Kasabanın ışıkları sis ve karanlığın arasında cılız birer leke gibi titreşip kaybolurken, Ali’nin küçük balıkçı teknesi Karadeniz’in kapkara, hırçın sularını yara yara ilerliyordu. Motorun Boğuk, ritmik pat patları, kayalıkları döven dalga seslerine karışıyor; motor kapağından yükselen dizel kokusu ve denizin keskin tuzu gecenin nemli havasına süzülüyordu. Nehir, teknenin ahşap küpeştesine sırtını vermiş, ıslak hırkasına daha da sıkı sarınmıştı. Sol bacağındaki o uyuşuk, sızlayan ağrı kasığına doğru yayılıyor, kalbi ise o eski felaket ritmiyle, boğuk ve düzensiz darbelerle göğüs kafesini zorluyordu. Ancak bu kez o ağrı, onu boğan bir kütle gibi değil; geride bıraktığı o karanlık evin, babasının o kalın nasırlı ellerinin ve anasının buz gibi gözlerinin son kalıntısı gibi geliyordu.
Göğsünün üzerine, hırkasının iç cebine sakladığı o yırtık, çamurlu Ankara mektubunu eliyle hafifçe hissetti. Kağıdın buruşuk dokusu parmak uçlarına değdikçe içindeki o ürkek kız çocuğu geri çekiliyor, yerine bambaşka bir cesaret geliyordu. Gece ise teknenin baş tarafında, rüzgara ve yüzüne çarpan tuzlu serpintiye aldırmadan duruyordu. Saçları ıslanmış, yüzüne yapışmıştı. Ali’nin nasırlı elini öyle bir sıkıyordu ki, iki gencecik insanın parmakları adeta birbirine kaynamıştı.
Ali, bir eli yekede, gözlerini zifiri karanlığın içindeki o hayaletimsi sis perdesine dikmişti. Yüzündeki hatlar gergin, çenesi kilitliydi. Karadeniz’i avucunun içi gibi bilirdi ama bu gece taşıdığı yük sadece balık değil, iki canın, iki hayatın özgürlüğüydü. Sahildeki jandarmanın, muhtarın adamlarının ya da Aslan Reis’in o kafası dumanlı, öfkeli takibinin bu sis denizini yarıp kendilerini bulmasından korkuyordu. Yine de gözlerinde tek bir geri adım emaresi yoktu.
"Ali..." dedi Gece, sesini motorun ve rüzgarın gürültüsüne eriştirmeye çalışarak. "Sis çok yoğun. Kasabanın iskelesine emniyetle yanaşabilecek misin? Ya babam çoktan uyanıp kasabadaki adamlara haber ettiyse? Ya otogarı tuttularsa?"
Ali başını Gece’ye çevirdi. Sarı gaz fenerinin titrek ışığında gözleri bir çift kor gibi parlıyordu. Yüzündeki o sarsılmaz Karadeniz delikanlısı ifadesiyle hafifçe gülümsedi ama bu gülüşün arkasında derin bir keder saklıydı. "Korkma fırtınam," dedi, sesi kalın ve güven vericiydi. "Aslan Reis uykusundadır şimdi. O zıkkımı dikti mi sabaha kadar dünya yıkılsa uyanmaz. Anan olacak o kadın da korkusundan gıkını çıkaramaz. Ben sizi ana iskeleye değil, eski deniz fenerinin altındaki o çökmüş ahşap çardaklığa yanaştıracağım. Orayı sadece eski balıkçılar bilir, muhtarın piçleri de babanın adamları da akıl edemez."
Gece, Ali’nin koluna daha da sokuldu. "Peki sen?" diye fısıldadı. Sesindeki titreme, Karadeniz’in tüm soğuğundan daha baskındı. "Bizi o otobüse bindirdikten sonra ne yapacaksın Ali? O gaddar adam senin bu işin içinde olduğunu anladığında ne olacak? Köyde duramayacaksın, o muhtar ve oğlu peşini bırakmaz."
Ali derin bir nefes çekti, ciğerleri deniz tuzu ve dizel dumanıyla doldu. "Benim hesabım kolay görülmez Gece’m. Anamı da alıp iç taraftaki akrabaların yanına geçeceğim bir süreliğine. Tekneyi satılığa çıkardım bile, kasabadaki Şükrü Reis’e haber salmıştım dünden. O para elime geçtiği an, o çay yaprakları daha kızarmadan ben de geleceğim Ankara’ya. Siz yeter ki o otobüse binin. Siz o dağların arkasına geçin de, benim başıma ne gelirse gelsin varsın gelsin."
Nehir, oturduğu yerden kardeşine ve Ali’ye baktı. Yüzüne değen dalga serpintileri gözyaşlarına karışıyordu. İçindeki o büyük suçluluk duygusu bir kez daha patlak verdi. Sakat bacağı yüzünden, o güçsüz kalbi yüzünden herkesin hayatını tehlikeye atıyordu. Gece onu kurtarmak için Muhtarın oğluyla evlenmekten kaçıyordu belki ama Ali de hayatını, ekmek teknesini, doğup büyüdüğü bu toprakları ateşe atıyordu.
"Ali..." dedi Nehir, cılız bir sesle. İki genç ona doğru döndü. Nehir zorlukla ayağa kalkmaya çalıştı, Gece hemen hamle yapıp ablasının koluna girdi. "Ali, benim yüzümden..." dedi Nehir, gözlerinden süzülen yaşları silmeye çalışarak. "Benim o mektubum yüzünden oldu her şey. Benim yüzümden evini, tekneni, ananı geride bırakıyorsun. Eğer ben gitmeseydim..."
"Sus abla, sakın!" dedi Gece sert bir sesle, gözleri dumanlanmıştı. "Sakın öyle konuşma! Sen okuyacaksın. Sen o doktor olacaksın, o öğretmen olacaksın, ne olmak istiyorsan o olacaksın! Babamın, anamın, o muhtarın bizi diri diri gömdüğü o çamurdan sen kurtaracaksın bizi. Eğer sen durursan, hepimiz o çamurun altında boğulacağız."
Ali de başını salladı. "Gece doğru söyler Nehir abla. Sen senelerce o evde bir yetim gibi, bir binek hayvanı gibi ezildin. Baban olacak o adam senin sakatlığınla alay etti, anan seni yük gördü. Sen o üniversiteye gideceksin ki, ha bu dağlardaki kız çocuklarının bir umudu olsun. Ben sana hakkımı helal etmişim, sen yeter ki o kapıdan içeri gir."
Tekne, yarım saat kadar daha o kapkaranlık, sisli sularda bocaladı. Dalgalar büyüyor, teknenin ahşap gövdesi her çatırdadığında Nehir’in yüreği ağzına geliyordu. Fakat çok geçmeden, sisin ardında silik, sarı bir ışık hüzmesi belirdi. Eski fenerin bulunduğu kayalık burun görünmüştü. Ali motorun devrini daha da düşürdü. Tekne pat pat yapmayı bırakıp dip bir hırıltıya geçti. İskeleye değil, dalgaların dövdüğü çürük ahşap kazıkların durduğu o kuytu koyaklığa doğru süzüldüler.
Ali maharetle teknenin palamar ipini ahşap babaya fırlattı, ipi birkaç kez doladıktan sonra tekneden kayalıklara atladı. Ellerini uzatıp önce Nehir’i dikkatle kucağına aldı. Nehir’in sakat bacağı kayalara değdiğinde hafif bir acı çığlığı koptu dudaklarından ama Ali onu düşürmeden sağlam zemine bıraktı. Ardından Gece’yi çekip aldı tekneden. Gece, Ali’nin boynuna sarıldı, ikisi de karanlıkta birkaç saniye öylece, birbirlerinin nefesini içerek durdular.
"Zamanımız az," dedi Ali, kızların ellerini tutarak. "Otobüs saat dört buçukta kalkıyor. Şu an saat üçe geliyor. Patikadan tırmanıp otogarın arkasındaki benzinliğe geçeceğiz. Biletleri dün gizlice aldım, muavine de iki katı para verdim. Sizi arkadaki en kuytu koltuğa oturtacak."
Yürüyüş başladığında Nehir için asıl cehennem de başlamış oldu. Kasabanın arkasındaki dik, çamurlu patikayı tırmanmak zorundaydılar. Ağaçların arasından süzülen hafif yağmur, toprağı kaygan bir balçığa dönüştürmüştü. Nehir her adım atışında sol bacağını arkasından sürüklemek zorunda kalıyor, sol kolunu Gece’nin omzuna, sağ kolunu ise Ali’nin güçlü koluna dayıyordu. Her üç adımda bir durup nefeslenmek istiyordu çünkü kalbi göğsünü bir gürz gibi dövüyor, şakaklarında zโซ zonklayan bir basınç hissettiriyordu.
"Abla, az kaldı, bak benzinliğin ışıkları görünüyor," diye fısıldıyordu Gece. Kendi dizleri de kanıyordu, tarlalardaki dikenler bacaklarını çizmişti ama ablasının acısı yanında kendininkini hissetmiyordu bile.
Nihayet benzinliğin arkasındaki beton sahaya ulaştıklarında, sisin içinden devasa bir karartı belirdi. Yoldan geçen, Trabzon-Ankara seferini yapan eski, kırmızı-beyaz renklere boyanmış bir otobüs, rölantide çalışır vaziyette bekliyordu. Egzozundan çıkan siyah duman sisin içinde dağılıyordu. Otobüsün muavini, elinde bir fenerle kapının önünde volta atıyor, huzursuzca etrafı kolluyordu.
Ali kızları benzinliğin yıkık duvarının arkasında durdurdu. Muavine doğru yürüdü, ıslık çaldı. Muavin kafasını çevirip Ali’yi görünce hızlı adımlarla yanlarına geldi.
"Ula Ali, neredesiniz ula?" dedi muavin alçak ama telalaşlı bir sesle. "Kaptan durmak istemiyor, sis var, yollar bozuk. Babası Aslan Reis olan kızlar bunlar mı?"
"Kes sesini!" diye gürledi Ali kısık bir tonla. Muavinin yakasını hafifçe topladı. "Sana ne dediysem o! Kızları emniyetle Ankara otogarına indireceksin. Orada kızı karşılayacak adamım olacak. Eğer bir aksilik olursa, seni bu Karadeniz’de bulur, o ciğerini sökertirim, anladın mı beni?"
Muavin yutkundu, korkuyla başını salladı. "Tamam reis, tamam... Geçsinler çabuk, bagaj magaj vermeyin, hemen arka tarafa geçsinler."
Ali kızların yanına döndü. Nehir’in yüzü kireç gibiydi, soğuk terler döküyordu. Ali ceketinin iç cebinden yıpranmış bir deri cüzdan çıkardı. İçindeki tüm parayı —çay sezonundan biriktirdiği, tekne tamirinden kazandığı her bir kuruşu— Gece’nin eline tutuşturdu.
"Ali... Bu çok..." dedi Gece, parayı geri itmeye çalışarak.
"Laf etme Gece’m!" dedi Ali, gözleri dolarak. "O Ankara koca şehirdir, kurtlar sofrasıdır. Yurt bulana kadar, Nehir okuluna kaydolana kadar bu para size lazımdır. Sakın reddetme, kalbimi kırarsın."
Gece parayı avucunda sıktı. Sonra Ali’nin yüzüne baktı. O sert, Karadeniz rüzgarıyla kavrulmuş, deniz kokan yüze... Parmak uçlarıyla Ali’nin yanağını okşadı. "Beni orada çok bekletme Ali," dedi. "Ha bu Karadeniz’in fırtınası biter ama benim içimdeki fırtına sen gelmeden dinmez."
Ali Gece’yi göğsüne bastırdı, uzun uzun kokusunu içine çekti. Sonra Nehir’e döndü, onun ıslak, titreyen ellerini tuttu. "Abla... Yolun açık olsun. O mektubun hakkını ver. Bizi bu dağlardan sen kurtaracaksın."
Nehir’in dudakları titredi. "Hakkını helal et Ali uşak... Hakkını helal et."
"Helal olsun abla, ananın sütü gibi helal olsun. Hadi durmayın, binin!"
Muavin otobüsün kapısını hafifçe araladı. Gece ve Nehir hızlıca merdivenlerden tırmandılar. Otobüsün içi yarı karanlıktı; koltuklarda uyuyan, üzerlerine battaniye çekmiş yolcuların horultuları duyuluyordu. En arka sıradaki boş iki koltuğa doğru ilerlediler. Nehir pencere kenarına çöktü, sol bacağını zorlukla uzattı. Gece de hemen yanına oturdu.
Otobüsün kapısı tıslayarak kapandı. Vitesin gıcırtılı sesiyle beraber araç ağır ağır hareket etmeye başladı. Nehir başını cama dayadı. Sisin içindeki Ali, eli havada asılı kalmış bir büst gibi küçülüyor, silikleşiyordu. Otobüs kasabanın virajlı, dik yollarından tırmanırken, aşağıda kalan o kapkaranlık deniz ve dağlar kızların arkasında birer heybetli zindan duvarı gibi yükselmeye devam ediyordu.
Otobüsün motoru inledikçe, Karadeniz geride kalıyordu. Virajlar birbirini kovaladı; Giresun’un, Ordu’nun silik ışıkları gecenin karanlığında birer hayalet gibi geçip gitti. İçerideki sıcak hava ve motorun hırıltısı Nehir’in bitkin düşmüş bedenini uyuşturuyordu ama zihni bir an bile durmuyordu. Yanında oturan Gece, başını Nehir’in omzuna koymuş, yorgunluktan ve içini kaplayan o devasa gerilimin boşalmasından ötürü derin bir uykuya dalmıştı. Gece’nin yanağındaki o tokat izi, otobüsün içindeki cılız gece lambasının altında hala hafif mor bir leke olarak duruyordu. Nehir parmak uçlarıyla o izi okşamak istedi ama kardeşini uyandırmaktan korkarak elini geri çekti.
"Benim yüzümden..." diye fısıldadı içinden Nehir. "O tokat benim yüzümden indi o yüze. O babanın gazabı benim yüzümden döküldü üzerimize."
Sabahın ilk ışıkları İç Anadolu’nun bozkırına doğru yaklaşırken havanın rengi değişmeye başladı. Karadeniz’in o nemli, yeşil ve simsiyah kasveti yerini sarının, bozun ve sonsuz düzlüklerin kuraklığına bırakıyordu. Dağlar ufukta alçalıyor, arazi genişliyordu. Nehir hayatında ilk kez bu kadar düz bir toprak görüyordu. Onların köyünde gözünü nereye çevirsen bir diklik, bir kayalık, bir uçurum vardı. Burada ise gökyüzü toprağın üzerine devasa bir kubbe gibi oturmuştu.
Saatler süren yolculuğun ardından, öğlene doğru otobüs Ankara’nın o karmakarışık, gürültülü ve devasa otogarına, AŞTİ’ye girdi. Otobüs durduğunda çıkan hava freni sesiyle Gece irkilerek uyandı. Gözlerini ovuşturdu, şaşkınlıkla etrafına bakındı.
"Geldik mi abla?" diye sordu, sesi uykulu ve ürkekti.
"Geldik Gece..." dedi Nehir. Sesinde hem büyük bir zaferin hem de önlerinde duran o muazzam bilinmezliğin korkusu vardı. "Ankara’dayız."
Otobüsten indiklerinde üzerlerine çöken o kuru sıcak ve binlerce insanın, egzoz dumanının, bağırışların oluşturduğu karmaşa iki kız kardeşin başını döndürdü. Köylerindeki o sessizlikten sonra burası adeta bir cehennem ya da devasa bir insan karıncalığı gibiydi. İnsanlar bir yerlere koşuşturuyor, ellerinde valizlerle birbirlerini itiyor, hoparlörlerden sürekli anonslar yükseliyordu.
Nehir zayıf gövdesiyle, bir elinde küçük çantaları, diğer eliyle Gece’nin koluna tutunarak adımlarını atmaya çalıştı. Sol bacağı yolculuk boyunca hareketsiz kaldığı için tamamen iyice sertleşmişti. Her adımda vücudu sola doğru belirgin şekilde yalpalıyordu. Etraftan geçen bazı insanların onlara, özellikle de Nehir’in aksayan bacağına ve üzerlerindeki o köylü kıyafetlerine uzaydan gelmişler gibi bakışları Gece’nin gözünden kaçmadı. Gece başını dik tuttu, bakışlarıyla adeta o insanlara meydan okudu.
"Nereye gideceğiz şimdi abla?" diye sordu Gece. "Ali’nin dediği o adam nerede?"
Otogarın çıkışında, ellerinde bir karton parçasıyla bekleyen kalabalığın arasında uzun boylu, bıyıklı, üzerinde eski bir kot ceket olan bir adam duruyordu. Kartonun üzerinde acemice yazılmış bir "NEHİR" yazısı vardı.
Nehir adamı fark etti. "Gece, bak orada!"
Adama doğru yaklaştılar. Adam onları görünce gülümsedi. Bu, Ali’nin Ankara’da askerlik yaparken tanıştığı, ona ömür boyu minnettar kalan köylüsü ve dostu Rıza’ydı. Rıza, Ali’den gelen telefonla durumu öğrenmiş, kızları karşılamak için sabahın erken saatlerinden beri otogarda bekliyordu.
"Siz Ali’nin emanetlerisiniz değil mi?" dedi Rıza, babacan bir sesle. Kızların elindeki tek çantayı hemen çekip aldı. "Hoş geldiniz kızlar. Ben Rıza. Ali her şeyi anlattı bana. Korkmayın, burada emniyettesiniz."
Rıza onları otogarın dışındaki eski model Murat 124 arabasına götürdü. Kızlar arabaya bindiğinde, Ankara’nın o geniş bulvarları, yüksek binaları, karmaşık trafiği pencerelerinden akıp gitmeye başladı. Nehir, hayatında hiç bu kadar yüksek binalar görmemişti. Köydeki iki katlı ahşap evler, çay makaslarının sesleri, derenin uğultusu geride kalmıştı. Şimdi etrafında beton, cam ve sonsuz bir gürültü vardı.
Rıza arayı kullanırken aynadan kızlara baktı. "Ali durumun tehlikeli olduğunu söyledi," dedi. "Babanızın ya da muhtarın Ankara’da tanıdıkları var mı?"
Nehir yutkundu. "Babamın akrabaları var... Hacıbayram tarafında bir amcam var ama yıllardır konuşmayız. Yine de babam haber ederse ilk bakacakları yer orasıdır."
"Tamam," dedi Rıza. "Sizi oraya yakın bir yere hayatta götürmem. Cebeci tarafında, üniversiteye yakın bir yerde dul bir teyzem var. Evin üst katındaki küçük odayı kiraya verirdi normalde. Sizi oraya yerleştireceğiz. Kimse bulamaz sizi orada. Zaten birkaç güne kalmaz Ali de bir haber ulaştırır."
Araba Cebeci’nin dar, dik yokuşlu sokaklarına girdiğinde Nehir kalbinin yine hızla çarptığını hissetti. Burası eski, gri binaların, sokaklarda koşturan öğrencilerin, kitapçıların olduğu bir semtti. Duvarlarda afişler, sloganlar, renkli ilanlar asılıydı. Nehir pencereden dışarı bakarken, ellerinde kalın kitaplarla yürüyen gencecik kızları gördü. Onlar gibi olmak, onlar gibi özgürce o kaldırımlarda yürümek fikri içindeki o sönmek üzere olan ateşi yeniden körükledi.
Rıza’nın teyzesi Hikmet Hanım, kızları sıcak bir çay ve taze ekmek kokusuyla karşıladı. Yaşlı, tonton ama gözlerinden fer fer akıl fışkıran bu kadın, Nehir’in halini ve Gece’nin yanağındaki tokat izini görünce hiçbir şey sormadı. Sadece ikisini de bağrına bastı.
"Geçin bakalım Karadeniz’in uşakları," dedi Hikmet Hanım. "Bu evde korkuya yer yoktur. Burası sizin yuvanızdır artık."
Küçük oda, çatının altındaydı. Bir tahta yatak, eski bir gardırop ve pencerenin önünde duran ahşap bir çalışma masasından ibaretti. Ama Nehir için o oda, dünyadaki bütün saraylardan daha görkemliydi. O masa, onun özgürlük alanıydı.
Aradan üç gün geçti. Bu üç gün boyunca iki kız kardeş odadan dışarı neredeyse hiç çıkmadılar. Nehir’in bacağındaki ağrı ve yol yorgunluğu hafiflemişti ama içindeki panik azalmıyordu. Babasının köyde ne yaptığını, Ali’nin başında bir bela olup olmadığını bilmiyorlardı. Üstelik yarın, üniversiteye kayıt yaptırmanın son günüydü.
Pazartesi sabahı, Nehir ve Gece erkenden kalktılar. Nehir, üzerindeki en temiz kıyafetini giydi. Göğsünün üstünde sakladığı o çamurlu, yırtık mektubu çıkardı. Kağıdı masanın üzerine serip elleriyle düzeltmeye çalıştı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kabul kağıdıydı bu. Yazılar çamurdan flulaşmış, Aslan Reis’in çizmelerinin izi kağıdın tam ortasında siyah bir leke olarak kalmıştı.
"Bu kağıtla beni kaydederler mi Gece?" diye sordu Nehir, elleri titreyerek. "Bak, adamın çizme izi var üstünde. Yazıların yarısı okunmuyor."
Gece ablasının elini tuttu, gözlerinin içine baktı. "O iz senin şerefinedir abla. O iz, senin o evden nasıl bir cehennemden kaçıp geldiğinin ispatıdır. Gideceğiz, o okula gireceğiz. Gerekirse rektörün ayağına kapanacağız ama o kaydı yaptıracağız."
İki kız kardeş, Rıza’nın rehberliğinde fakültenin o heybetli, tarihi binasının önüne geldiler. Devasa taş sütunlar, geniş merdivenler ve bahçedeki cıvıl cıvıl öğrenci kalabalığı Nehir’i bir kez daha ürkütmüştü. Merdivenleri tırmanmak Nehir için büyük bir işkenceydi. Sol bacağını her basamağa atarken Gece ona destek oluyor, etraftaki öğrencilerin meraklı bakışları altında ağır ağır tırmanıyorlardı.
Kayıt bürosunun önündeki uzun kuyruğa girdiler. Saatlerce beklediler. Sıra Nehir’e geldiğinde, masanın arkasında oturan gözlüklü, somurtkan memur başını kaldırdı.
"Belgeler?" dedi memur, soğuk bir sesle.
Nehir titreyen elleriyle buruşuk mektubu, lise diplomasını ve nüfus cüzdanını masaya bıraktı. Memur buruşuk mektubu eline aldı, üzerindeki çamur lekesine ve yırtıklara bakarak kaşlarını çattı.
