***
HAPİSTE 20. GÜN
21/01/21
Neslihan vücudunu delip geçen soğuğa aldırmadan sırtındaki tuğlaları bahçenin bir ucundan bir ucuna koşarak indirip geri gelip aynı şeyleri yapıyordu. Canının ağrısından kafayı yiyecekti ama pes etmek gibi bir şansı yoktu yoksa aç bırakılıyordu ve bu durum onun için çok can sıkıcı oluyordu.
Varması gereken yere vardığında diğer dizmiş olduğu tuğla kümelerine baktı ve ciğerlerini yakan bir nefes aldı acıyla, sabahın dördüydü ve o bir başına hapishanenin bahçesinde bu saçma sapan "eğitimi" yerine getirmek zorundaydı. Hapishane müdürü buna nasıl izin vermişti bilmiyordu ama Elif Abla ne zaman isterse dışarı çıkabiliyorlardı ve bu da başka bir gizemdi.
Sırtındaki yirmi beşten fazla tuğlayı kırmamak için yavaş yavaş indiriyordu yoksa ceza alırdı bu yüzden ekstra dikkatli davranmak zorundaydı. Ve bunun nedenini biraz olsun anlayamıyordu.
Yirmi gündür bu lanet yerdeydi ve Elif Abla'nın teklifini kabul ettiğinden beri hayatı cehennem azabından halliceydi. Birbirinden alakasız işler yaptırıp duruyordu Neslihan'a ve eğer ufak bir hatası olursa hiç acımadan cezalandırıyordu.
Onunla anlaşma yaptığı gecenin sabahı tüm hayatı gerçekten değişmişti ama bu istediği gibi bir değişim olmamıştı. Sabahın erken saatlerinde kalkıp şimdi olduğu gibi boşu boşuna tuğla ya da çimento torbası taşıyor sonra saatlerce koşup, ciğerleri alev alırcasına yana yana, şınav ve mekik çekiyordu. Ve bir dakika bile dinlenemeden tuvaletleri, banyoyu yıkıyordu. Yemek saatinde herkesin yediği yemekleri yiyemiyordu, yiyordu da az yiyordu, Elif'in emri bu şekildeydi. Beslenmesine deli gibi dikkat ediyordu Neslihan'ın. Sonrasında oradaki herkesin bulaşığını, çamaşırını yıkıyor, ütü yapıyor herkese çay dağıtıyordu, bunları yaparken gülümsemek ve kibar olmak zorundaydı tabi, koğuşu temizledikten sonra da bitmiş bir halde Elif Abla'nın yanına gidiyordu.
Ama Elif abla ona acımadan dört saati bulan okul eğitimi veriyordu, kimi zaman dini kimi zaman fenle ilgili kimi zamansa genel kültürle ilgiliydi. Haaa! Bir de dil eğitimi vardı tabi ki.
En zor eğitim de zaten dildi çünkü üç tane dili öğrenmeye çalışıyordu ve bir de bunların hepsinin sınavları vardı. Öğreneceği dilleri Elif Abla seçmişti. İngilizce, İtalyanca ve Rusça...
Meraktan geberdiği ama soramayacağı bir diğer şeyde Elif Ablanın bütün bunları nasıl bildiğiydi. Ona soru sorması yasaktı, bunu zor yoldan öğrenmişti üstelik.
Kulağa ilk başta güzel geliyordu bu daracık yerde dil öğrenmek ama tek bir hata yapınca buz gibi havada dışarıda tek ayak üstünde bekleme cezası diye bir şey olmasaydı.
Kaşlarını çatarak ve sinirini tuğlalardan çıkararak hepsini tek tek dizmeye devam etti. Sinirleniyordu çünkü bu yaptıklarının ona ne gibi bir faydası olacağını bilmiyordu ve pekte bir halta yarar gibi değillerdi.
"Eğitimi batsın!" diye söylenmeye başladı. Bu annesinden aldığı bir özellikti annesi de bir şeylere kızınca iş yaparken söylenir söylenir dururdu onu bu yüzden çok kınayan Neslihan, günlerdir annesini kopyalıyordu işte.
