Yolculuk sorunsuzdu. Lobiye doğru bir şelale gibi, hiç durmadan, hızlıca indik. Bu durum benim gibi antika sevdalılarının bile bazı durumlarda teknolojiye sempati duymasını sağlıyor. Şu UT20 çok akıllı bir şey. Dedektiflere tahsis edilmiş olan kişisel asansörden bahsediyorum. Bizi lobiye üç dakika içinde sağ salim getirdi. Sadece merdivenleri kullandığımız zamanlarda bu mesafeyi en az kırk dakikada alırdık. Bu handa yaşayan teknoloji öncesi nesiller ömrünün yarısını yollarda tüketti. Ömrü tüketen yegane sorun merdivenler değildi elbette. Yayaların arasında çıkan yol verme kavgalarının dörtte biri cinayetle sonuçlanırdı. Bazı yayaların yola alkollü çıkıp merdiven boşluğuna düştüğü falan olurdu. Sadece kendileri düşse iyi. Boşlukta aşağı doğru süzülürken onları tutmak isteyen en az üç beş kişiyi daha beraberlerinde götürürlerdi. Asansör denilen şey icat edildiğinden beri kaza oranları onda bire kadar düştü. Asansörleri kontrol eden yazılımlar, bir insanın aynı anda hesap edemeyeceği bir sürü dış koşulu değerlendirip, aracın ona göre hareket etmesini sağlıyorlar. Kaza yapma olasılığı da milyonda bir. Ancak bu araçların, insani özellikleri gölgede bırakan daha üstün bir yanı var. Hangi yolcunun kaçıncı katta ineceğini, bir sonraki istasyonun üst mü yoksa alt katta mı olduğunu, içindeki yolcu sayısının azami ağırlığı aşıp aşmadığını kontrol ederlerken asla sinirlenmiyorlar. Ne müthiş teknoloji ama! Bu araçlar maganda gibi ıslık çalmıyorlar. Diğer asansörlerle kavga etmiyorlar ve cinayet işlemiyorlar. Yola çıkmadan önce asla alkol almıyorlar. Bilinçleri ve ruhları yok ama insanlardan daha medeniler. Sanırım bilimadamları insanları medenileştirecek bir teknoloji icat edemeyince araçları medenileştirdi.
Bilmem kaçıncı yüzyıldayız, tarih boyunca insanlık adına o kadar şey icat ettik, yaşadığımız han üzerinde sonsuz yer keşfettik ve bir o kadar da bilgi öğrendik. Ancak medeni insan olmanın ne demek olduğunu bir türlü öğrenemedik. Tarih neden daima tekerrür ediyor? Bu kısır döngüden niçin bir türlü yakamızı kurtaramıyoruz? İnsanlık neden bir adım bile ileri gidemiyor?
Eski çağlarda, üst katların çoğunda yaşam yokken insanlar alt katlarda kabileler halinde yaşıyorlarmış. O zamanlarda kas gücü yaşam süresini önemli ölçüde etkiliyormuş. Güçlü olanlar güçsüzlerin ensesine vurup lokmalarını alıyorlarmış. Şimdi tarih kitaplarında bu çağlar ilkel yaşam olarak adlandırılıyor. Daha sonra her katta farklı ülkeler kurulmuş. Farklı yönetim şekilleri ortaya çıkmış. Teknoloji ilerlemiş, yaşam koşulları değişmiş. Bunun adına da medeniyet denilmiş. Bu sözde medeni çağda da güçlü olan ülkeler güçsüz olanları işgal edip bütün hammaddelerini sömürmüşler. Yani aslında hiçbir şey değişmemiş. O halde en medeni ülkeler, en ilkel olanlar olmuyor mu aynı zamanda?
Benim daha fazla merak ettiğim başka bir soru var. Eğer katlar arasındaki güç dengesizliği şu anda olduğunun tam tersi yönde olsaydı. Sanayi, bilim ve teknolojinin çıkış noktası ezilen, sömürülen, sindirilen toplumların yaşadığı kat olsaydı, onlar da aynı şeyi diğerlerine yapar mıydı? Eğer bu soruya bir cevap vereceğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Hayır, bunu kesinlikle yapmayacağım. Çünkü bu konuda fikir beyan etmek için pesimist filozof Schopenhauer kadar kötümserim. O halde cevapsız kalması daha iyi. Bence siz de öyle yapın. Böylelikle, insanlık için her zaman içinizde küçük de olsa bir umut taşıyabilirsiniz.
Bazen bu umut, ete kemiğe bile bürünebilir. Tıpkı, lobiye girdiğimiz sırada ön kapıda gördüğüm Yenidoğanlar gibi. Herbirinin hanı değiştirebilecek potansiyele sahip olduğunu düşündüm. Olasılığını hesaplayacak kadar matematiğim yok ancak İki Kapılı Han’a gelen her çocuk büyüdüğünde bir Hitler de olabilir, Gandi’de. O halde her yenidoğan bir kumardır gelecek için.
Arka kapıya baktığımda ise içim hüzünle doldu. Her zaman olduğu gibi ahşap tabutların içinde handan ayrılan cansız bedenler vardı. Kimi gençti bunların, kimi yaşlı. Ne kadar yaşanmışlıkları olursa olsun her birinin yarım bıraktığı bir şeyleri elbette vardı. Hayalleri yaşam döngüsünün durmadan dönen çarkında ezilip dağılmıştı.
Bu durum hepimiz için geçerli. Dört tarafı uzay deniziyle çevrili olan İki kapılı Han’ın ön bahçesinde doğum evi bulunur. Arka bahçede ise büyük bir mezarlık vardır. Yani hayatımız bu iki kapının arasında geçer. Kaç katlı olduğunu tam olarak bilmediğim bu devasa yapının gölgesi, sabahın ilk ışıklarında ve gün batımında denizi ufuk çizgisine değin boydan boya kaplıyor. İddiaya göre, bina her yirmi dört saatte kendi etrafında bir tur dönüyormuş. Ancak dışarıya bakıldığında, her tarafta aynı uçsuz bucaksız mavilik göründüğü için bunu fark etmek neredeyse imkansız.
Biliminsanları, hepimiz gibi hanın da belli bir yaşam süresi olduğunu söylüyorlar. Vakti zamanı geldiğinde duvarlar çatlayacak, kirişler patlayacak ve han yıkılacakmış. Bu bilimsel öngörü için şimdiden hazırlıklar yapılmaya başlandı. Çok uzaklara gidebilecek kadar donanımlı bir uzay gemisi yapmayı düşünüyorlar. Tıpkı Nuh’un gemisi gibi. Plana göre, bu gemiye binecek insanlar uzay denizine açılıp başka bir gezegen keşfedecekler ve orada yeni bir han inşa edeceklermiş. Üzerinde yaşam olan yeni bir kara parçası keşfetmek için bu kadar para harcamak yerine, neden üzerinde yaşadığımızı kurtarmaya çalışmıyoruz ki?
Belki de umurunda değildir kimsenin bu durum. Tedbili mekanda ferahlık vardır diye düşünüyorlardır. Çünkü kimse yaşadığı yerden memnun değil. Herkes bir diğerinin hayatına bakıp kendininkini daha kötü buluyor. Kendininkinden daha kötüsünü ise herkes görmezden geliyor. Çünkü hanın yapısı bu duruma çok müsait. Sistem baştan yanlış kurulmuş. Her katta, insanların bütçelerine göre farklı özellikte daireler bulunuyor. En şatafatlı olanları en üst kattaki üç adet kral dairesi. Ondan sonra bir alt katta bulunan yüz adet süit geliyor. Daha aşağılara indikçe lüks derecesi biraz daha düşüyor. Yerin altında kalan daireler ise karanlık zindanları andırıyor. Hangi katta yaşayacağanız tamamen şans meselesi. Bazen de insan, kendi şansını kendisi yaratıyor.
Peki ya Ademoğlu? O hangi kattaydı şimdi? Onu yukarıda mı aramamız gerekiyordu, yoksa aşağıda mı?
Bizi karşılayan Resepsiyonist Adam, bu soruya işimizi kolaylaştırmak yerine daha da zorlaştıran bir cevap vermişti.
“Şimdiye kadar neredeyse her hatta konaklamış. Kaldığı süre boyunca geçici misafir olduğu için de herhangi bir giriş-çıkış tarihi bulunmuyor.”
Genç bunu duyunca meraklandı.
“Neden sürekli farklı katlarda konaklamış?”
Resepsiyonist Adam, “efendim, Ademoğlu herkesin tanıdığı ünlü bir zaman yolcusuydu” diye karşılık verdi. “Yani kendisi öyle olduğunu söylüyordu. Han’a ilk geldiğinde parası yoktu, kılık kıyafeti berbattı. Fakir vatandaşlar onu misafir etmek istediler. Daha sonra orta katlardakiler ve ardından en üst kattaki zenginler misafir ettiler onu. Sonra yeniden en alt kattaki vatandaşlara misafir oldu.”
Olgun, “en çok alt katta kalmışsa oradaki vatandaşlarla konuşalım” dedi. “Bakalım hakkında neler biliyorlar.”
O sırada oradan geçmekte olan ihtiyar bir adam yanımıza gelip, bizi süzmeye başladı.
“Kimi arıyorsunuz?”
Genç onu alaya alarak “Ademoğlu adında bir zaman yolcusunu arıyoruz bey amca” dedi. “Onu buralarda gördün mü? Gerçi sen önünü bile zor görüyorsundur.”
Yaşlı adam onun alay edici konuşmasını umursamayarak, sağ elinde tuttuğu metal bastonu havaya kaldırdı.
“ Peh! Ademoğlu mu? Adını çok duydum. Herkes onu arıyor. Ancak o buraya hiç uğramadı evlat. Yıllardır buradayım, bir kez olsun görmedim.”
Resepsiyonist adam, arkasında durduğu danışma bölümünden “aslında lakabı İnsanlık’tır” diye seslendi. “Birçok kişi onu bu isimle çağırır. Siz, onun görmedim demesine aldırmayın.”
Bunun üzerine ihtiyar adam, “sanki bilmiyoruz!” diye bağırdı. “İnsanlığı kim kaybetmiş biz bulalım. Siz daha çok ararsınız.”
Ardından bizim şaşkın bakışlarımız eşliğinde, bastonuna dayanarak yavaşça uzaklaştı. Biz de, aşağıya inip, namı diğer insanlığı tanıyan aklı başında birkaç kişiyle karşılaşma umuduyla merdivenlere yöneldik. Basamakları yavaşça inerken, beni rahatsız eden şey, dizlerimin ağrısından çok içine doğru çekildiğimizi hissettiren karanlık oldu. Bir yandan da sanki oksijen oranı git gide düşüyor gibiydi. Efor sarfettiğim için mi, yoksa havanın kirliliğinden mi göğsüm hızlı hızlı şişip iniyordu anlam verememiştim. Attığım her adımda bırakın insanlığı, birkaç insan bulabilme umudum da yavaşça tükenmeye başlamıştı. Çünkü gittiğimiz yer, bir yaşam alanından daha çok depoyu andırıyordu. Eğer zemine ulaştığımızda etrafta gezinen birkaç kişiyle karşılaşmasaydık, kimse beni burada birilerinin yaşadığına inandıramazdı. Evet, aşağıda gerçekten de hayat belirtisi vardı. Ancak burada yaşayan insanlar depoda unutulmuş birer eşya gibiydiler sanki. Kullanmadığımız eşyaları atmaya kıyamaz, belki birgün lazım olur umuduyla depoya kaldırırız. Çocukluğumuzu kaldırırız depoya, gençliğimizi. Aslında en güzel hatıralar depolarda çürümeye bırakılır. Sanırım onlardan bir tanesi de bana ait. Ben de bir zamanlar buradaki gecekondu dairelerden birinde yaşadığımı unutuvermiştim işte. Çünkü çocukluğumun bütün anılarını burada çürümeye bıraktmıştım. Gençliğim de yakın zamanda kayıp gitmişti ellerimden. Galiba ben o sıralarda yayabanda bir yerlere yetişmeye çalışmakla meşguldüm. Hafızamı canlandıran şey burnuma çalınan o tanıdık koku oldu. İnsan yoksulluk gömleğini ne kadar sıyırıp atsa da, tenine yapışan kokusu geçmiyor hiçbir zaman. Hayat böyledir; zenginliğin de fakirliğin de kendine has ayrı bir kokusu vardır ve ekonomik durumunuz ne kadar değişirse değişsin o hiç değişmeden ömür boyu gelir peşinizden. Geride bıraktığınızı sanırsınız ancak hiç ummadığınız anda sadece size ait bir mahiyette yeniden tezahür eder. Tıpkı, buradaki dairelerin ilkel sobalarından yükselen karartıların benim içimdeki yabancı bir duyguyu açığa çıkarttığı gibi. Bu his tanımlayamayacağım kadar garipti. Gerçek olamayacak kadar da güzel. Yaklaştıkça biraz daha fazla genzime dolan kömür kokusu, bana çocukluğumu anımsatmıştı. Pazar günleri soba önünde yapılan leğen banyosu, sobanın üzerinde kızaran ekmekler, kestaneler… Hissettiğim şeyin ne olduğunu o an anımsamıştım. Bu duygu huzurdu ve onu en son çocukluğunda tatmıştım.
Anlatmak istediğim şey yoksulluğun mutluluk olduğu değil. Aksine, bana göre durum bunun tam tersi. Bütün insanlar yoksul ve hiç kimse mutlu değil. Çünkü asıl zenginlik ne kadar varlıklı olduğumuzla değil, ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğumuzla alakalı. Mutluluğun parayla pulla ilgisi yok o halde. Mutluluk çocuk olmaktır sadece. Geriye kalan, kıt kaynaklar ve sonsuz ihtiraslar arasında yaşamaya çalışmaktır.
Bu kat, işte o mücadelenin en keskin örneğini gözler önüne seriyordu. Buradaki yaşam, görüntü itibariyle üst katların tam zıttıydı. Modern, ışıltılı, yüksek teknolojili metropolün yanında, buz dağının görünmeyen, karanlık yüzü gibiydi. Buraya ulaşım için henüz asansör sistemi inşaa edilmiş değil. Zaten kimse yukarıdan aşağıya kendi isteği ile gelmez. Ya birileri iter onu, ya da zirvenin sarhoşluğuyla birgün merdiven boşluğundan aşağıya düşer. Aşağıdakileri desen, hiçbirinin yukarıya çıkacak mecali yok. Herkes karınca yuvası gibi evlerde yaşayıp, işçi karıncalar gibi gece gündüz çalışıyor. İnanması zor ama o tek göz odalı dairelerin çoğuna, geniş apartman dairelerinden daha fazla insan sığabiliyor. Galiba bir eve sığıp sığmamak, bedenimizden önce ruhumuzla alakalı bir konu.
Bir de içimize sığmayanlar var. Ne kadar derine saklasak da fayda etmeyip, bir şekilde dışarıya taşan bastırılmış duygular. Ben susturmaya çalıştıkça kulaklarımda yankılanan, bozuk plağın papağan gibi tekrar ettiği, insanı radikalleşmeye iten cümleler beynimin içinden taşıp bu katın her bir yanında yükseliyordu sanki. Genç ve Olgun’a çaktırmadan ellerimle kulaklarımı kapattım. Ne fayda! Şiddeti bir o kadar daha arttı. Galiba aklımı kaçırıyordum. Kendimi katilin tuzağına düşmüş gibi hissetmiştim. Belki de o plak aracılığıyla insanların zihnini ele geçiriyordu. Aptal kafam! Ne vardı illa plağı dinleyelim diye diretecek. Bir kez de Genç’in fikirlerine itimat etsem ne olurdu sanki. Beynimi içinde uğuldayan sesin şiddeti gittikçe artıyordu. Kafatasımın içine yuva yavan çılgın bir orkestra, thrash metalin agresif müziğiyle beynimin her iki lobunu acımasızca dövüyordu. Sanki minik insanlardan oluşan kalabalık bir eylemci grubu kulağımın içinde toplanmış, “adalet kayboldu” diye hiç durmadan slogan atıyordu. Çıldırmak üzere olduğumu düşünürken Olgun’un dürtmesiyle kendime geldim.
“Şu sesi duyuyor musun? Bu, katilin bıraktığı şarkı değil mi?”
Sevinçten gözlerim ışıldamıştı. Demek ki şarkıyı duyan bir tek ben değildim. Bu kez yüreğime başka bir korku yayıldı. Aman Allahım! Kitlesel zihin kontrolü! Hepimizi kontrolü altına almış olmalı diye düşündüm. Neyse ki bu kötü senaryonun gerçek olmadığı hemencecik ortaya çıktı. O an orada yapmadım ama bunun için Genç’e bir teşekkür borçlu olduğumu itiraf etmeliyim. Biz, sesin nereden geldiğini çözmeye çalışırken, o köşedekileri işaret ederek “işte” dedi. “Baksanıza, şuradakiler dinliyorlar. Hemen yanlarına gidelim. Katilin işbirlikçileri olabilirler.”
Kıvrak bir hareketle üzerlerine çullandık. Sırtları duvara dönük olduğu için, dördüncüyü aramakla vakit kaybetmeden veletleri üç bir yandan kuşattık. İlk hamleyi Genç yaptı.
“Hey! Siz! Kapatın şunu! Bu şarkıyı nereden buldunuz ha söyleyin bakalım?”
Ben ve Olgun da bir yandan temkinli hareketlerle yaklaşırken, diğer yandan öfkeli bakışlarımızla hücuma destek verdik. Karşıdan gelen tek karşılık, şaşkın ve korku dolu bakışlar oldu. Genç hücuma devam etti.
“Kime söylüyorum, kapatsanıza şu tıngırtıyı!”
İki kişilerdi. Yeni yeni çıkan sakallarını keçi gibi çenelerinin altında uzatan, saçlarına garip şekiller veren iki yeniyetme. Birinin boyu diğerine nazaran daha kısaydı. Muhtemelen aralarında bir iki sene yaş farkı vardı. Küçük olanı, akıllı saatine uzanıp şarkıyı aceleyle kapattı. Bize doğru döndüğünde, yüzünde ergenlik dönemine özgü o memnuniyetsiz bakış vardı.
“Ne yaptık ya adam mı öldürdük?”
“Onu birazdan anlarız. Söyleyin bakalım, bu şarkıyı nereden buldunuz?”
Gülümseyen delikanlı “nereden mi bulduk?” dedi. “Siz nerede yaşıyorsunuz ya? Sosyal medyada gündem olmuş, herkes paylaşıyor.”
Bu kez şaşırma sırası bizdeydi. Şimdi aklımızda tek bir soru vardı; “kim sızdırmış olabilir?” Aslında, bunu tahmin etmek o kadar da zor değildi. Ademoğlu, Adalet Bekçisi’ni öldürdükten sonra bize kendi adının yazdığı bir paket bırakmışsa, adının herkes tarafından duyulmasını istiyor olmalıydı. İnternet ise bunun için en büyük fırsattı. Teknoloji çağında yaşıyorduk ve internet ortamında kontrol edilemeyecek kadar geniş bilgi akışı vardı. Genç’e dönerek, bak bakalım” dedim. “İlk kim paylaşmış görebiliyor muyuz. Olmazsa merkeze döndüğümüzde geniş çaplı teknik araştırma yaptırırız.”
Sinsi bir kahkaha koparan yeniyetme delikanlı, “zahmet etmeyin” dedi. “Ben size söyleyeyim; bizim Ademoğlu paylaşmış. Hatta Adalet Bekçisi’nin cinayetini de üstlenmiş. Haberlerde kanserden öldü diyorlardı ama fena faka bastılar. Yalanları ortaya çıktı işte.”
Doğru söylüyordu. Fak diye bahsettiği şeyin anlamını bilmiyor olmam, şu anda tam üzerine basıyor olmamız gerçeğini değiştirmezdi. Bir an önce ayağımızı kaldırıp harekete geçmemiz ve katili yakalamamız gerekiyordu. Genç’in, faka basmış olduğumuz gerçeğinin yüzümüze vurulmasından sonra mantıklı cümleler kuramayacağını tahmin ettiğim için sözü ben devraldım.”
“Öyleyse söyleyin bakalım, Ademoğlu’nun en son bu katta kaldığını söylüyorlar. Onun hakkında neler biliyorsunuz.”
Hazır cevap olduğu anlaşılan küçük olanı, “çok nankördü” dedi. Diğeri kafasını sallayarak onu onayladı. Bizimki devam etti. “Buraya geldiğinde üzerinde neredeyse hiç kıyafeti yoktu, açtı, açıktaydı. Bir zaman yolcusu olduğunu ve gelecekten geldiğini iddia ediyordu. Ona kimse inanmıyor, herkes deli olduğunu düşünüyordu. Üst kattaki zenginler ona yüz vermedi. Acıdık, yatacak yer, yiyecek yemek verdik. Çok açgözlüydü, ne verdiysek fazlasını istedi. Biraz karnı doyunca gözü açıldı. Sonradan öğrendik ki, eli yüzü azıcık düzelince orta kattakilere gidip gelmeye başlamış, onlarla kaynaşmış. Bizim dedikodumuzu yapıp, hepimizi satmış. Birgün orta kata yerleşip bizi unutuverdi. Oysa gözü daha da yukarılardaymış. Orta kattakileri, üst katlara çıkmak için kullanmış. Sonunda onları da sömürüp, zenginlerin arasına karışmış. Parayı görünce sapıtmış. Kumara ve içkiye sapmış. Kendini iyice dağıtmış. Yeniden bize sığınınca anladık ki, elinde, avucunda hiçbir şey kalmamış.”
Merakla, “ne yaptınız?” diye sordum. “Yeniden aranıza mı aldınız?”
Bu sefer büyük olanı lafa girip “aldık” dedi. “Bu handa gelenektir; en az kazanan en çok paylaşır.”
Bizim hazır cevap ona doğru dönüp gözlerini pörtletti.
“Ne geleneği be! Yasa böyle desene! Üst katlarda kalanlar aidat muafiyetine tabii olurken biz neredeyse kazancımızın yarısı kadar aidat ödüyoruz. Sonuç? Onlar kral dairelerinde otururken biz zindan gibi dairelerde yaşıyoruz. Nerede adalet? Siz de gelmiş Adalet Bekçisi’nin katilini arıyorsunuz. Zaten yaşıyor muydu ki? Varlığında da ölüden farkı yoktu. Adalet çoktan ölmüştü bu handa çoktan…”
Boyundan büyük laflar eden velet bir anda konuşmasını kesip olduğu yerde donup kaldı. Can havliyle çırpınarak kendi etrafında dönmeye başladı. Ardından kendini yere atıp çığlık çığlığa yuvarlandı. Avcı dedektörler tarafından fark edilmişti. Vericilerden yanma hissine ayarlanmış elektromanyetik dalgalar yayılmaya başlamış, velet kontrol altına alınmıştı. Bu katta devriye atan üç memur uyarı sinyalini alınca koşarak yanımıza geldi. Acıdan bayılmış olan delikanlı ellerine kelepçe takılarak gözaltına alındı. Bu görüntü karşısında hiç kimse tepki vermedi. Çevredeki diğer insanlar da şaşırmadılar. Çünkü bu durum çok olağandı. Delikanlı eğer aidat yasasını biliyorsa, düşünsel suçlardan da haberi olmalıydı. En tehlikeli suç düşünsel cinayettir. Baş eğdirmez, baş kaldırır. Birini vücut bütünlüğünü bozarak öldürmek zordur. Ya sağlam bir vicdan gerektirir, ya da bozulmuş bir vicdansızlık. Yine de ayıplanır toplum tarafından, dışlanır. Oysa düşünsel cinayet öyle mi. Sinsi bir virüs gibi yayılır zihinlere. Düşünsel katliamlara yol açar. Kontrol edilemez bir kaos yaratır. Önünü alamazsan çoğu zaman yıkıcıdır. Bu yüzden düşünsel katilleri yakalamak için avcı dedektörler var. Herhangi bir soyut kavramı zihninde öldüren her suçlu onlar tarafından yakalanır ve memurlar tarafından karantina altına alınırlar. Handaki kusursuz düzenimiz işte böyle garanti altına alınır. İnsanlar fiziki olarak yanmazlar ancak beyinlerine ulaşan elektromanyetik dalgalar onlara alevler içindeki bir insanın yaşayacağı acının aynısını yaşatabilir. Bu yapay etkiyi hisseden isyancılar anında kontrol altına alınırlar. Nitekim bu suçlu da, avcının son kurbanı olarak, soruşturmanın ilk gözaltısı olmaya hak kazanmıştı. Yasalara göre, çoktan ölmüş birini zihninde yeniden öldürmek bile yasaktı.
Bu küçük pürüzü hızla geçmek için, korkuyla sinmiş olan diğerine dönüp, “bu Ademoğlu en çok kiminle oturup kalkardı?” diye sordum. “Herhalde sürekli görüştüğü bir dostu vardır.”
Titreyen sesiyle, “en çok Zaman Adam’la görülürdü” dedi. “Duyduğumuza göre, gezdiklerini, gördüklerini hep ona anlatırmış.”
Şimdi Zaman Adam’ı bulup Ademoğlu’nun nerede olduğunu öğrenmemiz gerekiyordu. Belki bize bastığımız faktan ayağımızı kaldıracak bir ipucu verebilirdi. Tekrar merdivenlere yöneldiğimiz sırada, Genç’in gözleri hala tutuklanarak götürülen delikanlının üzerindeydi. Basmış olduğumuz fakın acısıyla, “bir de yoksulluk edebiyatı yapıyor” dedi. “Akıllı saat kullanmayı iyi biliyor ama.”
Bu üslubu hoşuma gitmemişti. Hem bir vatandaş hakkında bu şekilde konuşmasını tasvip etmemiştim, hem de birazcık üzerime alınmıştım. Bu hikayenin içinde yer alarak, biz de edebiyatın bir parçası haline gelmiyor muyduk? Edebiyat yapmak gibi nahoş bir deyim insanlar tarafından bu şekilde gelişigüzel kullanıldığı sürece kaç kişi bizim maceralarımızı ciddiye alıp okuyacaktı ki? Öyleyse ne yapmalı? Maalesef bu deyimi literatürden silecek gücüm yok. Ben çivisi çıkmış dünyanın çivisini çakacak adam değilim. Demek ki ne zaman bir olayı, durumu süslü kelime oyunlarıyla anlatırsam, işe yaramaz addedilip, gerçeği yansıtmayan cümleler kurduğum söylenecek. Öyleyse edebiyatı, edebiyat yapmadan nasıl icra edeceğim? Buldum! Tabii ki gerçekleri yazarak. Öyle yazacağım ki, okuyucu kendini kafasına balyoz yemiş gibi hissedecek. İşte o zaman, okunmaya değer bir şeyler yazmışım demektir. Diğer türlü, sadece edebiyat yapmış olurum.
O halde gelelim yoksulluk ve akıllı saat konusunun altında yatan gerçeğe. Genç bu konuda fena halde yanılıyordu. Çünkü zihni onu aldatmıştı. Yoksulluk kelimesini duyduğunda gözlerine inen perdede, açlıktan ölen insanları canlandırarak yapmıştı bunu. Sanırım bu duruma, dedektiflik akademisinde öğrendiği Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi neden olmuştu. Böylelikle, ekonomik durumu iyi olmayan birinin akıllı saat kullanamayacağını düşünecek kadar ileri gitmişti. Eğer gösteri toplumunun yazısız kurallarına göre yaşıyor sayılmanın birinci şartı sosyal medya hesabına sahip olmaksa, akıllı saat kullanmak lüks sayılmazdı. İşte Genç’in kaçırdığı nokta buydu; durumun parayla ilgisi yoktu, amaç sadece var olmaktı. Veya var sayılmak.
Aksi takdirde zaten ben de mantık hatası yapmış olacaktım. Oysa asıl hatalı olan yaşadığımız hayattı.
O halde Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini güncelleme vakti gelmiş gibi gözüküyor.
“Bir, fizyolojik ihtiyaçlar; nefes almak, yemek yemek, su içmek, seks yapmak, internete girmek.”