"Bu ne kızım?" dedi memur, sesini yükselterek. "Sirk belgesi mi bu? Çamur içinde, yırtık pırtık! Orijinal sınav sonuç belgesinin bu halde olması kabul edilemez. Sistemde görünüyorsun evet ama bu belgenin mühürlü ve temiz nüshası lazım. Bu belgeyle kayıt yapamam ben."
Nehir’in başı döndü, gözleri karardı. Dünyası başına yıkılıyor gibiydi. "Memur bey... Kurban olayım," diye yalvarmaya başladı, sesinden yaşlar süzülüyordu. "Babam... Babam mektubu yırtı, bastı üstüne. Bizi göndermemek için vuracaktı bizi. Biz kaçtık geldik Karadeniz’den... Ne olur yapın kaydımı, ne olur..."
Memur kafasını salladı. "Burası devlet dairesi kızım, hikaye anlatma bana. Kural neyse odur. Belgenin aslı düzgün olacak. Git ÖSYM merkezinden yenisini çıkart getir. Bugün son gün, saat dörde kadar getiremezsen hakkın yanar."
"Nasıl çıkartalım saat dörde kadar?" diye araya girdi Gece, sesi öfkeyle patlayarak. "Bilmediğimiz şehirdeyiz! Abla sözünden anlamıyor musun, kaçtık diyoruz, canımızı zor kurtardık!"
"Bana bağırma terbiyesiz!" diye çıkıştı memur. "Güvenliği çağırtmayın bana, geçin kenara, sıradakini geciktirmeyin!"
Nehir olduğu yere çökecek gibi oldu. Bacağı tamamen pes etmişti. Gece ablasını belinden yakaladı, gözlerinden alevler saçarak memura baktı ama yapacak bir şey yoktu. Koridora doğru sürüklendiler. Nehir bir banka çöktü, başını ellerinin arasına alıp sessizce, için için ağlamaya başladı. Senelerce kurduğu hayal, çektiği o kadar çile, Ali’nin fedakarlığı, Gece’nin yediği tokat... Hepsi masadaki o soğuk memurun bir cümlesiyle yok olup gidiyordu.
Tam o sırada koridorda ilerleyen, uzun boylu, kır saçlı, üzerinde siyah bir ceket olan bir adam duraksadı. Adam, fakültenin kıdemli profesörlerinden, Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Cevdet Bey’di. Kızların feryadını ve Nehir’in ağlayışını duymuştu. Yanlarına yaklaştı.
"Ne oluyor burada genç kızlar?" diye sordu, sesi babacan ve sakindi. "Neden ağlıyorsunuz?"
Gece hemen ayağa kalktı. Kaybetme korkusu içindeki o Laz damarını bir kez daha harekete geçirmişti. Hiç çekinmeden, tek bir ayrıntıyı atlamadan, Çatallı Köyü’nden başlayan o fırtınalı geceyi, babalarının gaddarlığını, Ali’nin teknesini, o çamurlu mektubu ve memurun vicdansızlığını bir solukta anlattı.
Cevdet Bey anlatılanları dinlerken yüzündeki çizgiler derinleşti. Bakışları Nehir’in kucağında duran o buruşuk, Aslan Reis’in çizme izini taşıyan kağıda kaydı. Yavaşça eğildi, kağıdı Nehir’in elinden aldı. Çamurlu lekeye, yırtık kenarlara baktı. Sonra Nehir’in o mavi, yaşlı eyeslerine, ardından aksayan bacağına baktı.
"Adın Nehir mi senin evladım?" diye sordu Cevdet Bey.
"Evet hocama..." dedi Nehir, hıçkırıklar arasında. "Ben... Ben okumak istiyorum. Başka hiçbir şey istemiyorum. O köye dönersem babam beni öldürür."
Cevdet Bey derin bir iç çekti. "Bu kağıttaki çamur lekesi..." dedi, kağıdı havaya kaldırarak. "Bu cehaletin, bu topraklara çökmüş olan o karanlığın lekesidir. Ama bu leke, senin azminin önünde bir engel olamaz."
Cevdet Bey kızlara "Beni takip edin" dedi. Onları memurun durduğu kayıt masasına götürdü. Memur, Bölüm Başkanını görünce hemen ayağa kalktı, ceketini ilikledi.
"Cevdet Hocam, bir durum mu var?"
"Kemal Efendi," dedi Cevdet Bey, sesi odada çınlayarak. "Bu kızın kaydını hemen yapıyorsun. Dekanlıkla bizzat ben görüşeceğim, özel onay belgesini ben imzalayacağım. Yarın da ÖSYM’den belgenin aslını çıkarttırmak için kendi asistanımı görevlendireceğim."
Memur şaşırmıştı. "Ama hocam, mevzuat..."
"Mevzuat, insandan ve azimden sonra gelir Kemal Efendi!" dedi Cevdet Bey sertçe. "Bu kız o dağlardan, o çamurun içinden buraya kadar tırnaklarıyla kazıyarak gelmiş. Bizim görevimiz o kapıyı onun yüzüne kapatmak değil, ardına kadar açmaktır. Yaz kaydını!"
Memur daha fazla itiraz edemedi. Hızlı parmak hareketleriyle daktiloda Nehir’in bilgilerini girmeye başladı. Birkaç dakika sonra, üzerine kaşe basılmış, mühürlenmiş o resmi öğrenci belgesini Nehir’in önüne koydu.
Nehir belgeye baktı. "Ankara Üniversitesi Öğrencisi: Nehir..." Yazıyı gördüğü an gözlerinden iki damla yaş kağıdın üzerine damladı. Gece ablasına sarıldı, ikisi koridorun ortasında, insanların meraklı bakışları arasında birbirlerine kenetlenip ağladılar. Kazandıkları ilk büyük zaferdi bu. Cehalete, dayağa, gaddarlığa karşı verilmiş ilk ve en büyük cevaptı.
Aradan üç hafta geçti. Ankara’da sonbaharın o soğuk, rüzgarlı havası etkisini iyice hissettirmeye başlamıştı. Sarı yapraklar Cebeci’nin sokaklarında savruluyordu. Nehir okula alışmaya çalışıyordu. Sol bacağındaki engel yüzünden amfilerdeki dikey merdivenleri inip çıkmakta zorlansa da, sınıf arkadaşları ve Cevdet Bey’in desteğiyle her geçen gün daha da güçleniyordu. Kalbindeki o hırçın çarpıntılar bile, içindeki huzurla beraber hafiflemişti.
Gece ise evde boş durmuyordu. Hikmet Hanım’ın terzilik işlerine yardım ediyor, komşu evlere temizliğe giderek eve üç beş kuruş para sokuyordu. Fakat ikisinin de aklı, fikri, kalbi Karadeniz’de, Ali’deydi.
Köyden hiç haber alamıyorlardı. Aslan Reis’in kızların kaçtığını anladığı sabah evi nasıl birbirine kattığı, Muhtarın ve oğlunun o parayı ve arsayı kaybettikleri için nasıl kudurdukları sadece tahmin edebildikleri bir kabustu. Rıza, birkaç kez köye yakın kasabadaki tanıdıklarını aramış ama Ali’ye dair kesin bir bilgi edenememişti. Sadece Ali’nin evinin kapalı olduğu, anasıyla beraber ortadan kaybolduğu dedikodusu gelmişti.
Bir ekim akşamı, Ankara’ya ilk soğuk rüzgarların düştüğü o gece, dışarıda bardaktan boşanırcasına bir yağmur başladı. Tıpkı kaçtıkları o fırtınalı Karadeniz gecesindeki gibi bir yağmurdu bu. Gece pencerenin önünde durmuş, buğulu cama parmağıyla çizikler atıyordu.
"Hani gelecekti abla?" dedi Gece, sesi kırgın ve endişeliydi. "Çay yaprakları sararmadan geleceğim demişti. Karadeniz’e ilk kar düşmeden geleceğim demişti. Bize bir şey mi oldu abla? Babam... Babam onu bulup bir şey mi yaptı yoksa?"
Nehir masasında oturmuş, kalın ders kitabının sayfalarını karıştırıyordu ama kafasını okuduğuna veremiyordu. Ayağa kalktı, aksayarak kardeşinin yanına geldi. Kolunu Gece’nin omzuna attı.
"Ali mert delikanlıdır Gece," dedi Nehir, kendinden emin olmaya çalışarak. "O deniz adamıdır, kolay kolay yem olmaz o çakallara. Söz verdi sana. Ha bu deniz beni yutmadığı sürece geleceğim dedi. Bekleyeceğiz."
Tam o sırada alt kattan, dış kapının sertçe çalınma sesi geldi. Tık tık tık... Üç kez vurulmuştu kapı.
Gece olduğu yerde donakaldı. Nehir ile göz göze geldiler. O işaret... Kaçtıkları gece Nehir’in kapısına vurulan o üç darbelik özel işaretti bu.
Gece merdivenleri nasıl indiğini, o ahşap basamakları nasıl üçer beşer atladığını hatırlayamadı. Kalbi boğazında atarak dış kapıya koştu. Hikmet Hanım kapının yanındaki feneri yakmaya çalışıyordu. Gece yaşlı kadını kenara itip mandalı hızla çekti ve kapıyı ardına kadar açtı.
Sokak lambasının sarı, cılız ışığının altında, yağmurun tamamen ıslattığı bir siluet duruyordu. Üzerinde eski bir muşamba ceket, saçlarından süzülen su damlaları, yüzünde haftaların yorgunluğu ve sakalları... Ama gözleri... O zifiri karanlıkta bile fırtına gibi parlayan Karadeniz gözleri aynıydı.
"Ali!" diye haykırdı Gece.
Ali hiçbir şey söylemedi. Bir adım öne attı, dizlerinin bağı çözülmüş gibi Gece’ye doğru devrildi. Gece onu kollarının arasında yakaladı. Ali’nin üstü başı çamur içindeydi, sol yanağında derin, henüz tam iyileşmemiş bir bıçak ya da saçma izi vardı. Yorgunluktan, açlıktan ve günlerdir süren kaçıştan bitap düşmüştü.
Nehir merdivenlerin başından görünürken, Rıza da gürültüye koşarak geldi. Rıza ve Gece, Ali’yi kollarına alıp yukarıya, o küçük çatı odasına taşıdılar. Ali’yi yatağa yatırdılar. Hikmet Hanım hemen sıcak su ve havlular getirdi. Gece, Ali’nin ıslak ceketini çıkarırken elleri titriyor, Ali’nin yüzündeki o yarayı okşarken gözyaşları tutamıyordu.
"Ali... Ne oldu sana? Ne yaptılar sana?" diye feryat etti Gece.
Ali yavaşça gözlerini araladı. O yorgun yüzüne, Gece’yi gördüğü an derin, huzurlu bir tebessüm yerleşti. Nasır tutmuş, soğuk elini kaldırıp Gece’nin yanağına koydu.
"Geldim fırtınam..." dedi, sesi kısık, pürüzlü ama bir o kadar da gururluydu. "Söz verdim sana... Çay yaprakları tamamen sararmadan geldim."
"Nasıl kurtuldun oradan? Babam..." dedi Nehir, yatağın kenarına oturarak.
Ali derin bir nefes aldı, göğsü hırıldayarak kalkıp indi. "Siz gittikten iki gün sonra anladı baban olacak o iblis. Muhtarın adamlarıyla evimi bastılar. Tekneyi yakmak istediler... Ama ben Şükrü Reis’e parayı peşin sattığım için o adamlar engelledi onları. Baban silah çekti bana... Kavga ettik kayalıklarda. Bacağımdan hafif sıyırdı saçma, yüzüme de muhtarın piçi sıfırladı ama yıkamadılar beni."
Ali duraksadı, yutkundu. "Anamı Trabzon’daki teyzemin yanına güvenli bir yere yerleştirdim. Teknenin parasıyla babanın kahveye ve muhtara olan tüm borçlarını, senin başlık parası dedikleri o namussuz parayı kahvenin ortasına, o Aslan Reis’in yüzüne fırlattım! 'Kızların borcu da yoktur, sana verecek hesabı da yoktur!' dedim. Bütün köyün önünde o adamın o gaddar gururunu yerle bir ettim. Peşime adam taktılar ama Karadeniz’in dağları benim evimdir. Haftalarca ormanda yattım, izimi kaybettirdim. Sonra bir kamyonun arkasında... Buraya geldim."
Gece başını Ali’nin göğsüne koydu. Ağlaması durmak bilmiyordu ama bu seferki gözyaşları rahatlamanın, kurtuluşun ve sonsuz bir aşkın yaşlarıydı. Ali onun saçlarını kokladı, öptü.
"Artık o dağlar da, o gaddar baba da, o namussuz muhtar da geride kaldı," dedi Ali, Nehir’e ve Gece’ye bakarak. "Bizim denizimiz belki kurumuş olabilir ama burada, ha bu koca şehirde yeni bir nehir akacak."
Ankara’nın o fırtınalı ekim gecesinde, çatı katındaki o küçük odada, dışarıda yağmur camları döverken, dertleri henüz tamamen bitmiş değildi. Gelecek hala belirsizdi; para kazanmaları, o koca şehirde tutunmaları, Nehir’in okulunu bitirmesi ve Aslan Reis’in gölgesinden sonsuza dek korunmaları gerekiyordu.
Ancak o küçük odanın içinde beliren umut, Karadeniz’in tüm fırtınalarından daha güçlüydü. Nehir’in masasında duran o öğrenci belgesi, Gece’nin Ali’ye sarılan elleri ve Ali’nin sarsılmaz yüreği... Bir daha hiçbir gücün kıramayacağı bir bağla birbirine bağlanmıştı. Bir Nehir yatağını bulmuş, Gece karanlığından sıyrılıp şafağına kavuşmuş, Ali ise fırtınalı denizlerden çıkıp en güvenli limanına sığınmıştı.