Bazı insanlar bu dünyanın kaymağını yemeye, bazıları da müsilajında debelenmeye gelmiştir. İşte ben de o müsilajdan kurtulursam kaymağa dil atacak kadar şanslı olabilirdim. Barış Günter, karşımdaki sandalyeyi çekip karşıma oturmuş, dakikalardır beni süzerken; acaba ben kaç ton müsilaj yutabilirim diye hesap kitap içindeydim. En son dik dik bakmasından rahatsız olup; "Hayırdır birader birine mi benzettin?" diye sordum. Bir süre daha tek tük çıkmış sakallarını kaşıdıktan sonra; "Sen dün gece bana çarpıp top gibi seken kız değil misin?" diye sordu. Hasbinallah! "Ben aslında kendimi kafa topu olarak ayarlamıştım ama sen göğsünde yumuşatıp topa sahip olmayı bile beceremedin, naber?" Aferim lan Ece. Az buçuk futbol terimi de kat ki senin sandıkları kadar boş bir insan olmadığını anlasınlar.
- Abi sen gerçekten de bunu benim başıma bela etmekte kararlı mısın?
- Kim kimin başına bela olacak, önümüzdeki günlerde anlaşılır koçum. Şimdi saat üç buçukta hastanede efor testine gireceksin. Binaya nereden gireceğini biliyorsun. Eceyle git, seninle vakit geçirsin, günlük rutinini öğrensin. Ardından da spor salonunda kardiyo antrenmanın var. Gitmişken Ece'nin de salon kaydını yaptırıp bir giriş kartı alın. Tanju'yu arayıp önden bilgi veririm ben. Ece, Barış ile aranda her zaman üç dört adım mesafe olsun. Fotoğraf çektirmek isteyen olursa onu tanımıyormuş gibi yap. Hastaneye spor salonuna girdikten sonra normal davranabilirsin ama dışarıda dikkat etmen gerekiyor.
- Sen şimdi bana işe bu günden mi başladığmı söylüyorsun?
- Evet, istediğin bu değil mi?
- Adam sen balık hafızalı mısın? Ben iki hafta sonra ancak mezun oluyorum. Arada sürekli eve gidip gelmem icap ediyor ki, ailemin nerede yaşadığını biliyorsun. Kusura bakma patron ama iki hafta daha çekeceksin bu elemanı.
- Anladım. O zaman şöyle yapalım. Sadece bugün için söylediklerimi yap, geri kalan günlerde serbestsin. Ama iki hafta sonra başka bahane istemiyorum.
- Vallahi senin gibi uyumlu patronu arasam bulamazdım. Sen geldin vapurda bana tosladın. Yemnediyorum hayattaki bütün şansımı sende kullanmışım gibi bir his var içimde.
Bizim konuşmalarımızı sanki konuşan kaz görmüş gibi hayretle izleyen Barış efendinin de hakımızda yorumları olacaktı elbette.
- Siz şaka mısınız? Bu nasıl bir pazarlık, nasıl bir konuşma? Abi sen bu kızı nereden bulduysan söyleyeyim; bu bildiğin saatli bomba, işi toplayalım derken iyice batırırsak karışmam.
- Pardon da sen işi batırmasaydın zaten kimse toplamaya uğraşmazdı aslan parçası. Hadi kalk, saat üç oldu zaten ancak gideriz hastaneye. Benimle çalıştıkça anlayacaksın ki acayip dakik bir insanım. Sakın beni sağda solda bekletme, durduk yere gerilim hattı oluşmasın aramızda.
Ya Esat beyden çekindiğinden ya da benden korktuğundan bilmiyorum ama fino köpek gibi kalkıp beni takip etmeye başladı. Allah'tan bu topuklu sandaletleri giydin Ece. Yoksa fino gibi gezen sen olacaktın.
- Pardon ama önden önden nereye gideceğimizi bilirmiş gibi yürüdüğünün farkında mısın?
- Sen benim neye benzediğimi anlamaya çalışırken Esat bey gideceğimiz yerlerle ilgili tüm bilgileri paylaştı. Eminim araban vardır, o yüzden otopark çıkışına doğru ilerliyorum.
- Çattık ya, kız daha mezun bile olmamış, başıma bela ettikleri tipe bak.
- Bak arkadaşım, ben bu işi almak için kırk kere kırk takla attım. O yüzden sakın beni manipüle edip de vazgeçireceğini ya da yıldıracağını sanma. Bana harcayacağın enerjiyi kariyerine harca sen. Hem şurada ligin başlamasına çok az kaldı. Kendini kanıtlayamazsan takıma giremeyeceğini de beim söylememe gerek yok sanırım.
- Vallahi Esat abi kendinin dişisini bulmuş. Ekstra bir de çene faktörü var sende tabii, asla es geçilemez. İşimiz iş anlayacağın.
Tahmin ettiğim gibi, son model iki kişilik, camları filmli bir arabanın önüne geldiğimizde gözlerimi devirmeden edemedim. Hayır yani, aşırı ilgiden sakınmak isteyen bir profilin, meydanlarda ben futbolcuyum ya da ünlüyüm diye dolaşması ne kadar doğruydu ki? "Neden göz deviriyorsun, beğenemedin mi?" diye sorduğunda elbette düşüncemi saklamayacaktım. "Eğer bu araba yerine sradan bir sedana binseydik o zaman; vay be akıllı adammış derdim. Ama sen böyle bas bas ben ünlüyüm diye bağıran bir arabayla halkın içinden geçip halka değmeyeceğini düşünüyorsun ya, işte ona göz deviriyorm. Yoksa; aldığın transfer ücretiyle sağa sola hayır yapmak yerine tamamını bir teneke yığınına yatırdığın için seni yadırgayacak değilim." Aldın mı cevabını kendini beğenmiş sırık?
Sanırım misilleme yapmak için biraz düşünmesi gereken tiplerden bu. Ya da verecek bir cevabı yok. Böyle de hiç heyecanlı olmuyor ki? Zekamı zorlayacak bir iş hayal etmiştim ben, zekamı köreltecek değil.
- Sen benim zekanı körelttiğimi mi düşünüyorsun?
- Ay ben onu dışımdan mı söyledim?
- Sanırım sen de zekanı nasıl kullanacağını bilmeyenlerdensin. Her neyse. Eğer bundan sora istemesek de birlikte olacaksak; bazı şeyleri konuşmamız lazım. Ben üzerime gelinmesinden, bir şey yapmak istemediğim zaman zorlanmaktan ve hakkımda yersiz çıkarım yapılmasından hoşlanmam. Beni eğer antrenmana geç kalmıyorsam ya da bir toplantıya çağrılmamışsam aramayacaksın. Ben arayınca da telefonunu mutlaka açacaksın, anlaşıldı mı?
- Ben seni anladım ama bakalım sen beni anlayabilecek misin? Ben emirleri senden değil, Esat beyden alıyorum. O ne yapmamı isterse onu yapacağım. Kalkman gerektiğinde kalkmıyor musun, neredeysen oraya gelip seni bizzat ben uyandıracağım. İster seve seve ister ... uyanırsın. Seni, senin kariyerini ilgilendiren her gelişme için arayacağım ve sen o telefonları eğer antrenmanda ya da toplantıda değilsen; iki elin kanda bile olsa açacaksın. Benimle konuşmadan kimseye birşey anlatmayacak, kimseyle hayatın hakkında bir şey paylaşmayacaksın. Ve son olarak; beni, çalışma saatlerim dışında ancak ölümle burun buruna kaldıysan arayabilirsin. Eğer şimdi anlaştıysak; randevuya 21 dakika kaldı ve trafik yoğunluğu, 17 dakikada varışı gösteriyor. Trafik kurallarına uy ve bu arabayla nasıl yapacaksın bilmem ama dikkat çekmemeye çalış.
- Ya sabır!
- Aynen, aynen. Hepimize lazım ondan. Hadi sür de şoförlüğün nasılmış görelim.