Dizme işi bitince yerden destek alarak ayağa kalktı ve kirli ellerini düşünmeden belinin iki yanına koydu ve kendini sakinleştirmek için sesli nefesler almaya başladı bunu yaparken içinden elliye kadar sayıyor ve tekrar işine odaklanıyordu. Daha yapacak çok işi vardı bu yüzden belindeki ellerinden birini kullanarak kapüşonun şapkasını düzeltti ağır hareketlerle.
Gökyüzü yeni yeni ağarıyordu şehirde, işte yeni bir gün daha doğuyordu ülkesinde, ilk zamanlar çok korkmuştu tek başına dışarıda karanlıkta kalmaktan ama şimdi ona iyi geliyordu bu durum. Çünkü gökyüzünün bin bir rengini sadece canı yanan ve yaralı olan insanlar görüyordu bu saatlerde. Gökyüzü ona Allah'ı hatırlatıyordu, huzuru ve umudu, özgürlüğü, bu yüzden sevdalanmıştı gökyüzünün her haline istemsizce ve farkında olmadan...
Sakinleşmişti işte şimdi içindeki alev harmanı, gözlerini kapattığında aklına ailesi dışında kimse gelmedi Neslihan'ın; annesi, babası, kardeşi kim bilir şimdi nasıl da güzel uyuyorlardı. Onların yanında olabilmeyi diledi tüm kalbiyle ama artık biliyordu o da kabul olmayacak duaya amin denilmeyeceğini. Büyüyordu ve bu onun canını çok yakıyordu.
Başına gelen olaylar aklına her geldiğinde herkesten daha çok acıyordu kendisine. Kirpiklerinde yüzlerce gizlenmiş gözyaşı, aklında ailesi, ruhunda yaşından büyük sızılar vardı bu küçük kızın. Acısını dindiremiyordu hiçbir şey, ne olacağını bilmeden yaşıyordu artık. Ne kadar dayanabilirdi bilmiyordu ama canına kıymıyorsa bunun tek bir sebebi vardı o da Allah korkusuydu. O kadar...
Yavaşça arkasını döndü kaderi gibi kararmış duvara ve yürümeye başladı içeriye doğru. Onu bekleyen bir ton iş vardı ve yapmazsa alacağı cezalar...
***
HAPİSTE 52.GÜN
14/03/21
NESLİHAN'DAN
Bugün ölmeyi istedim... Bugün ailemi kaybettim... Bugün sadece üç kere yüzlerini görmeye iznim olan ailemi trafik kazasında kaybettim... Ben bugün ölümü soludum ciğerlerime!
Ben! Bugün öldüm! Öldüm de ailemi toprağa bile gömemedim! Ben on sekizimde öksüz kaldım! Yetim kaldım anne yetim! Ağlayışlarım haykırışlarım gelmedi mi kulağına anne?! Nasıl gelmedin anne! hani ne olursa olsun sana seslendiğimde hep gelecektin bana?! beni bu boktan dünyada nasıl bir başıma bıraktın anne?!
Baba?! Baba! Hiç mi acıman olmadı bana?! Hiç mi demedin; "Kızım bu acıyla başa çıkamaz ki" diye?! Bana gelirken can verdiniz baba! Bana gelirken!! Ben sizi de mi öldürdüm baba?! sizin de mi katiliniz ben oldum?! Ha?!! Ben ne yapayım? Ben nerelere gideyim? Nasıl nefes alayım? Ne yapayım?
Furkan! Furkan’ım! Canımın içi güzel kardeşim... Ben... Seni de ben öldürdüm değil mi? yüreğim kanıyor Furkan yüreğim! Keşke! keşke yanınızda olsaydım o arabada olsaydım da sizinle can verseydim ben!! Helallik bile alamadım ki ben sizden!! Gelipte bir Fatiha bile okuyamadım ki size ben!! Ölümünüz bile saatler sonra ulaştı bana Furkan! Reva mı bu bana Furkan?! Daha avukat olup beni kurtaracaktın Furkan! şimdi toprağın soğuk koynunda yatıyorsunuz bense burada size kilometrelerce uzakta mahvoluyorum Furkan!!!
Ciğerlerinden isilik dökercesine çıkıyordu çığlıklar, acısını dindireceğine daha da harlıyordu buz gibi rüzgâr. Koğuştan fırlamış, her yanı tel örgüyle kaplı çıkış kapısının az berisinde, yerde iki büklüm yatan, tek başına kalmış küçük kız inliyordu deli gibi, inleyişlerini annesi duyarda belki gelir umuduyla yapıyordu bunu ama biliyordu, istese de artık kimsenin onun için bu hapishane kapısından geçmeyeceğini...
Başladı yerdeki beton taşlara kafasını vurmaya, her defasında daha sert daha hızlı ve daha vahşice...
Artık ölmek için bir sebebi vardı Neslihan'ın...
Elif Abla'nın ayakları belirdi uzun bir sürenin ardından gözlerinin önünde. Gölgesi, o buzdan gecede üstüne battaniye olmak istercesine serilmişti küçük kızın. Yavaşça tek dizini kırıp sol eliyle genç kızın yüzünü örten saç tutamını itekledi ve konuştu ağırca:
" Kalk ayağa, sen yerlerde sürünemeyecek kadar masumsun. Bugün ağla kızım, ağla ki yarın hak ettiğin kadar gülebilesin.”
O günden sonra Neslihan, apansızca aradığı anne şefkatini Elif Abla'sında bulmuştu.
Kısa süreliğine de olsa...
***
03/06/21
HAPİSTE 80.GÜN
NESLİHAN’DAN
Ailesini kaybedişinin bilmem kaçıncı günüydü. O boktan günün ardından Elif Abla'nın eziyetleri az da olsa azalmıştı. Ama bu sefer Neslihan acıyı hissetmemek için deli gibi çalışır olmuştu. Dayanamıyordu, defalarca kez ölmeyi denemiş ama hep birileri tarafından kurtarılmıştı. Ve her seferinde Elif Abla ona ceza vermişti. Sonrasında ise verdiği dini dersler yüzünden mi bilinmez ölüm düşüncesi ne kadar güzel olsa da bunu kendisi yaparsa bu dünya da çektiği acı yetmezmiş gibi bir de öldükten sonra sonsuza kadar acı çekecek olma düşüncesi genç kızı vazgeçirmişti. En azından o öyle düşünüyordu. Ailesinin vefatının ardından Elif Abla, Neslihan’ın ailesi adına defalarca mevlüt düzenlemiş, yasinler okutmuş ve onların adına bağışta bulunmalarına vesile olmuştu. Genç kızın yüreği az da olsa rahatlamış, onların gittikleri yerde mutlu olduklarını düşünmeye başlamıştı ve artık tek amacı onların yanındaki yerini almaktı.
O lanetli günden sonra herkesin gözünde konumu değişmişti. Artık genç kıza acı çektirmek yerine yardımcı oluyorlar, nezaket gösteriyorlardı o da bunu kullanmak yerine onlara hak ettiklerinden daha fazlasını veriyordu. Kendisine ve acısına saygı duyuyorlardı. Elif Abla'nın verdiği tüm dersleri sürekli çalışıp durduğu için artık ona ceza vermiyordu ve derslerin sayısı, ağırlığı git gide azalıyordu. Ama bu günler de her şeye rağmen tadı yoktu bu koğuşun...
Koğuşa yeni gelen ve geldiği gibi tüm düzeni yerle bir eden kadın geleli iki gün oluyordu. Açık tenli, gözünün teki yerinde olmayan ve "ben belalıyım" der gibi duran çehresiyle koğuştakilere tehditler savurduğu gecenin sabahında adının Ömür olduğunu anca öğrendikleri kadın, kafayı Elif Abla'ya takmış durumdaydı. Ve onunla yan yana olduğu için Neslihan da gözüne batıyordu.
Sürekli derslerini yüksek sesiyle bölerek kahkahalar atıyor, genç kızın sabah erkenden yaptığı işleri beğenmediğini söyleyip tekrar yaptırtıyor ve Elif Abla birine müdahale ettiğinde o kişiyi kışkırtarak kendi tarafına çekmeye çalıştığını bariz bir şekilde belli ediyordu. Tabi ki Leyla sırnaşığı onun yalakalığını yapmaya dünden razı bir şekilde ayakkabısını bile giydiriyordu Ömür denen kadına.
Şimdi de Neslihan sessizce yemek yediği masada işlerden ancak vakit bulup ailesi için Yasin okurken bir anda karşısındaki sandalyeyi sertçe çekip oturmuştu. Sesini çıkarmayı geç gözünü bile Kur'an'dan ayırıp bakmamıştı bile. Korktuğundan değil, onu yaralayacağını bildiği için. Çünkü Elif Abla'nın seçtiği kızlardan birisi genç kıza kendisini korumayı hatta daha da ilerletip karşındakini yere serebilecek kadar iyi şeyler öğretmişti. Ama bunu yapmak istemiyordu.
Ama o kaşınmak konusunda ciddi olmalıydı ki genç kızın oturduğu masanın altındaki ayaklarına vuruyordu. Oysa sakinliğini korumaya çalışıyor ve önündeki Kur'an'a saygısızlık olmaması için hareketsiz duruyordu.
Ve o kalın sesinden hallice bağırtısı duyuldu koğuşta: "Ben acıktım kalk yemeğimi ver hadi!"
Yemek saati değildi.
"Yanına soğan da kır."
Çıldırmak üzereydi.
"Hadisene!"
Yavaşça yerinden kalkıp bulaşıkların bulunduğu masaya ilerledi ve Ömür denilen kadının dediğini yapmaya koyuldu. Bu kadının derdi neydi? Hikâyesi neydi? Niye bu kadar nefret doluydu?
Gözleri bile nefretten koyulaşmış bu kadının Neslihan’a vereceği acıdan habersiz ona hizmet etmekte onun aptallığıydı.
***
HAPİSTE 1. YIL
"Neslihan Abla!"
Duyduğu sesle yüreği acırken arkasına döndü Neslihan. Furkan'ın demesini çok istediği tek kelime bir başkasının ağzından çıkıyordu şimdilerde. Asiye dolu dolu gözleriyle kendisine gülüyordu. Ama Neslihan'ın yüzünde tek bir ifade yoktu. Evet koğuşa yine yeniden 18 yaşında bir kızcağız düşmüştü. Hem de kendi bedenini koruduğu için. Ne kadar onu kendine yaklaştırmak istemese de Asiye ne yapmış ne etmiş Neslihan'ı kendisine alıştırmıştı şu kısacık zamanda. Kalbinde yer etmiş ve kendisi de Neslihan'ı çok sevmişti. Hem de hiç peşinden ayrılmayacak kadar.
" İyi ki doğmuşsun Neslihan Abla! Rabbim ayağına taş değdirmesin!"
"Sana demedim mi ben?! Ben senden sadece bir yaş büyüğüm abla deme bana diye? Hı? Ayrıca doğum günü filan kutlamak yok tamam mı? Hadi içeri gir dışarısı soğuk."
"Abla! Seni çok seviyorum ben biliyor musun?"
Evet biliyordu Neslihan. Bu cümleyi sık sık söylüyordu. Ama etkisini yitirmek yerine git gide daha da anlamlı hale gelmesi Neslihan'ı sıkıyordu. Çünkü korkuyordu artık... Sevmekten de sevilmekten de.
Bu yüzden herhangi bir dönüt yapmadı Asiye'ye. Sadece sessizce yağan yağmurda günbatımını izlemeye devam etti. 19... Ne hissetmeliydi?
Huzur?
Acı?
Hayır.
Peki ya umut?..
Ah şu insanoğlu. Unutmak olunca iş ne güzel başarıyordu bunu. Aylar önce hissettiği sancı şimdilerde sızıya dönmüş ama yüreğindeki köz hala sönmemişti.
Sadece,
o büyümüştü hem de hiç istemeden...
Elif Ablası git gide yaşlanıyordu. Ama zaten derslerin çoğu bittiği için Elif Abla'nın dinlenme fırsatı daha fazlaydı şu sıralar, tabi Ömür cadısının pislik çıkarmaları olmasa daha iyi olacaktı da neyse...
Artık koğuşun hatırı sayılır kişilerinden biriydi Neslihan. Bu bir sene içinde dört kişi çıkıp gitmişti bu hain ve acımasız cezaevinden kurtuluşa doğru. Yeni gelenlerde kısa süreli girip çıkmışlardı zaten. Asiye hariç. İçlerinde en masumu oydu ama en uzun süre kalacak olan da oydu.
Şu sıralar Ömür de susuyordu. Ama sevinemiyordu Neslihan çünkü onun bu susuşları uğursuzdu hem de çok uğursuz. Ne zaman susup köşesine çekilse birilerine zarar geliyordu çünkü. Mesela Leyla'yı, ki onun bir numaralı yalakasıydı, iki kere bıçaklamıştı. Yine de Leyla ötmemişti onu.
Bir başka susuşundan sonra da Neslihan’a dövüş dersi veren kızı sakatlamıştı bacağından. Kız kendisini korumuşken üstelik. Bu yüzden artık o onlarla değildi koğuşu değişmişti. Keşke bu Ömür belasının koğuşu değişseydi.
Son kez derin bir nefes alıp soğuk havayı ciğerlerine çekip onlara eziyet ettikten sonra arkasını döndüğünde orda bekleyen tabi ki Asiye'den başkası değildi.
Bu çelimsiz kızı gördüğünde kötü hissediyordu elinde olmadan çünkü istismara uğramıştı. Hem de abisi tarafından ve hamile kalmıştı... Düşük yapmıştı bu koğuşun boktan tuvaletinde ama isteyerek de değil üstelik, vitaminsizlikten... Her şeye rağmen o çocuğunu doğuracağını söylemişti yaşına bakmadan ama onun imtihanı da bu olmuştu işte... Vücudu kaldıramamıştı bir canı. Görmediği işkence kalmamıştı o piç yüzünden. Ama son seferinde Asiye artık o acıya dayanamayıp çıplak elleriyle boğmuştu abisini.
İyi yapmıştı ama geç kalmıştı çünkü o kara gecenin içinden bir can yerleşmişti rahmine...
Neslihan'a acı veren bir başka olay da ailesinin kızına destek olmak yerine evin tek oğlunu öldürdüğü için onun aleyhine ifade vermeleri olmuştu. Vücudu işkencelerden mahvolmasına rağmen ifade birliğinden dolayı küçük kız buradaydı şimdi.
Neslihan, Asiye ilk geldiğinde ona yaklaşmamış ama merak etmişti. Hikâyesini ise o geldikten üç ay sonra anca öğrenmişti koğuş ahalisi. Ömür bile ona tek kelime etmiyor, koğuşta bir tek onunla uğraşmıyordu.
Bu hikâyeyi de mecburiyetten anlatmıştı çünkü düşük yapıyordu. Ağlaya ağlaya, bağıra bağıra kaybetmişti çocuğunu gözümüzün önünde, günlerce revirde kalmış acıdan dolayı defalarca bayılmıştı bu küçük kız...
Yaşı küçüktü yaşadıkları değil.
Her şeye hem de her şeye rağmen yaşamak istiyordu. Öyle demişti çünkü bir keresinde.
" Abla... Korkuyorum abla çok korkuyorum. Ben hep burada kalsam olur mu abla? Burada kimse bana dokunmuyor hem? Bir de şey var b-ben burada istediğim zaman yemek yiyebiliyorum ama evde öyle değildi. Burası çok güzel. Sen niye sevmiyorsun ki?"
Bu cümlelerden sonra kendinden utanmıştı Neslihan. Belki de onun yaşadıklarını yaşasa sıkmıştı çoktan kafasına ama o... Onu anlatamıyordu, cümleleri bitiyordu Asiye'yi görünce.
"Neden içeri girmedin kız sen? " dediğinde küçük bir kıkırdama sesi geldi kulağına:
"Abla! Sen dışardasın ben içerideyim bak!" deyip yerde bulunan kalın renkli çizgiyi gösterdiğinde Neslihan az kalsın gülecekti az kalsın.
"İyi espriydi. Bir daha olmasın." dediğinde Asiye'nin ağzı kulaklarına varmıştı çoktan.
Ona temas etmeden yanında durdu ve kafasıyla içeriyi işaret etti. Bir gün daha sona ermişti işte.