Kayıp Zaman

1440 Words
Yukarıya çıkmak benim için pek de kolay olmadı. Merdivenlerden çıkıp lobiye gelirken her bir basamağı şiddetli diz sancısı olarak iliklerime kadar hissettim. Bir de nostalji sever geçinirim. Oysa attığım her adımda hayalini kurduğum tek şey teknolojinin son harikası olan kişisel asansörümdü. Sanırım insan olarak en büyük çelişkimiz bu; geçmişe ölesiye özlem duyuyor ancak bugünün nimetlerine müptela olmaktan da vazgeçemiyoruz. Ve bir o kadar da geleceği düşlüyoruz. Bugünü yaşamak olağan, gelecek ise hayal. Peki ya geçmiş, onu ne diye sürüklüyoruz peşimizden? Kendi geçmişimiz değil, başkalarının geçmişinden bahsediyorum. Bir insan, daha doğmadığı zamanlara neden hayranlık duyar? Benim gibi ihtiyarlar için bu durum bir nebze olsun kabullenilebilir. Eğer hayatı yavaş yaşıyorsanız zamanın gerisinde kalırsınız ve bir müddet sonra yaşadığınız çağ size farklı bir gezegen gibi gelir. Peki ya gençler? Onlar ne diye sempati duyuyorlar kendilerinden önceki dönemlere? Eski paraları, plakları, fotoğrafları, pulları ne diye biriktiriyorlar? Önü alınamaz bir merak mı bu yoksa farklı olmaya özenti mi? Sonu yok ki antika meraklılığının. Düşünsenize, şu an yaşadığınız zaman dilimi, sizden yüz yıl sonra doğacaklar için tarihin tozlu bir sayfası. Aslında geleceğe kıyasla hepimiz geçmişte yaşamıyor muyuz? Herkes kendini, insanlığın son neslinin talihsiz bir ferdi mi sanıyor yoksa? Sanırım bunun da mantıklı bir açıklaması var; yaşadığımız zaman dilimi bize bir türlü yetmiyor. O yüzden hepimiz sınırlarımızı aşıp geçmiş ve geleceği de şu kısacık ömrümüze sığdırmaya çalışıyoruz. Bu, düşünsel anlamda heyecan verici olabilir. Geçmiş, bugün ve geleceği ayrı ayrı düşlemek size kendinizi harika hissettirebilir. Ancak geçmiş ve bugünü bir arada yaşamak bazen tam bir felakettir. Nasıl mı? İşte bunu size kanlı canlı bir örnekle anlatabilirim. Lobiye girdiğimizde Olgun ve ben yorgun bedenlerimizi rahat, deri koltukların üzerine bıraktık. O sırada, hala enerjisi tükenmemiş olan Genç, Resepsiyonist Adam’la konuşmak için danışma bölümüne gittti. Bu atikliğiyle kendisi bizden bir adım önde görünüyor olabilirdi. Lakin biz de bu uzun maratonda hala saf dışı kalmış sayılmazdık. Oturduğumuz yerden de konuşulanları gayet iyi duyabiliyorduk. Zaten hepimizin aynı anda görevliye sorular sorup laf kalabalığı yapması da gereksiz olurdu. Yine de, daha nazik olacağını bildiğimden oradaki kişinin Olgun olmasını tercih ederdim. Her zamanki haliyle konuya bodoslama giren Genç, sert bir üslupla; “Zaman Adam da kim?” diye sordu. “Ademoğlu’nun en yakın dostuymuş. Bunu aşağıya inmeden önce neden söylemedin?” Kısa bir sessizlik oldu. Büyük ihtimalle Resepsiyonist Adam o sırada bu tarz bir konuşmaya hangi üslupla cevap vermesi gerektiğini düşünüyor, mantığı ve duyguları arasında git gel yaşıyordu. Bu içsel hesabı fazla uzun sürmedi. Bu adamlar böyledir. Gün boyu bin bir türlü insanla karşılaşır ve zamanla onların söyledikleri şeyleri umursamamayı da öğrenirler. Zannımca, hayattaki en zor meslek de insanlarla uğraşmaktır. Adamın bu konuda ne kadar usta olduğu ise ses tonundaki naiflikten belliydi. Genç’in yerine ben utandım. Gezi turundaki bir rehber edasıyla “Zaman Adam, bu handaki en eski konuktur” diye söze başladı. “Çok varlıklıdır. Canının istediğine göre