Yaklaşık onbeş dakika sonra hastanenin personel otoparkına girmiş ve hastane girişine doğru yürüyorduk. Yolda kurallara oldukça dikkat ediyor oluşu dikkatimden kaçmamıştı. Disiplinli bir insan desem; Esat bey onun için dengesiz gibi bir imada bulunmuştu. Bu yüzden disiplinli oluşu yüzünden değil, gerçekten de dikkat çekmek istemediğinden uyduğunu düşündüm. Bu vaziyette de çok zor bir insan gibi durmuyordu. Eksi birinci katta bizi karşılayan görevli, Barış'a elini uzatmış, bana da uzaylı görmüş gibi bakmıştı. Tam ağzımı açıp "Hayırdır birader?" diyecektim ki, Barış duruma el koydu. "Hanfendi Esat beyin asistanı. Bana o eşlik edecek." Adam bana bu kez deniz kızı görmüş abaza gibi bakmaya başlayınca bu kez yeter hamına koyayım deyip konuştum. "Birader sen gün boyu beni mi keseceksin? Yok mu daha önemli işlerin? Hangi kata, hangi odaya gideceğimizi söyle sonra yürü git." Hebele hübele bir şeyler dedi ama dinlemedim. Zaten yanımda sanki pimi çekilmiş el bımbası taşıyormuş gibi gergindim. Bir de elin abazasını çekemezdim.
- İnsanlarla hep böyle ters mi konuşursun? Yani seni tanıdığım andan beri hanım hanımcık haline dek gelmedim.
- Beni ilk kez dün gördün. Hatta daha doğrusu görür gibi oldun. Neredn alnlayacaksın nasıl biri olduğumu? Bilmen gerekeni kadarını arabada söyledim zaten. Şu an mesaideyim ve işimi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum, lütfen beni manipüle etmeye kalkma.
- Ulan herkesin dilinde de şu sikik kelime. Manipüle ne ya? Ayartmaktır onun adı. Her neyse böyle iyi fazlasına gerek yok.
- Bence de bu kadarı kafi.
- Neden asansöre binmiyoruz da yedinci kata acil çıkış merdiveninden çıkıyoruz anlamadım ki?
- Bu gün de gebeş kaplumbağa gibi yatmıyorsun, sana antrenman yaptırıyorum fena mı? Okan hoca beni tanısa bi sever bi sever o derece yani.
- Okan hoca bi beni sevmez zaten..
- Anlamadım, neden öyle söyledin?
- Boşver, önemli değil.
- Sen öyle diyorsan...
Nihayet yedinci kata geldiğimizde, aramızda kalsın ama imanım gevremişti. Bir de bu durumu ona belli etmemek için normal davranmaya çalışıyordum ki bu hepsinden daha zordu. Yanımdaki adam yolu biliyormuş gibi ilerlediğinden ben de onu takip ettim. Kardiyoloji tabelasını gördüğümüzde odanın kapısını çalıp, içeriden onay almadan açtı kapıyı öküz. Önümde koca bir duvar gibi durduğundan içeridekilerini tam olarak göremiyordum ama Barış ile samimi olduklarını az çok anlamıştım. Odada bizden başka iki kişi daha vardı. Biri doktordu tamam da diğer tanıdık ses kime aitti ki? Beni görmediklerini anlayınca öksürerek bir adım öne çıktım. Maksadım onun yanında pısırık kalmayıp kendimi tanıtmaktı. Çünkü; amiyane tabirle de olsa o benim sermayemdi. Yani Barış Günter kariyerinde ne kadar başarılı olursa, o kadar benim işime yarayacaktı. Madem bir yola çıktım; neden camiaya kendimi tanıtmaya bu odadan başlamayayım ki?
- Ece?
Aaa zaten tanıyorlarmış. Bismillah! onun burada ne işi var?
- Ozan? Sen neden buradasın?
- Her zaman komik bir kızdın Ece. Ben de hekimim unuttun mu? Asıl bu soruyu benim sormam gerekiyor. Senin buradan ne işin var? Birine bir şey mi oldu? Eğer acil değilse Barış ile işimi bitirip seninle ilgilenebilirim.
Ozan, Yusuf'un bizden üç yaş büyük olan abisiydi. Tıp fakültesini bitirmişti tamam da bu hastanede çalıştığını nereden bilabilirdim ki? Ben ağzımı açıp cevap verene kadar Barış öküzü yanıtladı. "Ece benimle beraber. Esat abinin asistanı. " dedi. Bak bak, açıklamaya bak dangozdaki. Cümlenin başındaki "benimle beraber" ibaresi yanlış anlaşılmasın diye ardından hemen asıl sebebini yapıştırıyor.
- Evet, işe bugün başladım. Esat beyin bana kitlediği iş de Barış Günter'e bakıcılık yapmak. Bende ya da bizimkilerde bir sıkıntı yok anlayacağın.
- Öyleyse tebrik ederim seni. Yeni işin hayırlı olsun. Barış sen de hazırsan testler için efor odasına geçelim. Hocam, bize katılacak mısınız?
Odada başından beri sessizce duran, tabiri caizse bizi iplemeden önündeki dosyaları inceleyen adam; başını bile kaldırmadan "Sen hallet Ozan. Bir sorun olursa bana bildirirsin." dedi.
Ozan bilmez ama ben çocukken ve sonrasında da ergenken ona çok pis hayrandım. Sonra babaannem Yusuf ile süt kardeşi olduğum için onunla da nikah düşmediğini ve aklımdan ne sapıklıklar geçiriyorsam silip atmamı söylemişti. Anamla Yıldız teyzeye ne trip otmıştım o zamanlar bir bilseniz. Sebebini hiç anlamadılar ama ergenliğe vurdular. Sonra da Ozan okul okumak için İstanbul'a geldi, bölümü oldukça zor olduğu için de çok az geliyordu Eceabat'a. Mezuniyetine de hep beraber gelmiştik. Yanında sarışın, ukala bir kız vardı. Bize kız arkadaşı olarak tanıştırmıştı.
Şimdi ise efor odasında, Barış yarı cıbıl bir şekilde bandın üstünde koşarken, biz Yusuf'u çekiştiriyorduk.
- Annem Yusuf'un seninle geldiğini söyleyince bana gelir diye bekledim ama aynı gece dönmüş. Ne o kavga mı ettiniz yoksa?
- Kavga etsek iyi, sildim attım ben onu defterimden.
- Oooo durumlar ciddi desene.
- Öyle böyle değil hem de. Ama sonra konuşuruz olur mu? Sen neler yapıyorsun, o sarı çiyanla devam mı?
- Yahu bi sevemediniz Özge'yi. Ne yaptı bu kız size? Annem biyandan, Yusuf bi yandan. Sen desen lafını hiç esirgemiyorsun.
- Biri söylese umursama diyeceğim, ama kaç kişi o kızdan hoşlanmamış. Sen neden bu kadar ısrarcısın, hiiii namusunu mu kirletti yoksa?
Ne söyledim ayol? Ne diye hönkürüyor bu Barış efendi?
- Barış iyi misin? Bir sorun mu var?
- Yok, iyim. Söylediğine güleyim derken öksürük tuttu sadece.
Efor testinden sonra rutin kan tahlilleri de yapılmış ve bizim buradaki işimiz bitmişti. Ozan ile uzun süredir görüşmemiş olmanın verdiği özlemle sıkı sıkı sarılıp, birlikte mutlaka bir şeyler yapmak adına sözleşerek ayrıldık. Buraya gelirken tırmandığımız acil çıkış merdivenlerini bu kez hastaneden ayrılmak için iniyorduk. Barış geldiğimiz zamana nazaran daha suskundu. "İki koştun, yoruldun mu topçu çocuk?" diye sordum. Maksat aramızda bir anlaşma biçimi oluşturmaktı. O ise bir an duraksadı. O duraksayınca ben de durayım dedim ama durduğum yer basamağın ucu olunca dengem şaştı. Allah'tan sahanlığa iki basamak kalmıştı da düşüşüm kıçımda onulmaz yaralar açmadı...