2 BÖLÜM ☀️

2341 Words
Aslan’ın koca nasırlı eli havada asılı kaldığında, odanın içindeki zaman sanki o eski ahşap saatin tıkırtısıyla beraber donmuştu. Gece, ablasının önünde devasa bir kaya gibi duruyor, gözlerini babasının öfkeden çakmak çakmak olmuş gözlerinden bir an bile ayırmıyordu. O küçük odanın içinde solunan hava o kadar ağırdı ki, sanki Karadeniz’in tüm sisi evin tabanından sızmış, kızların boğazına sarılmıştı. Aslan, karşısındaki bu iki kızın, özellikle de ömrü boyunca ezdiği Nehir’in kendisine ilk kez böylesine dik bir sesle cevap vermesinin şokunu yaşıyordu. O gaddar çehresi sarsıldı, dudakları titredi ve elini yavaşça indirdi ama bu bir merhamet belirtisi değil, fırtına öncesindeki o tekinsiz sessizliğin ta kendisiydi. "Okuyacaksun demek..." dedi Aslan, sesi bu sefer derinlerden gelen bir uğultu gibi kısık ve tehlikeli çıkmıştı. "Ha bu sakat bacağunla, ha bu eksük aklunla bizi el aleme sakız edecesun. Demek arkamdan gizli gizli defter kurcaladun, o gavur yazilarini ezberledun." Başını yavaşça sallayarak tezgahın üzerindeki o mektubu tekrar eline aldı, buruşturup avucunun içinde sıktı. "Sana tek kelime edeyrum, o kulaklaruni aç da iyi dinle beni topal kızım. Ha bu evden çıkani, o otobüse bineni vururum. Önce seni, sonra o zilli kardeşini vururum! Benim adım Aslan Reis ise, sen ha bu köyde doğdun, ha bu köyde geberup gidecesun!" Mektubu yere fırlatıp üzerine bastı, kirli çizmeleriyle Ankara yazısının üzerini çamurladıktan sonra arkasını dönüp fırtına gibi evden çıktı. Kapıyı öyle sert vurmuştu ki, mutfaktaki eski porselen tabaklar raflardan düşüp tuzla buz oldu. Onların kırılma sesiyle beraber Nehir’in de içindeki bir şeyler kırıldı. Sol elini göğsüne götürdü, kalbi göğüs kafesini delmek ister gibi ritimsiz, hırçın darbelerle vuruyordu. Nefesi boğazında tıkandı, yüzü kireç gibi bembeyaz kesildi. Sol bacağı tamamen güçten kesilince, duvara tutunmaya çalıştı ama parmakları ahşap yüzeyden kaydı. Gece, ablasının yere yığılmak üzere olduğunu fark ettiği an çığlık atmamak için dudaklarını ısırdı. Hemen altına girdi, ablasının zayıf bedenini kollarının arasına alıp sedire doğru taşıdı. "Abla! Abla kurban olayım nefes al! Bak buradayım, yanındayım. Gitmedi, bi şey yapamadı bize, bak görüyorsun!" diye feryat etti kısık bir sesle. Odadaki eski ibrikten avucuna doldurduğu soğuk suyu Nehir’in alnına, boynuna sürdü. Nehir zorlukla gözlerini araladı. O mavi gözlerin içi kan çanağına dönmüştü. "Gece..." dedi, sesi adeta rüzgarda savrulan kuru bir yaprak gibi cansızdı. "Kalbim... Kalbim çok acıyi da. Ha bu dağlar sanki göğsüme çökmüş gibi. Babam... Babam haklıdır belki. Ben ha bu bacakla, ha bu hasta kalple nasıl gideceğim uzaklara? Kim koruyacak beni orda?" "Ben koruyacağım!" Gece ablasının elini tutup kendi kalbinin üzerine bastırdı. "Ben varım yanına! Haçan sen o mektubu aldın ya, o kağıt senin tapundur. Sen bu köyün en yukarısına çıkacaksın, o üniversitenin kapısından gireceksin. Ben sana söz verdim, Ali de söz verdi. Biz seni o otobüse bindireceğiz." Tam o sırada kapının önünde anneleri Emine belirdi. Pazardan dönmüş, elindeki boş sepetleri mutfak tezgahına fırlatmıştı. Odadaki gerginliği, yerdeki çamurlu mektubu ve kızların halini görünce ne olduğunu anında kavradı. Yüzüne o her zamanki soğuk, acımasız ve kıskanç ifade yerleşti. Kendisi gençken okuyamamış, bu dağların arasında kocası Aslan’ın dayağıyla, tarlanın çamuruyla yaşlanıp gitmişti. Şimdi kızının böyle bir kapıyı aralamış olması içindeki o eski, çürümüş hasedi uyandırmıştı. "Ne ağlaşursunuz ha orada?" diye çıkıştı Emine, poşisini çözüp masaya atarken. "Babanız haklidur da! Ne işiniz var gurbet ellerde? Ha bu sakat kız gitsin de orda erkeklerin eline maskara mi olsun? Otursun evinde, çayini toplasin, yemeğini yapsın. Gece da yakında muhtarın evine gelin gidecek, o odun gibi babanızın borçları ödenecek. Başka yolu yoktur bunun, o kağıt parçası karın doyurmayi!" Gece yerinden fırladı, annesinin üzerine yürüdü. İçindeki o Laz damarı öyle bir kabarmıştı ki, gözleri karanlıkta parlayan bir bıçak gibiydi. "Ana! Ana sus!" diye bağırdı. "Sen nasıl bi anasın da? Bi gün olsun şu kızın yüzü gülsün istemedin! Sakat dedin, eksük dedin, her gün canını okudun! Şimdi önünde koskoca bi hayat var, yine sen engel olaysun! Ha o muhtarın oğlu Temel’e gelince... O pisliğin evine gideceğime, kendimi şu kayalıklardan aşağı denize bırakırım daha iyi!" Emine elini havaya kaldırıp Gece’nin suratına sert bir tokat indirdi. Tokadın sesi odada yankılandı. Gece’nin başı yana düştü, yanağında beş parmağın izi kıpkırmızı belirdi ama o gözünü bile kırpmadı. Başını yavaşça kaldırıp annesine nefretle baktı. "Vur ana, vur! Sizin tek bildiğiniz vurmak zaten. Ama bitti, ha bu evde bizim ömrümüz bitti!" dedi ve arkasını dönüp ablasının yanına oturdu. Emine sinirle mutfağa gidip tencereleri dövmeye başlarken, iki kız kardeş odada baş başa kaldı. Gece’nin yanağı yanıyordu ama kalbindeki yangının yanında bunun lafı bile olmazdı. Nehir, kardeşinin yüzündeki o tokat izine bakıp ağlarken, Gece sadece dışarıdaki o kapkara bulutları izliyordu. Akşam yaklaşıyordu, sis dağların tepesinden aşağıya, köye doğru bir kefe gibi iniyordu. Bu gece Ali ile buluşması, bu işi kökten çözmesi gerekiyordu. Gece, ev halkının derin bir uykuya dalmasını bekledi. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Dışarıda bardaktan boşanırcasına bir Karadeniz yağmuru başlamıştı. Yağmur damlaları eski evin ahşap çatısına sanki küçük taşlar fırlatılıyordu gibi ses çıkarıyordu. Aslan’ın odasından gelen o ağır, alkollü horultular evin koridorunda yankılanıyordu. Gece yavaşça yataktan kalktı, üzerindeki hırkanın önünü ilikledi. Nehir, yatağında uyanık direniyordu, gözleri karanlıkta parlıyordu. "Gidiyorsun mi?" diye fısıldadı Nehir. "Gidiyorum abla. Ali’yle konuşacağım. Ha bu fırtına dinmeden bir çare bulmamız lazım. Sen sakın korkma, kapıyı arkadan hafifçe mandalla, ben gelince üç kere vururum," dedi Gece. Ablasının alnından öptü ve gölge gibi odadan süzüldü. Evin arka kapısını milim milim açtı, ahşabın gıcırdamaması için nefesini tutmuştu. Kendini dışarıya, o soğuk ve amansız yağmurun altına attığında teni ürperdi ama içindeki ateş onu dik tutuyordu. Çamurlu patikalardan aşağıya, deniz kenarına doğru koşmaya başladı. Yağmur suları saçlarından süzülüp gözlerine giriyor, görüşünü kapatıyordu. Ayakları defalarca kaydı, dizlerinin üzerine düştü, elleri dikenli çay çalılarına sürtünüp kanadı ama durmadı. Kafasında sadece Ali’nin o güven veren yüzü ve ablasının yerdeki o buruşmuş mektubu vardı. Deniz kenarındaki o eski kayalığa, gürgen ağacının altına ulaştığında Ali’yi gördü. Ali, üzerinde muşamba balıkçı yağmurluğuyla oradaydı. Elinde küçük bir gaz feneri vardı, fenerin sarı ışığı dalgalı denizin yüzeyinde titriyordu. Ali, Gece’nin o perişan halini, çamurlara bulanmış üstünü başını ve en önemlisi de yanağındaki o morarmaya yüz tutmuş tokat izini görünce feneri kayanın üzerine fırlattı. "Gece’m!" diye haykırdı dalgaların sesini bastırarak. İki adımda yanına gelip kızın ıslak omuzlarını tuttu. Gözleri Gece’nin yanağına kilitlendiğinde o yiğit delikanlının yüzü adeta bir canavara dönüştü. "Kim etti buni sana? Ha o gaddar baban mi vurdu yine? Söyle bana, haçan ben gidip o evi başlarına yıkmaz mıyım?" "Ali, dur! Mesele sadece ben değilim," dedi Gece, hıçkırıklar içinde Ali’nin ıslak göğsüne tutunarak. "Nehir... Nehir sınavı kazandı Ali! Ankara’da büyük bi üniversite gelmiş ona. Ama babam mektubu gördü, parça pinçik etti. 'Seni de vururum, onu da vururum, göndermem' dedi. Ana gile de beni o muhtarın oğluna vermek için gün sayayi. Ali, zamanımız kalmadı, bizi bu dağlar yutacak!" Ali, Gece’yi kolları arasına alıp sımsıkı sarıldı. Yağmur ikisinin de üzerinden akıp denize karışıyordu. Ali’nin çenesi kasılmış, gözleri zifiri karanlık denize dikilmişti. Karadeniz hırçındı o gece, dalgalar kayaları dövüyor, beyaz köpükler göğe fırlıyordu. Tıpkı Ali’nin içindeki o hiddet gibi. "Dinle beni fırtınam," dedi Ali, sesini Gece’nin kulağına yaklaştırarak. "Ha bu deniz nasıl durulmazsa, benim de kararım dönmez. Nehir o okula gidecek. Sen de o Temel denilen itin yüzünü bi daha görmeyeceksun. Yarın gece... Yarın gece köyün en karanlık zamanıdır, herkes yayla şenliklerinin yorgunluğuyla erkenden uyur. Ben teknemi hazırlayacağım. Kasabaya kadar denizden gideceğiz, babanın adamları yolları tutsa da denizi tutamazlar. Kasabadan Ankara otobüsüne bindireceğim ikinizi de." Gece başını kaldırıp Ali’nin gözlerine baktı. "İkimizi mi? Ali, sen gelmiyorsun mi bizimle? Ben seni bu gurbette nasıl bırakırım, kalbimi burda söküp nasıl giderim?" Ali’nin gözlerinden bir damla yaş süzüldü, yağmur suyuna karışıp kayboldu. "Ben gelemem ilk başta Gece’m. Ha bu anamı yalnız bırakamam, hem tekneyi satmam, buradaki işleri tasfiye etmem lazım ki arkamızdan iz bulamasınlar. Ben babanın o gaddar gözlerini üzerime çekeceğim ki siz rahat kaçın. Ama söz veriyorum sana, o çay yaprakları sararmadan, Karadeniz’e ilk kar düşmeden ben de Ankara’ya geleceğim. Seni o koca şehirde yalnız bırakmam." Gece, Ali’nin bu fedakarlığı karşısında ne diyeceğini bilemedi. Onun nasırlı, deniz kokan ellerini öptü. "Söz mü Ali? Ha bu dalgalar şahidimiz olsun mi?" "Şahidimizdir Gece’m. Ha bu deniz beni yutmadığı sürece, sen benim helalimsin, ben de senin limanınım," dedi Ali. İki sevgili, o fırtınalı Karadeniz gecesinde, yağmurun ve dalgaların altında birbirlerine bir kez daha ölümüne söz verdiler. Gece, içindeki o büyük korkunun yanına eklenen umutla beraber tekrar dağ yoluna koyuldu. Eve döndüğünde üstünü başını değiştirdi, çamurlu kıyafetleri yatağın altına sakladı. Nehir’in odasına gidip kapıya üç kez vurdu. Nehir kapıyı açtığında, Gece’nin gözlerindeki o kararlılığı gördü. "Plan hazır abla," dedi Gece, yatağa oturup kurulanırken. "Yarın gece gidiyoruz. Ali bizi denizden kaçıracak. Sen o buruşan mektubunu al, neyin var neyin yoksa küçük bi çantaya koy. Ha bu evden, ha bu dağlardan kurtuluyoruz." Nehir’in kalbi yine o tanıdık hızla çarpmaya başladı ama bu sefer korkudan değil, özgürlüğün getirdiği o tatlı sarhoşluktandı. "Gidiyoruz..." diye tekrarladı içinden. "Gidiyoruz." Ertesi gün, Çatallı Köyü için sıradan ama iki kız kardeş için ömürlerinin en uzun günüydü. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber Emine yine dırdırına başlamış, kızları çay bahçesine göndermişti. Nehir, o sakat bacağıyla dik yamaca tırmanırken her zamankinden daha fazla zorlanıyordu çünkü içindeki heyecan kalbini sıkıştırıyordu. Sırtındaki küfeye doldurduğu çay yaprakları ağır geliyordu ama o yeşil yaprakların kokusu bile bu sefer farklıydı. Sanki vedalaşır gibi bakıyordu o uçsuz bucaksız yeşilliğe, o sarp kayalıklara. Aşağı mahallede ise Muhtar Temel ve oğlu serseri Temel, Aslan’ın evine doğru yürüyordu. Serseri Temel, ağzında bir tütün parçasıyla, etrafa caka satarak yürüyordu. Babası muhtar, belindeki gümüş saplı tabancayı düzelterek Aslan’ın bahçesine girdi. Aslan onları kapıda karşıladı, yüzünde o sinsi, menfaatçi gülümsemesiyle buyur etti. "Hoş geldun Muhtarım, hoş geldun Temel uşağım. Geçin oturun ha buraya," dedi Aslan, ahşap balkondaki sandalyeleri göstererek. Muhtar kasılarak oturdu. "Hoş bulduk Aslan Reis. Ee, ha bu işi uzatmayalım dedik. Bizim oğlan Gece’yi tutturdu. Gerçi kız biraz asidür, dili uzundur derler ama Temel onun dilini kısaltmasını bilir," deyip kahkaha attı. Serseri Temel sırıttı. "Kısaltırız emice, merak etme. Benim sözümden çıkamaz o zilli. Ee, başlık parası ne kadar deysun?" Aslan gözlerini kıstı, parmaklarını masada oynattı. "Bilirsiniz, benim yukari mahalledeki kahveye borcum çoktur. Bi de ha o sakat kızın masrafları var. Bana bi temiz yüz bin lira vereceksiniz, bi de ha o yukarıdaki arsayı benim üzerime devredeceksiniz. O zaman Gece sizindir, ne isterseniz yapın." Muhtar elini masaya vurdu. "Tamamdır Aslan! Ha o arsa da, para da senindir. Haftaya düğünü kurayruk o zaman. Kızları çağır da bi şerbet içelim." Aslan içeriye seslendi ama evde sadece Emine vardı, kızlar tarladaydı. "Kızlar çayluktadır Muhtarım, akşam gelirler, şerbeti o zaman içeriz," dedi Aslan. Anlaşma sağlanmıştı. İki kız kardeşin hayatı, bir kumar masasında harcanan paralar gibi satılmıştı o balkonda. Akşam çöktüğünde Nehir ve Gece tarladan döndüler. Evin içindeki o sessizlik, yaklaşan felaketin habercisi gibiydi. Aslan masada oturmuş, keyifle tütününü sarıyordu. Kızlar içeri girdiğinde Aslan başını kaldırdı, özellikle Gece’ye bakarak sırıttı. "Gelin bakalım zilliler," dedi Aslan, sesindeki o gaddar keyif tiksindiriciydi. "Haftaya düğününüz var Gece hanım. Muhtar uşağı Temel’le söz kestik bugün. Haftaya bu evden siktir olup gidiyorsun. Bize de büyük bi yükten kurtulmak düşüyor. Sakat ablan da artık senin yerine çay bahçesinde iki kat fazla çalışacak." Gece duydukları karşısında tek bir kelime bile etmedi. Normalde olsa evi ayağa kaldırır, babasına kafa tutardı ama bu sefer sustu. Çünkü biliyordu ki, birkaç saat sonra bu adamın yüzünü ömrü boyunca bi daha görmeyecekti. Başını öne eğdi, "Nasıl istersen baba," dedi kısık bir sesle. Aslan bu uysallık karşısında şaşırdı ama bozuntuya vermedi. "Hah, şöyle yola gel işte. Hadi geçin odanıza, gözüm görmesin sizi." Kızlar odalarına çekildiler. Saatler milim milim ilerledi. Gece yarısı olduğunda köy tamamen sessizliğe büründü. Yağmur durmuştu ama hava hala çok nemli ve sisliydi. Göz gözü görmüyordu dışarıda. Tam Ali’nin istediği gibi bir geceydi. Nehir, üzerine en kalın hırkasını giymiş, o çamurlu mektubu göğsünün üzerine, kalbinin tam üstüne saklamıştı. Küçük bir sırt çantasına sadece birkaç parça kıyafet ve o gizli defterini koymuşlardı. "Hazır mısın abla?" diye sordu Gece, pencereden dışarıyı kontrol ederken. "Hazırım Gece. Kalbim çok hızlı çarpayi ama bu sefer korkmuyorum," dedi Nehir. Sol bacağını yavaşça hareket ettirdi, o sakatlık ona bu gece engel olmamalıydı, buna izin vermeyecekti. Yavaşça kapıyı açtılar. Evin içindeki horultuları dinleyerek koridordan geçtiler. Tam dış kapıya ulaştıkları sırada, arkalarından gelen bir sesle ikisi de taş kesildi. Annesi Emine, koridorun köşesinde dikilmiş, elinde eski bir fenerle onlara bakıyordu. Gözleri kızların sırtındaki çantalara kilitlenmişti. "Nereye gidersiniz ha bu saatte?" diye fısıldadı Emine, sesi bir yılanın tıslaması gibiydi. "Kaçaysunuz demek... Babanıza ihanet edaysunuz." Gece hemen ablasının önüne geçti. "Ana..." dedi, sesi yalvarır gibi ama bir o kadar da tehditkardı. "Sus ne olur sus. Eğer babamı uyandırırsan, yemin ederim bu evden senin de cenazen çıkar. Bizi bırak git hissetmeyelim. Sen hiç ana olamadın bize, bari giderken gölge etme." Emine bir an kızların gözlerindeki o ölümüne kararlılığı gördü. Eğer bağırırsa Aslan’ın silahını çekip herkesi vuracağını o da biliyordu. İçindeki o gaddar kadın, bir anlık korkuyla geri çekildi. Feneri indirdi, arkasını döndü ve hiçbir şey görmemiş gibi odasına doğru yürüdü. Kendi kızlarını bile o karanlığın içine uğurlarken tek bir acıma hissi duymamıştı, sadece başının belaya girmesinden korkmuştu. Kızlar kendilerini dışarı attılar. Sis o kadar yoğundu ki, patikayı ancak ezbere yürüyebiliyorlardı. Gece, Nehir’in koluna girmişti. Nehir hafifçe aksayarak, acıyla inleyerek ama inatla yürüyordu. Karadeniz’in o dik yamaçları bu gece onlara düşman gibiydi; taşlar ayaklarının altından kayıyor, çalılar eteklerini çekiştiriyordu. Nehir’in nefesi kesilmeye başladı, sol tarafına o amansız sancı saplandı yine. "Abla, az kaldı, dayan ne olur dayan," diye fısıldadı Gece, ablasının yükünü tamamen kendi omuzlarına alarak. Deniz kenarına, o gizli kayalığa ulaştıklarında Ali’nin teknesi dalgaların arasında hafifçe sallanıyordu. Ali, motoru çalıştırmış, ses çıkarmasın diye en düşük devirde tutuyordu. Kızları görünce hemen karaya atladı, Nehir’i kollarının arasına alıp tekneye bindirdi. Ardından Gece’yi çekti. "Geldiniz şükür," dedi Ali, Gece’nin ıslak yüzünü öperek. "Sis bizim lehimizedir, sahilde kimse görmez bizi. Kasabaya iki saatlik yolumuz var. Orada otobüs bekliyor." Tekne hırçın dalgaların arasına doğru açılırken, Çatallı Köyü’nün o ışıkları sislerin arasında yavaş yavaş kayboluyordu. Nehir, teknenin arkasına oturmuş, gökyüzüne bakıyordu. O sakat bacağı hala sızlıyordu ama içindeki o nehir artık özgürce akmaya başlamıştı. Ankara, o mektup, o üniversite kapısı artık hayal değildi. Gece ise Ali’nin göğsüne yaslanmış, sevdalısının kalp atışlarını dinliyordu. Arkalarında bıraktıkları o cehennem, anne ve babalarının o gaddar aşağılamaları, o dar kafalı köy hayatı sislerin arkasında gömülüp kalmıştı. İsimlerinin hakkını vermişlerdi bu gece; Nehir yatağını bulmuş, Gece ise en koyu karanlığından kendi şafağını doğurmuştu. Yol uzundu, gelecek belirsizdi ama iki kız kardeş el ele verdikten sonra, Karadeniz’in hiçbir fırtınası onları yıkamazdı artık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD