırak!"
Aslan Reis, kızının böbreğine sert bir yumruk indirdi. Gece’nin nefesi kesildi, acıdan iki büklüm oldu. Temel, Gece’nin kollarını arkadan büküp plastik bir iple sıkıca bağladı. Yüzü gözü kan içinde kalan, bilinci kapanmak üzere olan Gece’yi de kamyonetin kasasına, ablasının yanına attılar. Üzerlerine kirli, ıslak bir muşamba örttüler. Kasadaki tiner ve mazot kokusu Nehir ile Gece’nin ciğerlerine dolarken, kamyonet gürültüyle çalıştı ve İç Anadolu’nun bozkırından Karadeniz’in kapkaranlık dağlarına doğru, gecenin zifiri karanlığında yola koyuldu.
Ali ve Rıza eve geldiklerinde karşılaştıkları manzara tam bir dehşetti. Kapı kırılmış, içerideki eşyalar darmadağın edilmişti. Yerdeki kan izleri ve Gece’nin elinden düşen o kanlı makas, Ali’nin aklını başından aldı. Ali’nin haykırışı Cebeci sokağını inletti ama kamyonet çoktan şehir sınırlarını çıkmış, Bolu dağlarına doğru hızla ilerliyordu.
Saatler süren o korkunç yolculuk, iki kız kardeş için cehennemin ta kendisiydi. Kamyonetin kasası sallandıkça Nehir’in sakat bacağı kasanın saçlarına çarpıyor, Nehir acıdan bayılma noktasına geliyordu. Gece ise yüzündeki kanlar kurumuş, ablasının göğsüne başını koymuş, içten içe hıçkırıyordu. Aslan Reis ve Temel arada sırada kamyonetin kabin penceresini açıp içeriye küfürler savuruyor, "Görürsünüz siz köye varınca!" diye tehditler yağdırıyorlardı.
Ertesi günün ilk ışıkları Karadeniz’in o geçit vermez, sisli dağlarının tepesinde belirdiğinde hava bardaktan boşanırcasına yağmurluydu. Yol bitti, çamurlu patikalar başladı. Kamyonet Çatallı Köyü’nün en üst mahallesindeki o eski, kapkaranlık Aslan Reis evinin önünde durdu. Yağmur, kızların üzerindeki muşambayı sırılsıklam etmişti.
Aslan Reis kamyonetin kasasını açtı. İki kızını da saçlarından tutarak çamurun içine fırlattı. Nehir’in sol bacağı çamur balçığına saplandı, ayağa kalkamadı. Aslan Reis, kızını belindeki kalın deri kemerle dövmeye başladı. Kemerin metal tokası Nehir’in sırtına ve omuzlarına indikçe kızın çığlıkları Karadeniz’in sisli vadilerinde yankılandı.
"Kalk ula sakat!" diye bağırdı Aslan Reis, gözleri kontrolden çıkmış bir canavar gibiydi. "Kalk da git o Ankara’daki profesörlerine haber et! Kalk!"
Gece, bağlı kollarıyla kendini ablasının üzerine attı. Kemer darbeleri bu kez Gece’nin sırtına inmeye başladı. "Vur bana gaddar adam! Vur bana ama ablama dokunma!" diye feryat etti Gece.
Serseri Temel ve Muhtar, bahçede durmuş bu vahşeti keyifle izliyor, sırıtyorlardı. Köylülerden birkaç kişi uzaktan bakıyor ama Aslan Reis’in elindeki çifte kırma tüfekten ve gözü dönmüşlüğünden korktukları için kimse müdahale edemiyordu.
Aslan Reis iki kız kardeşini yerlerde sürükleyerek evin arkasındaki o eski, tütünsüz, pencereleri tahtalarla çivilenmiş kiler odasına soktu. Odada toprak tabandan yükselen ağır bir rutubet ve çürümüş patates kokusu vardı. Odanın tek havalandırması, yüksekte duran, demir parmaklıklarla kaplı küçücük bir menfezdi. İçerisi zifiri karanlıktı.
Aslan Reis kızları toprağın üzerine fırlattı. Belindeki kemeri kenara atıp duvarda asılı duran o kalın, ıslak çay halatını aldı. Önce Nehir’in sağlam bacağını ve kollarını arkadaki ahşap direğe sımsıkı bağladı. Nehir acıdan ve bacağına aldığı darbelerden dolayı bilincini yitirmek üzereydi, mavi gözleri kayıyordu. Ardından Gece’yi yakaladı. Gece ona tükürmeye çalışınca Aslan Reis kızın suratına bir tokat daha indirdi. Gece’nin başı duvara çarptı, dudaklarından kan fışkırdı. Aslan Reis Gece’yi de Nehir’in hemen yanındaki diğer direğe, kollarını omzundan kasacak kadar sıkı bağladı.
"Ha bu odadan ölünüz çıkacak!" dedi Aslan Reis, soluk soluğa. Yüzündeki o gaddar haz tiksindiriciydi. "Ne o oç Ali ne de o Ankara’daki gavurlar bulabilir sizi burada! Yarın şerbetin kesilecek Gece hanım. Haftaya da muhtarın evine gelin gideceksun. O sakat ablan da bu odada geberip gidecek!"
Aslan Reis odadan çıktı. Ağır, kalın gürgen kapıyı kızların üzerine kapattı. Dışarıdan devasa demir sürgünün çekildiğini, ardından kalın bir zincirin dolandığını ve asma kilidin takıldığını duydular. Şak... Şak... Şak... Kilidin kapanma sesi, kızların özgürlüklerinin üzerine vurulan son damga gibi odada yankılandı.
Karanlık oda, iki kız kardeşin ahları ve soluklarıyla doldu.
Dışarıda Karadeniz yağmuru çatıyı döverken, odanın içindeki soğuk ve rutubet kemiklerine işliyordu. Nehir toprağın üzerinde bükülmüş vaziyette yatıyordu. Sol bacağındaki kaslar kramplarla kasılıyor, kalbi göğsünü delmek ister gibi ritimsiz darbeler vuruyordu.
"Gece..." dedi Nehir, sesi bir fısıltıdan farksızdı. "Gece... Yaşıyor musun kardeş taze?"
Gece, bağlı kollarının acısına aldırmadan başını ablasına doğru çevirmeye çalıştı. Yüzü kan içindeydi, göz kapakları patlayan tokattan dolayı şişmişti. "Yaşıyorum abla..." dedi hıçkırarak. "Buradayım... Yanındayım."
"Gece..." dedi Nehir, gözlerinden süzülen yaşlar toprağa karışırken. "Ben... Ben nefes alamıyorum. Kalbim çok kötü çarpayi. Babam haklıymış... Ben sakatım, ben hastayım. Biz o mektubu almakla, o otobüse binmekle hayal kurduk. Bak... Yine başladığımız yerdeyiz. Yine o çamurun içindeyiz."
Gece içindeki tüm acıya rağmen silkelendi. Bağlı olduğu direği sarsmaya çalıştı. "Sakın abla!" diye bağırdı kısık ve kararlı bir sesle. "Sakın öyle söyleme! O kağıdı aldın sen! Ankara Üniversitesi’ne girdin sen! Cevdet Hoca senin adını okudu, o koca amfide herkes seni alkışladı! Hatırla abla, hatırla! Biz o çamurlu mektubu yırtmadık, o çizme izini silmedik, zaferimiz yaptık! Babam bizi buraya kapattı ama içimizdeki o Ankara’yı kapatamaz!"
"Ama bacağım..." dedi Nehir, acıyla inleyerek. "Bacağım çok acıyi Gece. Beni döverken bacağıma vurdu... Yürüyemem ki ben bir daha..."
"Yürüyeceksin!" dedi Gece, gözlerinden yaşlar akarken gülümsedi. "Gerekirse ben seni sırtımda taşıyacağım! Ali gelecek abla. Biliyorum, Ali bizi bu gaddar adamın elinde bırakmaz. Rıza Ağabey gelecek, polisler gelecek. O adam bizi öldürmeden pes etmeyeceğiz!"
O sırada dışarıdan, evin koridorundan sesler gelmeye başladı. Annesi Emine’nin felçli, boğuk hırıltısı duyuldu. Emine odasında yatıyor, dışarıda dönen bu dehşete, kızlarının çığlıklarına tanık oluyordu ama elinden hiçbir şey gelmiyordu. Aslan Reis ise mutfakta rakı şişesini açmış, masaya vurarak şarkılar söylüyordu.
"Ula Aslan Reis derler bana!" diye bağırıyordu Aslan, kafası dumanlandıkça. "Kızlarımı elin piçine yar eder miyim ula! O Muhtarın parasını da alacağım, arsayı da alacağım! O sakat zilli de bu evde çürüyecek!"
Serseri Temel’in kahkahası eve yayıldı. "Ağzına sağlık Aslan emice! Haftaya düğünde kemençeyi ben çalacağım! Gece’nin o havasını nasıl söndürdün ama!"
Kilerdeki kızlar bu lafları duydukça birbirlerinin ellerini karanlıkta tutmaya çalışıyorlardı. İpleri ne kadar zorlasalar da Aslan Reis’in attığı denizci düğümleri bileklerini kesiyor, kanatıyordu. Gece’nin bileklerinden süzülen sıcak kan toprağa damlıyordu.
Gece saatleri ilerledikçe yağmur fırtınaya dönüştü. Karadeniz’in o meşhur, ağaçları kökünden söken fırtınası dağları dövmeye başladı. Kilerin yüksekteki küçük menfezinden içeriye soğuk rüzgar ve yağmur serpintisi doluyordu. İki kız kardeş soğuktan titremeye başladılar. Üzerlerindeki elbiseler ıslak ve yırtıktı. Nehir’in vücut sıcaklığı tehlikeli biçimde düşüyordu. Yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmiş, dudakları morarmıştı.
"Gece..." diye fısıldadı Nehir. "Çok soğuk... Kalbim durayi sanki. Ben... Ben uyumak istiyorum."
Gece panikledi. Ablasının pıhtılaşan kan yüzünden bilincini kaybettiğini anladı. "Abla! Uyumak yok! Bana bak, bana ses ver! Uyuursan uyanamazsın! Ali’yi düşün abla! O kütüphaneyi düşün, Cevdet Hocayı düşün! Bak bana söz verdin, ben okuyamadım ama sen okuyacaksın dedin! Bırakma beni bu karanlıkta!"
Gece bütün gücüyle bağırmaya başladı: "İmdat! Kimse yok mu! Ablam ölüyor! İmdat!"
Ancak fırtınanın uğultusu ve Aslan Reis’in sarhoş nifakı Gece’nin sesini boğuyordu. Aslan Reis kilerin kapısına gelip sert bir tekme attı. "Kes sesini ula zilli! Geberirse gebersin o topal! Bir boğaz eksilir bu evden!"
Zaman kilerde durmuş gibiydi. Günler mi geçti, saatler mi geçti anlayamadılar.
İkinci günün gecesinde Nehir tamamen komaya girmiş gibiydi. Başını Gece’nin omzuna düşürmüş, sadece çok hafif, hırıltılı nefesler alıyordu. Gece ise bileklerindeki kanlara, yüzündeki morluklara aldırmadan, kollarını geren o halatları kesebilmek için arkasındaki ahşap direğin sivri bir kıymığına bileklerini sürtüyordu. Derisi soyuluyor, eti kesiliyordu ama Gece acıyı hissetmiyordu bile. Tek bir amacı vardı: İpi koparmak ve ablasına sarılmak.
Nihayet, saatler süren o insanüstü çabanın ardından, Gece’nin sağ bileğindeki halat lif lif koparak gevşedi. Gece kolunu kurtardı! Hızla diğer kolunu ve bacaklarını çözdü. Yere kapandı. Bedenindeki tüm ağrılara rağmen sürünerek ablasının yanına gitti. Nehir’in kollarındaki ve bacağındaki ipleri sökmeye başladı.
"Abla... Abla uyana! Bak çözdüm seni! Nehir, kurban olayım aç gözlerini!"
Nehir’in bedeni buz gibiydi. Gece, kendi üzerindeki ıslak ceketi çıkarıp ablasının üzerine örttü. Onun donan ellerini kendi nefesiyle ısıtmaya çalıştı. Nehir hafifçe gözlerini araladı, ama bakışları odanın tavanındaki karanlıkta boşluğa kilitlenmişti.
"Gece..." dedi Nehir, titreyen sesiyle. "Ankara... Ankara çok uzakta kaldı değil mi? Babam... Babam kazandı."
"Kazanamadı abla!" diye bağırdı Gece, ablasının yüzünü öperek. "Kazanamadı! Biz buradayız, ruhumuz orada! Bak dinle... Fırtına dinayi dışarıda. Sesi duyuyor musun?"
Gerçekten de dışarıdaki fırtına yerini hırçın bir rüzgara bırakmıştı. Ve tam o sırada, o kapkaranlık, ölüm kokan kilerin dışından, dağların yamacından gelen beklenmedik bir ses duyuldu.
Bir arabanın motor gürültüsü ve ardından bağıran sesler...
Gece kulaklarını kabarttı. Yüzündeki kanı sildi.
Dışarıda, Aslan Reis’in evinin bahçesinde çamurları yara yara gelen araçlar durmuştu. Arabaların kapıları sertçe kapandı. Ve ardından o tanıdık, gür, Karadeniz’in fırtınasından bile daha hırçın olan o ses yükseldi:
"Aslan Reis! Çık ula dışarı gaddar iblis! Kızları naptın çık ortaya!"
Ali’ydi bu!
Gece’nin gözlerinden sevinç gözyaşları fışkırdı. Bütün gücüyle kilerin kapısına vurmaya başladı: "Ali! Ali buradayız! Kilerdeyiz! Ablam ölüyor Ali, kurtar bizi!"
Dışarıda ortalık bir anda cehenneme döndü. Aslan Reis sarhoş kafayla tüfeğine sarılıp balkona fırladı. "Ula piç! Yine mi geldin gebermeye!" diyerek Ali’ye doğru ateş etti. Saçmalar Ali’nin yanındaki arabanın camını tuzla buz etti.
Ama bu kez Ali yalnız değildi. Yanında Rıza, Ankara Emniyeti’nden gelen iki polis memuru ve Çatallı Köyü’nün jandarma ekipleri vardı. Polisler hemen silahlarını çekip havaya ateş açtılar. "At silahını Aslan Reis! Emniyet! Etrafın sarıldı!"
Serseri Temel korkudan evin arka penceresinden atlayıp çamurlu çay bahçesine doğru kaçmaya başladı ama Rıza peşinden koşup adamı çamurun içinde yakaladı, suratına indirdiği müthiş bir yumrukla yere serdi.
Ali ise silah seslerine, patlamalara aldırmadan bir boğa gibi eve daldı. Kapıyı kırıp içeri girdi. Aslan Reis tüfeği Ali’ye doğrultmaya çalıştı ama Ali öfkeyle Aslan’ın üzerine atıldı. İki iri yarı adam ahşap salonda boğuşmaya başladılar. Ali, aylardır biriken o kini, Gece’nin yanağındaki tokat izini, Nehir’in kırılan gururunu tek bir yumrukta topladı ve Aslan Reis’in çenesine indirdi. Aslan Reis’in çene kemiğinin kırılma sesi odada yankılandı. Adam kanlar içinde yere serildi. Tüfek elinden fırladı. Jandarmalar içeri girip Aslan Reis’in kollarına kelepçeyi taktılar.
Ali hiç durmadı. Koridordan kilerin olduğu yöne doğru koştu. "Gece! Nehir abla!"
Kilerin kapısındaki o kalın zinciri ve asma kilidi gördü. Yanında getirdiği demir kesme makasını çıkardı. Bütün gücüyle asma kilit üzerine yüklendi. Çat! Kilit kırıldı. Demir sürgüyü hızla çekti ve gürgen kapıyı ardına kadar açtı.
Odanın içindeki o rutubet ve kan kokusu Ali’nin burnuna çarptı.
Odaya girdiğinde gördüğü manzara Ali’nin yüreğini dağladı. Gece, kan revan içinde, yüzü gözü şişmiş vaziyette, toprağın üzerinde yatan Nehir’e sarılmış ağlıyordu. Nehir’in elbiseleri yırtık, bacağı mosmor ve bedeni buz gibiydi.
"Gece’m..." dedi Ali, dizlerinin üzerine çökerek. İki kızı da kollarlarının arasına aldı.
"Ali..." diye hıçkırdı Gece, başını Ali’nin ıslak göğsüne gömerek. "Geldim dedin... Geldin Ali’m. Bizi öldürecekti... Ablamı dövdü, bacağını kırdı sanki... Nefes almıyor Ali!"
Ali hemen Nehir’in nabzını kontrol etti. Nabız çok zayıf ve düzensizdi. "Yaşıyor!" dedi Ali. "Hemen hastaneye götürmemiz lazım!"
Ali, Nehir’in o zayıf, hırpalanmış bedenini kucağına aldı. Nehir başını Ali’nin omzuna düşürdü. Gece de Ali’nin koluna tutunarak ayağa kalktı. O karanlık, ölüm kokan kiler odasından, Aslan Reis’in o gaddar zindanından dışarıya çıktılar.
Bahçede polisler ve jandarmalar Aslan Reis’i ve Temel’i arabalara bindiriyorlardı. Aslan Reis’in yüzü kan içindeydi, kelepçeli elleriyle kızlarına bakmaya çalıştı ama polisler başını aşağıya bastırdılar. Köylüler toplanmış, büyük bir utanç ve şok içinde Aslan Reis’in bu hazin ve rezil sonunu izliyorlardı. Muhtar Temel ise oğlunun yakalanmasını çaresizce izliyor, gümüş saplı tabancasını cebinden bile çıkaramıyordu.
Ali, Nehir’i jandarma devriye aracının arka koltuğuna dikkatle yatırdı. Gece de yanına oturdu, ablasının başını kucağına aldı. Rıza ve polisler araçlara bindiler. Siren sesleri Çatallı Köyü’nün sisli dağlarında çınlayarak aşağıya, Trabzon Devlet Hastanesi’ne doğru hızla tırmandı.
Trabzon Devlet Hastanesi’nin acil servisinde saatler süren bir yaşam mücadelesi başladı. Nehir hemen yoğun bakıma alındı. Soğuktan hipotermiye girmiş, sol bacağındaki dokular darp yüzünden ağır hasar görmüş, kalbi ise yaşadığı devasa travmadan dolayı durma noktasına gelmişti.
Gece ve Ali, acil servisin soğuk koridorundaki bankta yan yana oturdular. Gece’nin yüzündeki yaralar pansuman edilmiş, kollarına sargılar sarılmıştı. Başını Ali’nin omzuna koymuş, gözlerini yoğun bakımın kırmızı ışığından bir an bile ayırmıyordu.
"Geçti fırtınam..." diye fısıldadı Ali, Gece’nin sargılı elini öperek. "Geçti. Bir daha o adam, o köy, o dağlar size dokunamayacak. Polise her şeyi anlattık. Aslan Reis de, o muhtarın piçi de, Ankara’daki Karasakal İsmail de hapisten çıkamayacaklar. Kanun alacak onların hesabını."
Sabaha karşı yoğun bakımın kapısı açıldı. Doktor dışarı çıktı. Yüzünde yorgun ama rahatlamış bir ifade vardı.
"Hasta kritik eşiği atlattı," dedi doktor. "Vücut ısısı normale döndü. Kalbi stabil. Bacağında ciddi kırıklar ve ezilmeler var, uzun bir fizik tedavi süreci gerekecek ama yaşayacak. Çok güçlü bir kızmış, bu kadar ağır darp ve soğuktan sonra hayatta kalması mucize."
Gece hıçkırıklara boğularak Ali’ye sarıldı. "Yaşıyor Ali... Yaşıyor!"
İki gün sonra Nehir normal odaya alındı. Mavi gözleri yorgun ama her zamankinden daha berrak bakıyordu. Gece ve Ali başucundaydı. Nehir yavaşça başını çevirdi, kardeşinin elini tuttu.
"Gece..." dedi Nehir, cılız bir sesle. "Beni döverken... 'O Ankara yazılarını ezberledin ama yine bu çamura döneceksin' demişti babam."
Gece gülümsedi, ablasının alnını öptü. "Yanıldı abla. O çamur onun üzerine devrildi. O hapiste, biz buradayız."
Bir hafta sonra, Trabzon’daki tedavinin ardından, Ankara Emniyeti’nin sağladığı özel bir ambulansla Nehir, Gece ve Ali Ankara’ya geri döndüler. Cebeci’deki o küçük çatı katı odasına girdiklerinde, Hikmet Hanım ve Cevdet Bey onları kapıda bekliyordu. Cevdet Bey, Nehir’in hastaneden döneceğini duyduğu an fakültedeki işlerini bırakıp gelmişti.
Nehir’i yatağına yatırdılar. Cevdet Bey, Nehir’in yanına oturdu. Çantasından bir dosya çıkardı.
"Evladım..." dedi Cevdet Bey, duygusal bir sesle. "Fakülte yönetimi ve Dekanlık olarak yaşadığınız bu dehşeti öğrendik. Sen bizim en gurur duyduğumuz öğrencimizsin. Rektörlük sana özel bir eğitim bursu ve lojman tahsis etti. Ayrıca... Sen hastanedeyken giren dönem ödevlerin için sana özel sınav hakkı tanındı."
Cevdet Bey dosyadan bir kağıt çıkardı. Bu, Nehir’in Ankara Üniversitesi’ndeki resmi öğrenci kütük belgesiydi.
"O çamurlu mektup seni buraya getirdi Nehir," dedi Cevdet Bey. "Şimdi o mektubun yazdığı geleceği inşa etme sırası sende. Kimse senin önünü kesemez artık."
Nehir gözyaşları içinde belgeye baktı. Karadeniz’in o karanlık kiler odasında geçirdiği o dehşet dolu iki gece, Aslan Reis’in kemer darbeleri, o soğuk toprak... hepsi bir an içinde zihninden geçti. Ama hiçbiri, elinde tuttuğu bu kağıt kadar gerçek değildi.
Aradan aylar geçti.
Aslan Reis ve Muhtar’ın oğlu Temel, "kasten adam öldürmeye teşebbüs", "kişiyi hürriyetinden yoksun kılma" ve "ağır darp" suçlarından yargılandılar. Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi, Aslan Reis’e 18 yıl, Temel’e ise 12 yıl ağır hapis cezası verdi. Aslan Reis, cezasını çekmek üzere Erzurum Kapalı Cezaevi’ne gönderildi. O gaddar adam, ömrünün son yıllarını o soğuk demir parmaklıklar arkasında, kendi kızlarının zaferini izleyerek geçirmeye mahkum edilmişti. Emine ise köyde yalnız kalınca jandarma tarafından devlet bakım evine yerleştirildi.
Bahar tekrar Ankara’ya geldiğinde, Cebeci’nin sokakları yine yeşillendi.
Nehir, bacağındaki alçılar çıkarıldıktan sonra koltuk değnekleriyle fakülteye dönmüştü. Her gün o devasa taş merdivenleri tırmanıyor, amfideki yerini alıyordu. Aksayan bacağı ona bir utanç değil, cehaletin gaddarlığına karşı kazandığı o büyük direnişin en kutsal madalyası gibi geliyordu.
Ali ile Gece, mahalledeki o küçük evlerinde mutlu bir yaşam kurmuşlardı. Ali, marangoz atölyesinin ortağı olmuş, Gece ise kendi terzi dükkanını açmıştı. Yüzlerindeki yaralar iyileşmiş, ruhlarındaki fırtına dinmişti.
Bir mayıs akşamı, üçü birlikte fakültenin bahçesindeki o ulu çınar ağacının altına oturdular. Nehir kucağında kalın ders kitaplarıyla defterini açtı. Gece, Ali’nin omzuna başını yaslamış, gökyüzünü izliyordu.
Nehir kalemi eline aldı. Defterine şu son satırları yazdı:
"Bizi o kapkaranlık kilere kapattılar. Bacaklarımızı kırdılar, bedenlerimizi kanattılar, nefesimizi kesmek istediler. Sanıyorlardı ki; bir insanı zincire vurunca zihnini de esir edebilirler. Ama unuttular... Bedenimiz o soğuk toprakta bağlı kalsa da, ruhumuz Ankara’nın gökyüzünde özgürce uçuyordu. Karadeniz’in fırtınası bizi yıkamadı. Cehaletin gaddarlığı bizi yok edemedi. Biz o kilerden cansız bedenlerimizle değil; direnişimizle, zaferimizle ve kırılmayan umudumuzla çıktık. Şimdi yol bizimdir, geleceğimiz bizimdir."
Nehir defterini kapattı. Kız kardeşine ve Ali’ye baktı. Üçü de biliyordu ki; artık onları yıkacak hiçbir fırtına, onları hapsedecek hiçbir kiler, yollarını kesecek hiçbir gaddar baba yoktu. Gece şafağına kavuşmuş, Nehir denizine ulaşmış, Ali ise fırtınalardan sonra aradığı o sonsuz limanda sevdasıyla huzura ermişti.