istediği katta kalır. Garip bir hastalığı var. Doktorlar buna hipertimestik sendromu diyorlar. Yani hiçbir şeyi unutmama hastalığı.” Bu duruma oldukça şaşıran Genç, “çok ilginç” dedi. “Çağır da görelim bakalım, hafızası ne kadar iyiymiş.” İşte şimdi yerinde bir laf etmişti. Eğer Zaman Adam istediği katta kalıyorsa şu anda alt katlarda bir yerde de olabilirdi. Oraya giden merdivenler benim orta katlarda yürüyüş yaptıklarıma kesinlikle benzemiyordu. Ve hiçbir güç beni tekrar o karanlık yolda yürütemezdi. Resepsiyonist Adam, “siz buyrun oturun, ben hemen çağırıyorum” dedikten sonra Genç’te bizim yanımıza geldi. Çok geçmeden karşıda ihtiyar bir adam göründü. Saçı ve sakalına aklar düşmüş, hafif kamburu çıkmış, parlak teninin her yanı buruşmuştu. Bastonundan destek alarak ağır adımlarla yanaştı ve bizi kibarca selamlayarak karşımızdaki koltuğa ilişti. Bu kez söze ben başladım. “Hoşgeldiniz. Biz bir cinayet-araştırma dosyası ile ilgili olarak Ademoğlu’nu arıyoruz. Onun hakkında bildiklerinizi bize anlatabilir misiniz?” “Ne gibi bir şeyler?” diye sordu. “Ne bilmem gerekiyor olabilir?” Durumu açıklamak için, “bakın” dedim. “Sosyal medyada da aşikar olduğu gibi, Ademoğlu, Adalet Bekçi’sini öldürme şüphesiyle aranıyor. Elimizde onun tarafından bırakıldığını düşündüğümüz şüpheli bir paket var. Daha önce size böyle bir paketten bahsetmiş olabilir. Ne bileyim, içinde ne olduğunu ve hangi amaca hizmet ettiğini sizinle paylaşmış olabilir. Nereye gideceğini söylemiş olabilir. Size anlattığı, size çok önemsizmiş gibi gelen her şey bizim için önemli olabilir. Bu yüzden onunla ilgili bildiğiniz ne varsa anlatın lütfen.” Zaman Adam beyaz sakalını sıvazladı ve gözlerini karşıda bir noktaya çevirip düşünmeye başladı. Bakışlarını yönelttiği noktadan ayırmadan “bana anlatmış olabilir” dedi. “ Evet, bunu konuşmuş olabiliriz.” Heyecanlanan Genç, “ee söylesenize o zaman” dedi. “ Ne anlattı size?” “Önce sizin söylemeniz gerekiyor” dedi adam. Genç afalladı. “Neyi söylememiz gerekiyor?” Adam, bir süre bakışlarını daldığı boşluktan ayırmadan bekledi. Yüzündeki dalgın ifade, üzüntüden çok tükenmişliğe benziyordu. Onu öyle izlerken, ‘acaba hiçbir şeyi unutmamak nasıl bir şey’ diye düşündüm. Sanki zihnimi okuyormuşçasına, bir anda benden tarafa dönüp, “muhtemelen çoğu insan gibi siz de hiçbir şeyi unutmamanın nasıl bir şey olduğunu merak ediyor, hatta çok güzel bir şey olduğunu bile düşünüyorsunuzdur” dedi. “Oysa insan bazen unutmak istiyor. Acıları, hüzünleri, kederleri… Benim gibilere göre hatırlamak değil, unutmak yaradanın bahşettiği en güzel hediye. Her gün, aynı pişmanlıkları yeniden hissetmenin nasıl bir duygu olduğunu tahmin bile edemezsiniz. İnsan geçmişini unutmadan geleceğine yön veremiyor. Bu yük omuzlarıma öyle ağır geldi ki, bedenimle birlikte ruhum da yaşlandı. Hatırlamadığım tek şey, en son ne zaman gülümsediğim. Hatırladıklarımı ise, artık hafızamın derinliklerinden tek başıma çekip çıkartamaz hale geldim.” Hiçbir şeyi unutmayan, çok zeki bir adamla karşılaşacağımızı beklerken, karşımıza aptalın teki çıkmıştı işte. Aklınca duygu sömürüsü yapıyordu. Elinde böyle bir hazine varken, onu hayatını altüst etmek için kullanmıştı. Neden pişmanlıkları ile ruhunu yaşlandırırken, onları kullanarak hayatını daha iyi bir şekilde yaşamamıştı ki? Yaşlanmak nedir? Bazı ihtiyarlar benim ruhum genç diyorlar. Doğru, yaşlanan sadece insanın bedenidir ancak soyut anlamda ruh veya gerçekte zihnin zaman mefhumu yoktur. Ne gençtir ne de yaşlı. Ancak diri veya yorgun olabilir. Belki de bu yüzden, yaşı ilerledikçe yorgun zihni hiçliğe daha bir inanır insanın. Küçük detayları umursamazlık seviyesi git gide artar. Buna da olgunluk deyiverirler işte. Oysa, hiçlik de korkutur insanı. Bunca zaman ne yaptığını sorgulatmaya başlar. İşte o vakit, bu adam gibi pişmanlıklara boğulur insan. Herkesin vardır irili ufaklı keşkeleri, kiminin yaptıklarından, kiminin yapamadıklarından. Bense, geriye dönüp baktığımda, kendi hayatıma dair pişmanlık duyacak çok bir şey göremiyorum. Veya görmezden geliyorum var onları, kabulleniyorum. Çünkü hayata yeniden gelsem, aynı hataları yine yaparım. Bugünkü beni ben yapan, geçmişteki hatalarım değil mi? Eğer yanlış yolu seçmeseydim, doğrunun hangisi olduğunu nasıl bilebilirdim? Lakin böyle düşünüyor olmama rağmen küçük bir pişmanlığım da yok değil. Keşke, insanların hakkımda ne düşündüğünü, düşüneceğini ve düşünüyor oluşunu hiçbir zaman dert etmeseydim. Ah! Böyle yaparak ne büyük pranga vurmuşum kendime. Nasıl da esarete mahkum etmişim zihnimi. Zaten çoğuyla mecburiyetten bir araya geldiğim insanlarla pek kıymetli zamanımı harcarken, bir de onları yanımda yoklarken bile kafamın içinde taşıyıp, kendime eziyet etmişim. Aptal kafam! Bu hayat tek kişilikmiş de haberim yokmuş. Bu salak da her şeyi hatırladığını sanıyor işte. Hayatın ona verdiği en büyük dersi unutmuş da farkında değil. Bir de bilmiş bilmiş gözlerimin içine bakıyor. “Eee dedim” ben de sinirli sinirli. “Ne yapacağız şimdi? Hafızanızın derinliklerinde saklı o pek kıymetli anıları nasıl gün yüzüne çıkaracağız?” Dalga geçtiğimi anladı besbelli. Ezik duruşunu hafif dikleştirip, “eğer bana gün, ay, yıl olarak bir tarih verirseniz” dedi. “İşte o zaman, her şeyi az önce yaşamış gibi tekrar anımsayıp size anlatabilirim.” Bu sözler üzerine birbirimize baktık. Ona söyleyebileceğimiz ne bir yıl, ne de gün vardı. Olgun, “ama bunu nasıl bilebiliriz ki?” dedi. “Herhangi bir yılın, herhangi bir günü sizinle konuşmuş olabilir.” İntikam alır gibi gülümsedi. “Eğer Ademoğlu, sizler için bir paket bırakmış ise, içine tarih de gizlemiş olabilir. O, hiçbir zaman söyleyeceklerini tam anlamıyla dile getirebilen biri olamamıştır. Anlaşılmaz biri olmakla birlikte, hep birilerinin onu anlamasını bekler. Bakmışsınız, ancak görememiş olabilirsiniz.” Bunun üzerine Genç ileri atıldı. “1988! Antika Adam öyle söylemişti. Plak 1988 basımmış.” Ama bu çok eski bir tarih” dedim. “Bize daha yakın bir tarih lazım. Hem de gün, ay ve yıl olarak.” “Belki bu tarihin içinde başka bir tarih saklıdır” dedi Olgun, fikir yürüterek. “Bir tür şifre gibi. Korkarım bu şifreyi çözmemiz gerekecek.” Yavaşça toparlanıp ayaklanan Zaman Adam “o halde şifrenizi çözdüğünüzde tekrar görüşürüz” dedi. “Görüyorum ki, şu halde size söyleyebilecek hiçbir şeyim yok.” Bu sözlerinin ardından, geldiği yöne doğru, az öncekinin aksine, tıpkı hızla akan zaman gibi koşar adımlarla uzaklaştı. Biz ise, onun arkasından sadece şaşkınlıkla baka kaldık. Şimdi önümüzde zamana karşı yarışıp, bir an önce çözmemiz gereken garip bir şifre vardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD