Otopsi

3166 Words
Tüm kapalı gözlere inat benimkiler geceyi protesto ediyorlar. Muhteşem bir başkaldırı; uykuya hayır! Parmaklarımı hiç kaldırmadan yazmak istiyorum. İçimdeki heves dinmeden. Bu sırada, kulak misafirim Jefferson Airplane ile başbaşayız. Ben karalıyorum, o mütemadiyen zihnime fısıldıyor; somebody to love... Aramızdaki beyhude bir it dalaşı bu. Şarkının hoş bir tınısı var ama tarzı fazlasıyla agresif. Jeff'in sesi güzel diye katlanıyorum, bir de gençlik yıllarımı anımsattığı için. Yazarken dinlemek için iyi bir seçenek olmadığının farkındayım. Kendime niçin böyle bir işkence yapıyorum bilmem. Belki de White Rabbit'i tercih etsem daha isabetli olurdu. En azından onun içimde uyandıracağı huzursuzluk hissi, kelimelerle değil, kendimle savaşmama neden olacak ateşi körüklerdi. Ama tutturdum mu tuttururum işte. Aklıma şarkının biri düştü mü, dinlemeden duramam. Hayatta böyle değil mi? Bazı şeylerin bize yük olduğunu biliyoruz, yine de taşıyoruz sırtımızda? Ancak ben, yalnız bir adamım. İnsan yük edinmeyi uzun zaman önce bıraktım. "Sevmek için biri" diyor. Desin. Çabası yersiz. Karşı cinsle savaşımda beyaz bayrak kaldıralı epey oldu. Yayımı bir köşeye asıp cepheyi usulca terk ettim. Şimdilerde, gözlüklerimi çıkarttığımda kulaklarımın da duyamacağını sandığım zamanlarımı yaşıyorum. Yani takdir edersiniz ki, aşktan daha ciddi sorunlarım var. Gece vakti tek başına oturan bir adam, düşünceleriyle pek çok şeyi değiştirebileceğine inanır. Belki de sabah olduğunda, güneşin kesinlikle doğacağına olan inancından alır bu cesareti. Bu sırada düşünür, güneşin belki de onun için doğmayacağını gözardı eder. Bunun için hayalleri daima kendinden büyüktür. Çünkü güneş, bazıları için olmasa bile, geriye kalanlar için doğacaktır kaçınılmaz olarak. Ve bizden geriye kalanlar, geleceğin mimarları olacaktır şüphesiz. İçimizde böylesine büyük bir güç varken, gecenin en güzel saatinde herkesin nasıl böyle umarsız uyuyabildiğine şaşıyorum doğrusu. Kalkın! Uyumaya mı geldik diye bağırasım geliyor. Zaten yaşamak için fazla zamanımız yokken, neden ömrümüzün üçte birini uyuyarak geçiriyoruz? Kimseden ses çıkmayınca, kendi sorularıma kendimce cevaplar arıyorum. Belki bedenimiz bu hayata uzun süre katlanamadığı için uykuya ihtiyaç duyuyordur diye düşünüyorum. Belki de kaçış yolumuzdur uyku, bir mola. Eğer bu molayı vermeyip uzun süre uykusuz kalmayı denersek, üç gün sonra beynimizdeki sigortalar yavaş yavaş atmaya başlar. Algılama yeteneğimiz dengesini kaybeder ve farkında olmadan hayal görmeye başlarız. Bu durum günler ilerledikçe öyle bir boyuta ulaşır ki, davranışlarımız şizofrenik bir hal alır. Hayatı, insanları, nesneleri farklı görürüz. Yani deliririz, her gün bir tahta daha eksilir kafamızdan. Bunu nereden mi biliyorum? Bir ara, hiç uyumazsak başımıza neler geleceğini merak etmiş, küçük bir araştırma yapmıştım. Bin dokuz yüz altmış dört yılında, Randy Gardner adlı on yedi yaşındaki bir manyak bunu denemiş. On bir gün sürebilmiş çabası. Gözleri açıkken, bu hayata sadece on bir gün katlanabilmiş. Büyük ihtimalle bu durumun biyolojik, kimyasal, fiziksel onlarca açıklaması vardır. Ancak sizi böylesi teknik detaylarla sıkmaya hiç niyetim yok. Yaşlı bir adamın bayatlamış nasihatlerini okuma sabrını gösterebilen bir avuç okuyucumu da kaçıracak kadar aptal değilim. Zaten ben olaya daha farklı bir açıdan bakıyorum. Etrafımızda o kadar kötü şeyler yaşanıyor, öyle iğrenç şeyler görüyoruz ki, bir müddet sonra dayanamıyoruz bakmaya. Güzel bir rüya görebilme umuduyla kapatıyoruz gözlerimizi. Ancak orada da işler pek umduğumuz gibi gitmiyor. Bu satırları yazdıktan bir müddet sonra Shakespeare'in şu sözleriyle karşılaştım ve konunun dağılma riskini göze alarak araya sıkıştırmak istedim. "Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz ve uykuyla çevrilidir küçük hayatlarımız." Eğer biz rüyaların yapıldığı maddeden yapılıyorsak, rüyalar hangi maddeden yapılıyor? Bu soru, yumurta mı tavuktan yoksa tavuk mu yumurtadan paradoksuyla aynı kadere sahip. İkisinin cevabı da kısır döngü. Çünkü rüyalar da gerçek hayatın bir yansıması. Yani kabus görmemek bizim elimizde. Oysa her gözümüzü açtığımızda yeni bir şans koyuluyor önümüze, pembe rüyalar inşa etmek için. Ancak hiçbirimiz hiçbir şey yapmıyoruz Bu zihinsel işkenceye katlanmaya devam edip bekliyoruz saatlerce, yeniden gece olsun ve kapatalım gözlerimizi gerçeklere diye. Amacımız sadece uyumak ve kaçabilmek karanlıktan, gözlerimizi tekrar aydınlığa açmak değil. İşte, size yazarak anlatacağım hikayede herkes uyuduğu sırada yaşanmıştı. Ancak gördükleri birer rüya veya hayal değildi. Şizofrenik tavırları da yoktu ancak deli taklidi yapıyorlardı. Bense, her şey başladığı sırada yalnızdım, yapayalnız. Adli Tıp Dairesinden henüz çıkmıştım. Koridorda öylece dikilmiş, ölüm karşısındaki çaresizliğimizi düşünüyordum. Yolumda sakince giderken birdenbire durup, yolun sonunu tasvir etmeye çalışmamın az önce otopsi odasından çıkmış olmamla ilgisi yoktu. Sanırım bunu alışkanlık haline getirdim. Yaşımdan olsa gerek, son günlerde etrafta gördüğüm her şeyle ölüm arasında garip bir bağ kuruyorum. O anki atmosferi size anlatırsam belki bir nebze olsun siz de bana hak verirsiniz. Kış, ama ne kış mevsimiydi. Ocak ayı ismini aldığı günden beri böylesini görmemiştir. Ruhsuz, dijital takvimlerin gösterdiği on yedi rakamı tarihe geçmişti. Yüzyılın rekor soğuğunu yaşıyorduk. Vakit öğleni çoktan geçmişti, saat üç civarlarıydı. Güneşi hiç bu kadar çaresiz görmemiştim. Bulutların ardına saklanmış, utancından yüzümüze bakamıyordu. Onun yokluğunda, iki kapılı hana grinin hiç bilinmeyen bir tonu hakimdi. Bu renge bir ad verecek olsam herhalde ölüm derdim. Bence ölümün rengi ne saflığın beyazı, ne de gece karanlığı. Ki bu ikisi, literatürde renk bile değil. Ama bu kirli gri öyle mi. Onun o kasvetli tonu, hepimizin içindeki sıkıntının dışa vurumu. Ne çok parlak, ne de karanlık. Tıpkı herkesin içini kemiren belirsizlik gibi. Bu hayatta her şey belirsiz. Ne yarının, ne de bir sonraki anın bize ne getireceğini bilmiyoruz. Kesin olan tek şey var; iki kapılı bir handa yaşıyor ve gece gündüz, hiç durmadan ölüme yürüyoruz. Normalde toplumu ilgilendiren konularda böylesine kesin yargılarla yazmam. Her zaman kelimelerimin arasına sübjektiflik ibaresi eklerim. Ancak o an elimde çok gizli damgalı, sarı bir zarf tutuyordum. İçinde, bir gece önce arka kapıdan çıkıp giden birinin otopsi raporu vardı. Yani ölümün eninde sonunda başımıza gelecek tek gerçeklik olduğu savımı fazlasıyla destekliyordu. Aksini kimse iddia edemezdi. Bu yüzden bu konuyu bir kenara bırakıp daha göreceli bir şeyler düşünmeye karar verdim. Mesela şu otopsi işi, sadece bedene yapılabiliyor olması sizce de garip değil mi? Oysa varoluşumuzun asıl kanıtı duygular, düşünceler ve hisler. Bunlar yok olup gitti mi beden de çürüyüp ölüyor. Descartes, "düşünüyorum öyleyse varım" derken bunu kastetmiş olmalı. Koskoca filozofun oturup, düşünmenin başlı başına bir erdem olduğunu düşündüğünü düşünmüyorum. O halde hiç var olmayan birilerinin düşündüğünü düşünürsem, onlar da var olabilirler. Tıpkı bu romandaki karakterler gibi. Benim düşüncelerimde ete, kemiğe bürünecekler ve yaşayacaklar insanların zihinlerinde sonsuza kadar. Yaşasın felsefe! Us, madde karşısında nasıl da bariz üstün ama! Öyleyse bedenin ne hükmü var söylesenize? Ya bedenden önce ruh ölmüşse? Bu sorulara neden kimse cevap aramıyor? Bu konuda beni destekleyecek bir olgu gösterecek olsam insanların intihar etmesini işaret ederim. Çünkü yaşayan hiç kimse ölmek istemez. İntihar eden biri ise zaten çoktan ölmüştür. Sadece bitkisel hayatta yaşayan bedeninin fişini çeker. En son açıklanan verilere göre mutluluk oranı yüzde üçlere kadar düşmüş. Öyleyse korkunç bir tabloyla karşı karşıyayız. Etrafımız yürüyen ölülerle dolu. Ama bu, kimsenin umrunda değil. Birden herkes Epikürcü kesilmiş. Ölümle soyut ve somut anlamla bu kadar iç içe olmamıza rağmen bu durum kimsenin gündemini meşgul etmiyor. Ölümcül hastalık taşıyan birini görünce ya bana da bulaşırsa diye korkuyoruz da, ölen birini görünce ya ben de ölürsem diye düşünmüyoruz bile. Ölen kişinin en yakınları hariç herkes normal yaşamına devam ediyor. Ölüm dediğin çok çabuk unutuluyor. Oysa yarın ölebiliriz. Yarım saat sonra da ölebiliriz. Ama buna inanmıyor kimse. Eğer gerçekten inanmış olsalar hayatla ilgili bütün mücadelelerini bırakırlar çünkü. Yaşamak anlamsız gelir. Haksız da sayılmazlar. Gerçekten öleceğini düşünse neden yaşamaya katlansın ki insan. Çok saçma. Bir yolun sonu uçuruma çıkıyorsa neden sonuna kadar gidelim? Yürümeyi sevdiğimiz için mi? Hiçbirimiz, hiç kimse inanmıyor birgün öleceğine. Yangınlar, depremler, seller, bütün felaketler sadece başkalarının başına gelir zannediyoruz. Ölümsüz sanıyoruz kendimizi. Ölüm fikrini sürekli erteliyoruz zihnimizde. Ama hepimiz yavaş yavaş ölüyoruz. Yaşamak bir nevi intihar oluyor hepimiz için. Yine de inanmıyoruz, ne yaşadığımıza, ne de öleceğimize. Anı yaşayıp, elimizdekiyle yetinmeyi bilmiyoruz. Seneye de yaşarız diye hep biraz büyük kuruyoruz hayalleri. Ya yaşam seneye kadar sürmüyor ya da biz o kadar büyümüyoruz. Hayat hep bir beden büyük geliyor bize. Hiç ölmeyecek gibi yaşama fikrini kim sokuyor kafamıza? Sanki o kadar zamanımız varmış gibi çok uzun vadeli planlar yapmamızı kim söylüyor? Bu sorulara verilecek cevaplardan birini pencereden dışarı baktığımda gördüm. Yetenekli bir ressamın elinden çıkmışçasına parlayan bu renkli yaşam aldatıyor olmalıydı insanı. Zihinlerimize sonsuzluğu empoze eden alçak ise hanın dört bir yanını saran uçsuz bucaksız, masmavi denizden başka ne olabilirdi. Ah o uzaklarda usulca uzanan ufuk çizgisi, güneşi yorgan misali örtüp batıran koyu mavi. Nasıl da masum rolü oynuyor. Sinsiliğini ulaşılmaz derinlerine gizleyip, bize hep gülen yüzünü gösteriyor. O gün anlamalıydım bunu. Hava bulutlu olmasına rağmen koyu tonu inadına parlaktı. Yaşam doluydu. Dalgalar kayalıklara çarptığında ortaya çıkan beyaz köpükleri çok daha berrak, ahenkle dalgalanan kıvrımları iyice belirgindi. Gözün görebileceği tüm hatları ufuk çizgisine değin keskindi. Sihirli bir dokunuş çözünürlüğünü artırmış gibiydi. Akşamüzeri ve yağmur sonraları genelde böyle oluyor. Sanki diğer zamanlarda görüntü sürekli bulanık. Bu muhteşem manzarayı seyre dalan her insan, güzelliğine kapılıp ölümü unutabilir. Bense bunun yerine, on milyar insanla birlikte kendimi bu devasa yapının içinde hapsolmuş gibi hissettim. Şimdiye dek yok edilen her bir ağacın suçlusuyduk sanki hepimiz. Doğanın katledilmesinden hüküm yemiştik. Pencereden bu güzel manzarayı izleyebilmek ödül değil ceza olmalıydı her birimiz için. Görmek ama asla ulaşamamak, dokunamamak ve yeşil kırlarda özgürce koşamamanın yaşattığı o his, insanlık için en büyük azap değil miydi? Düşündükçe nefes alamıyordu insan. Böyle anlarda biraz hava almak için o güvenli, korunaklı dairemin balkonuna çıkarım ben. Hücresinden sadece mavi gökyüzünü görebilmek için avluya çıkan bir suçlu gibi. Zemindeki yumuşak toprak, çıplak ayakla basmadığım halde iyi hissettirir. Eğilip, sevgiliye dokunur gibi dokunurum ona. Bu küçük dinlence yerimde bir nebze olsun özgür hissederim kendimi. Oysa herkes gibi hepi topu on metre kare toprağım var benim de. Bazen köşeye bir şeyler ekiyorum. Toprak, senden aldığı tohumu daha cömert bir şekilde geri veriyor. Oysa biz, her yeri betonla doldurmuşuz. İçinde yaşadığımız hanı bile bu sert, soğuk maddeden inşaa etmişiz. Minik balkonlarımızdaki küçük toprak parçasıyla ruhumuzu tatmin etmeye çalışıyoruz. Ya gökyüzü? Bazen onu bile pay etmişiz gibi hissediyorum. Herkes dairesinin küçük pencerelerinden veya varsa balkonundan görebildiği kadar gökyüzüne sahip. Hiç görmesem de, terastan gökyüzünün tamamının seyredilebildiğini duydum. Üst katlarda yaşayanlar, bulutsuz gecelerde tam tepede toplanan parlak yıldızları özgürce izleyebiliyorlarmış. Ne büyük ayrıcalık! Bizim çoğu zaman başımızı kaldırıp pencereden bakacak vaktimiz bile olmuyor. Hatta sorsan, gökyüzünün hangi renk olduğunu bilmeyen insanlar bile çıkar zemin katlardan. Oysa, en adil paylaşılması gereken şey olmalıydı gökyüzü. Ve de toprak. O maviliği dar bir pencereye sığdırdık. Kahverengiyi de iki metrelik çukura. Ve sonra kayboldu bütün renkler. İki kapı arasında uzanan, ince, uzun ve karanlık bir yol kaldı geriye. Şimdi o karanlık yolda yürüyebilmek için sürü halinde hareket edip, herkes gibi davranmak zorundayız. Bu yüzden düşüncelerimden sıyrılıp işime geri dönmeliyim. Renkleri hayal dünyamda canlandırmaya çalışmamın hiçbir ehemmiyeti yok. Onları geriye getirebilmek için üçüncü bir kapı icat edip, ışık kaynağı bulmaya ihtiyacım var. Ana yayabana çıkan tali yola girmeden önce koridorun köşesinden kaçamak bakışlarla etrafa göz gezdirdim. Kimsenin görmediğine emin olduktan sonra zarfı katlayarak kahverengi paltomun sol iç cebine yerleştirdim. Kağıt ve zarf üreten daireler yıllar önce kapandı. Artık piyasada ender bulunduğu için neredeyse tarihi eser sayılıyorlar. Kalan son toplar ise hanın tozlu depolarında çürüyor. Elimde antika bir kağıtla yürürken insanların garip bakışlarla beni süzmesi hoşuma gitmiyor. Onlara meraklısı olduğumu söylüyorum. Oysa bu eski eşyalar benim için birer süs değil. Ben onları hala kullanıyorum. Zamanı durdurabilen bir süper kahraman gibi hissetmemi sağlıyorlar. İtiraf etmek gerekirse, sanırım kendimi yaşadığım çağa ait hissetmiyorum. Bu eski eşyalar sayesinde belirli bir zamana ait olmaktan çıkıp, benden önceki zaman ve mekanlarda yaşayabiliyorum. Bu, kesinlikle ama kesinlikle yaşlı olmanın hissettirdiği ölüm korkusu değil, durdurulamaz bir ölümsüzlük arzusu. Paltomun düğmelerini ilikleyip başımdaki dedektif şapkamı düzelttikten sonra tali yürüyüş koridorundan ana yayabana doğru ağır adımlarla yürürken mağrur duruşumdan ödün vermedim. Handa kağıt kullanan son kişi olmak gurur vericiydi. Birkaç adım atmıştım ki, sol bileğimden rahatsız edici bir ses yükseldi. Evet, sesin kaynağı son model bir akıllı saatti. Bütün nostaljik havam dağıldı. Hala köstekli saat kullanmayı ben de isterdim. Lakin ne kadar müze ruhlu olursanız olun bu çağda yaşamak için kullanmak zorunda olduğunuz bazı teknolojik aletler var. Akıllı saatim de onlardan biri. Bir saatten daha fazlası; internet, televizyon, telefon, yani her şey. Günümüzde yaşamak için gerekli olan en temel gereksinim; tıpkı ekmek, su ve hava gibi. Bir top kağıt alacak servetim olmadığı için bu satırları bile akıllı saatimden duvara yansıttığım sanal, pütürlü bir sayfaya yazıyorum. Yazma sancısıyla yüreğimden fışkıran analog duygular minik piksellerden oluşan dijital kelimelere dönüşüyorlar. Çağrıya yanıt verdiğimde iç kulağımdaki sabit kulaklıktan ekip arkadaşım Olgun Dedektif'in telaşlı sesini duydum. "Alo, neredesin? Büyük Şef, Yaşlı Dedektif nerede kaldı diye sorup duruyor. Otopsi raporu çıkmadı mı daha." "Çıktı" diye yanıtladım. "Siz ne yaptınız, ofise döndünüz mü?" "Evet, seni bekliyoruz" diye cevapladı sabırsız bir ses tonuyla. Ben de gayet kaygısız "on dakikaya kadar gelirim" dedim. Bu süre fazla gelmiş olacak ki, "neden o kadar geç" diye sordu şaşkınlıkla. Normalde beni böyle sorguya çekmez. Büyük Şef gerçekten onu sıkıştırmış olmalı. "Buraya merdivenlerden geldim" diye açıkladım. "Yürümeye ihtiyacım vardı. Biliyorsun, daha iyi düşünmemi sağlıyor. Kişisel asansör kartım yanımda değil, dönüşte toplu taşıma kullanacağım." Kişisel asansör sistemi o kadar hızlı ki, insana yolculuk sırasında düşünecek vakit kalmıyor. Bütün gece ayaktaydım. Yaşanan kargaşadan birkaç dakika düşünecek kadar bile vakit bulamamıştım. Bu yüzden dizlerimin ağrısına katlanma pahasına adli tıp dairesine yürüyerek gelmiştim. Böylelikle yalnız kalabilmiş ve bu hengameyle başa çıkabilmek için de kendime biraz düşünme fırsatı tanımıştım. Bunu ara sıra, sık sık tekrarlarım. Bu huyumu çok iyi bilen Olgun daha fazla soru sormadı. Klişe cümlelerle birbirimize veda ettik. Çağrıyı sonlandırdığımda geniş koridora kurulmuş çift yönlü, iki şeritli yayabanın girişine gelmiştim. Hemen üzerimdeki yeşil renkli tabelayı gördüğümde romatizmamın azdığını hissettim. 4500 metre/saat! Bu, asgari yürüme hızını gösteriyor. Bu han benim için fazla hızlı. Uzmanlar, en az enerjiyi harcayarak en uzun yolu katetmemiz için bu hızda yürümemiz gerektiğini söylüyorlar. Oysa aynı uzmanlar dizlerimin şiddetli ağrısına hala bir çare bulabilmiş değil. Gişelerden geçerken başımın üzerinde yeşil bir lamba yandı. Geçiş, biz dedektifler için ücretsiz. Oysa kimlik sensörleri vatandaşların her geçişi için yürüme aidatlarını banka hesaplarından çekip alıyorlar. En pahalı yürüyüşler sabah dokuz ile öğleden sonra üç arasında oluyor. Çünkü bu saatlerde etrafta dolaşmak aylaklık olarak sayılıyor. Yayabana girince yolun sağı ve solunda karşılıklı duran iki muhafız robot beni baştan aşağı süzdü. Onların görevi banka hesaplarında para olmadığı halde kaçak yürüyüş yapanları yakalamak. Meslektaşım gibi görünseler de ruhları yok. Metal ve elektronik parçalardan ibaretler. Bu yüzden işlerinde duygusallığa yer vermiyorlar. İsteseler de kimseye acıma duygusu besleme lüksleri yok. Yakında benim de yerimi alacaklarını düşünerek onlara düşmanca baktım. Metal kafalarının içindeki mikroişlemciler ayrıcalıklı kimliğimi tespit ettiğinde, rahatsız edici kırmızı gözleri beni izlemeyi bırakarak arkamdan gelen sivillere doğru kaydı. Sabah gelirken trafikte pek yaya yoktu. Dönüşte ise en kalabalık zamana denk gelmiştim. Öğleden sonra dört zorunlu harcama saatiydi. Alışveriş merkezi katındaki mağazaların indirim fırsatlarını yakalamak isteyen insanlar birbirleriyle yarışıyorlardı. Bu hanın yasalarına göre gelirimizin dörtte üçünü harcamak zorundayız. Uzmanlar, ekonomiyi canlandırmak için bunun gerekli olduğunu söylüyorlar. Öncelik reklamlarda çıkan ürünlere veriliyor. Onlar da genellikle gereksiz şeyler oluyor. Bugünlerde herkesin dairesi ihtiyaçlarının olmadığı gereksiz şeylerle dolu. Bu durumu garipsemiyorum. Kendimi bildim bileli dedektiflik maaşımı biriktirdim de ne oldu. Sahip olduğum tek şey oturduğum orta sınıf daire. Onun da içinde sanki bir şeyler eksik. En azından insanlar gereksiz de olsa yeni bir şeyler aldıklarında geçici bir duygusal tatmin yaşıyorlar. Bu onları bir şekilde mutlu ediyor. Harcama yasası geçerli olduğu sürece her gün yeni bir şeyler daha alacaklar ve yine, yeniden mutlu olacaklar. Sanırım bunun adı kapitalizm. Ben ise harcama hakkımı antika eşyalar almak için kullanıyorum. Onların verdiği haz daha uzun süreli oluyor. Çünkü son kullanma tarihleri yok. Genelde pahalı şeyler olduğu için de kimse itiraz etmiyor. Çağ dışı olmak masraflı. Henüz yavaş olduğum için en sağ şeride geçmiştim. Birkaç adım sonra sol kolumu havaya kaldırarak akıllı saatime baktım. Yürüyüş hızımı gösteren ibre kırmızıdan yeşile dönene kadar hızlandım. Dedektiflerin kurallara riayet etmemesi pek de hoş karşılanmaz. Zaten bir dedektifin yaya trafiğinde, hem de tek başına yürümesi ender görülen bir durum. Sanırım bir tek benim garip huylarım var. İşin kötü yanı, resmî kıyafetim olan kahverengi paltom ve aynı renkteki fötr şapkam renkli kıyafet denizinin ortasında başıboş yüzen bir kütük gibi dikkat çekiyor. Bu yüzden insanların rahatsız edici bakışları sürekli üzerimde. Bana nefret dolu gözlerle bakıyorlar. Dedektifleri genelde kimse sevmez. Sadece başları sıkışınca veya dairelerine hırsız girince değerli oluruz. Bu durumu hiç anlayabilmiş değilim. Ancak o gün bir farklılık vardı. Muhafız robotların dışında hiç kimsenin dikkatini çekmemiştim. Sanki orada yokmuşum gibi davranıyorlardı. İlk defa kendimi toplumun bir parçasıymış gibi hissetmiştim. Suyun üzerinde yüzen bir kütük gibi değil de, gökten hızla düşüp şıp sesiyle denizde kaybolan yağmur damlası gibiydim. Fakat gerçek sebebi idrak etmem uzun sürmedi. İnsanların yüzlerini gördüğümde neden hiçkimsenin dönüp bana bakmadığını anladım. Hızla yürüyen bütün insanların gözlerinde onlara bambaşka bir alemin kapılarını aralayan multimedya gözlükleri vardı. İnsanlar bir yandan asgari yürüme hızına ayak uydururken, diğer yandan da internette gezinip çağın hızına ayak uyduruyorlardı. Bedenleri o an orada yürürken, ruhları, sosyal medyada yapay bir hayatı yaşıyordu. Yetkililer bu durumu anonimite kavramıyla açıklıyorlar. Gerçek hayattan çok burada yaşayan insanlar anonim kimliklere bürünüyorlarmış. Belirsiz olma hissi içlerindeki o vahşi kişiliği ortaya çıkartıyormuş. Salt, öz benlikleriyle baş başa kalanları durdurmaya körelmiş vicdanları yetmiyormuş. Dolayısıyla en büyük suçlar da bu alemde işleniyormuş. Hatta bunun için sanal alem dedektifliği ofisi bile kuruldu. Öyle ki, bu dedektifler benden bile çok çalışıyorlar. Anonim olma hissi derinlerde bastırılmış duyguları gün yüzüne çıkartıyormuş. Böylelikle, sanal alemde suç oranları günden güne artıyormuş. O gün bundan daha ilginç bir şey oldu. Tam yaya trafiğinin bana işkence gibi gelen hızına ayak uydurmaya başlamıştım ki, ileride, insanların bir şeyin üzerinden atlayarak geçtiklerini fark ettim. Biraz daha yaklaştığımda üzerinden atladıkları şeyin bir insan olduğunu anladım. Kıyafetleri toz içinde kalmış yaşlı bir adam yerde debelenip duruyor, ancak her kafasını kaldırdığında sağından ve solundan hızla geçen insanların çarpmasıyla yeniden yere kapaklanıyordu. O yere yeniden düştüğünde ise hızla akan yaya trafiğindeki insanlar üzerinden atlayarak geçiyorlardı. Hiçkimse de durup, bu çaresiz, zavallı adamı kaldırmaya tenezzül etmiyordu. Dijital kimliğimi gösterirken cılız sesimle bağırmaya çalıştım. "Açılın! Dedektif! Açılın!" Sesim, kalabalık insan seli ile birlikte boşluğa doğru akıp gitti. Hiçkimse dönüp benden tarafa bakmadı. Bağırışlarımın faydasız olduğunu anlayınca adama bizzat yardım etmeye karar verdim. Fırsatını bulup solumdan yürüyen iki kişinin arasına girdim ve ona doğru yaklaşmaya başladım. Tam yanına geldiğinde kolundan tutttum ve var gücümle çekerek biçareyi ayağa kaldırdım. Ayağa kalkan adam bir teşekkür bile etmeden trafiğe karışıp, nankör adımlarıyla hızla uzaklaştı. Adam çoktan gözden kaybolmuştu. Ancak onun az önce düştüğü şeritten yürüyen insanlar tam onun yattığı yere geldiklerinde hala sıçrayarak geçiyorlardı. Her insan bir önündeki kişiyi taklit ederek zıplıyor, kimse bu hareketi neden yaptığını sorgulamıyordu. Ben de insanların bu hareketini sorgulamadan yoluna devam ettim. Çoğunluğun sürü psikolojisi ile kabullendiği hiçbir düşünceyi tek başına yıkamayacağımın bilincindeydim. Beş dakika sonra toplu taşıma için kullanılan asansör istasyonuna vardım. Dijital tabelada yanıp sönen renkli ışıklar yukarıya doğru çıkacak ilk kabinin beş dakika sonra geleceğini işaret ediyordu. Beklerken vakit geçirmek için akıllı saatimden medya hologramını açtım. Hemen hemen her kanalda, bütün katlarda infial yaratan olayın haberi vardı. Sağ elimi havada sallayarak görüntülerin arasında gezindikten sonra her zaman izlediğim haber bültenini açtım. Tam göz hizamda beliren üç boyutlu haber spikeri Evrensel Adalet Bekçisi'nin dün gece dairesinde ölü bulunması hakkında yeni gelişmeleri aktarıyordu. Kısa bir süre izleyip söylenenlerin gerçekleri yansıtmadığını görünce kanalı değiştirdim. Başka bir kanalda, Bekçi'nin uzun zamandır amansız bir hastalıkla mücadele ettiği ancak bu illete yenik düştüğü anlatılıyordu. Konunun uzmanı olan bir profesörün söylediğine göre, kansere daha fazla dayanamamıştı. Onu sevenleri üzmemek için de hasta olduğu şimdiye kadar kimseye duyurulmamıştı. Oysa paltomun iç cebinde duran sarı renkli zarfın içinde, zehirlenerek öldürülmüş olan Evrensel Adalet Bekçisi'nin otopsi raporu vardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD