UMAY'IN AĞZINDAN...
"Kamera şakası mısın sen bacım? Kalk git!" dedi Orhan abim.
"Gerçeğim mavi gözlü abi."
Yerde bağdaş kurulu pozisyonda oturan kız hepimizi diken üstüne dizmişti. Bir gün yokki şu evde sular durulsun, sakin yaşayalım...
"Abi baksana resmen kafa buluyor bu manyak bizle!" dedi Yaman abim.
"Manyak sensin tamam mı? Peşimde adamlar var diyorum! Hiç mi vicdanınız yok sizin ya?"
"Yaman al şunu, bizim yayla evine götür! Biraz zaman geçince de bırakırsın, gider!" dedi Orhan abim.
"Ben niye götürüyorum ya? Toprak götürsün!"
"Adam evli! Beni çıldırtma, götür şunu! Zaten başımız kalabalık, bir de bununla uğraşamam!"
Ortalık sakinleştikten sonra, dışarıda kimsenin olmadığından emin olduğumuzda Yaman abim söylene söylene kızı alıp arabasına bindirdi ve gitti. Bir hikaye yazarı olarak söylüyorum ki, bunlardan çok güzel bir aşk hikayesi çıkardı...
Kadının buralı olmadığı belliydi. Ne şivesi vardı ne de bizimkilere benziyordu. Esmer bombaydı resmen.
Hele bir fiziği vardı ki sanki mankenlik yapıyordu...
•••
"Nasıl bir aileyiz arkadaş!" dedi abim yemeğini yerken. Adam günün 24 saati yemek yese yine de doymazdı.
"Abi, yengem seni aç mı bırakıyor?" dedim. Yengem sofraya en uzak yerde oturmuş, burnunu tıkıyordu.
Belki küçüktüm ama Göktuğ'da da aynıydı. Hamilelik sürecinde midesi çok hassas oluyordu.
Abim evde tek kalmasın diye buraya getirdi ama kadın geldiğine pişman oldu belkide.
Gonca şişe kebap dizmişti. Abim de mangalın başında onları pişiriyordu. Orhan abimde tabakta birikmesine fırsat vermeden mideye indiriyordu.
"Çok konuşma da sen de ye!" dedi.
"Senden kalırsa yerim!"
Yer sofrasında açtığım lavaşları sacın üstüne koyarak koca boğazlı abime yetiştirmeye çalışıyordum.
Çok yorulmuştum. Başımdaki eşarbı hafif geriye iterek alnımdaki terleri sildim.
Belimin ağrısından yerde oturamaz hâle gelmiştim ama usanmadan açmaya devam ediyordum.
"Ay yeter!" dedim sonunda. Oklavayı kenarıma koyup bedenimi yere uzattım. Bu ne böyle ya? Adam yeniden baba oluyor diye bize işkence çektiriyordu resmen. Birimizden şiş kebap, birimizden lavaş istemişti. Karısı da kraliçe, kenarda oturuyordu!
"Kalksana Umay! Bunlar bana yetmez!" dedi Orhan abim dolu ağzıyla.
"Yuh!" dedim gökyüzüne bakarken.
"Abi 10. lavaşını yiyorsun. Üstelik örtünün altında bir sürü açmışım. 30 tane neyine yetmiyor?"
Gökyüzü ne kadar güzeldi bugün. Güneş tepeden çekiliyor, yerini aya bırakıyordu. Turuncuya dönük olan hava durumu yüzümde hafif tebessüm oluşturdu. Muazzam düzen...
"30 tane neye yeter kızım? Ben zaten 13'ten aşağısıyla doymam. Ee sizde varsınız daha. Akşam yatmadan önce yine acıkırım ben. Sen en iyisi kalk, yine bi hamur yoğur da şunu 50'ye tamamlayalım."
Yattığım yerden yavaşça doğruldum. Belimin ağrısı hareketlerimi kısıtlıyordu.
"Ula ne dersun sen?" dedim oklavayı elime alıp az ötemde duran abime sallayarak.
"Hamur falan yoğuramam ben! Git karına söyle tamam mı? Geldiğinden beri anca oturuyor orda. Nasıl gelin almışız bilmem! Görümce çalışıyor, kendisi oturuyor!"
"Bana atlama Umay! Az mı yedin yemeğimi kötü görümce?"
"Yemedim desem daha doğru olur yenge! Çünkü sen yemek yapmayı bilmiyorsun!"
"Umay!" dedi Orhan abim gözlerini açarak.
O da biliyordu yengemin yemek yapamadığını. Hatta çoğu zaman işten çıkınca gizliden buraya uğrar, yemeğini yiyip geçerdi kendi evine. Neymiş, karısının kalbi kırılırmış! Aslında yaparmışta üstüne düşmediği için yapmıyormuş!
Gel de külahıma anlat!
"Aşk olsun Umay!" dedi yengem.
Yengemin ağlama sesiyle kendimi yeniden yere bıraktım. Off! Bunun hamileliği böyle geçiyordu dimi? Sürekli her şeye alınıyor, kendini iyice naza çekiyordu. Sanki dünya üzerinde tek hamile kalan kişi kendisiydi!
"Umay ne dediğini bilmiyor Beril..."
"He he!" dedim alaya alarak. Zaten ne dediğini bilmeyen, her türlü saçmalayan bendim.
"Hadi gel, biz odamıza çıkalım!"
"Çıkın çıkın! Sizde çıkın Gonca! Her şey bana kalsın tamam mı? Haburaları da toplarum, mutfağu da hallederum, her şeyi ederum ben! Yarına bilet bulup annemlerin yanına gideceğim. Bu ne böyle ya?"
"Söylenme! İstemiyorum, daha hamur falan da yoğurma!"
Tekrar yerimden kalkarak üstümde una bulanmış olan önlüğü bi hırsla çıkarıp masanın üstüne attım.
"O kadar yaptım, gözüne gelmedi dimi abi!" dedim sinirle.
"Elinle yaptığını dilinle mahvediyorsun Umay. Her insan yemek yapmayı becermek zorunda değil."
"Tamam abi, siz hep haklısınız, Umay hep haksız tamam mı?"
Masanın üstündeki telefonumu alıp eve doğru adımlıyordum.
"Umay şuraya gel!" dedi Orhan abim.
"Orhan abi çok üstüne gidiyorsun sen bu kızın ya. Hiç soluk vermiyorsun. Sabahtan beri sırf sen istiyorsun diye çabalıyor. Bana düşmez biliyorum ama gerçekten ayıp ediyorsun."
Konuş kız Gonca! En azından Beril yengem gibi susma, hep sessiz kalma.
"Bir sen kalmıştın zaten bacım! Sen de Umay hakkında uyardın ya beni, tam oldu!"
Onlar hafif voltajda konuşmaya devam ederken ben odama çıktım. Orhan abim, karşısında Gonca olduğundan sesini fazla yükseltemiyor, gayet seviyeli konuşmaya çalışıyordu. Herkes Umay değilki senin barut halini çeksin!
Stres topuyum sanki. Adam ne zaman sinirlense, öfkelense ilk işi bana kızacak sebep buluyordu.
Bana dedi ya hani elinle yaptığını dilinle mahvediyorsun diye... Asıl mahveden kişi oydu. Sevdiğini söylüyor, her isteğimi yerine getiriyordu ama en ufak olayda bomba olup üstüme yağıyordu.
Ne zaman İso'nun yerini soracak olsam tersliyor, sesini yükseltiyordu. Abim her şeyde olduğu gibi sevmekte de ölçüyü fazla kaçırıyordu.
Sen de adamı hazine gibi niye saklıyorsun? Fırsat versen, iki üç dayakta biz atsak, fena mı olur sanki?
Zaman geçiyor, güneş'in tamamen batışıyla akşam kendini gösteriyordu. Bahçede neler olduğu hakkında fikrim yoktu çünkü odamın camı arkaya bakıyordu.
Muhtemelen tüm yük zavallı Gonca'ya kalmıştı. Böyle olsun istemezdim ama abim onların da yanında bana bağırınca kendimi rencide olmuş hissediyordum.
Bizim aramızdaki ilişkide hiçbir düzelme durumu ya da ilerleme yoktu. Abim her zaman özür diler, bir kaç güzel söz, ufak hediyelerle gönlümü alır, fazla uzun sürmeden yine eski hâline geri dönerdi ne de olsa. Umay salak, Umay affediyor ya!
Yatağımın içine geçip üstüme örtüyü çektim ve ağlamaya başladım. Herkes mutlu, herkes sevdikleriyle beraber... Pekiyi ben neden tekim böyle?
Altay'dan da ses çıkmadı daha. Belki de bilerek yapmıştı. Sırf düşmanım diye aklımı karıştırmak, benimle alay etmekti amacı. Belki de, kim bilir!
"ULAN YILDIRIM!" dedim yataktan kalkarak.
"Şimdi sağa o yastuğun soğuk yüzünü haram etmezsam!"
Gidecektim! Bizzat odasına gidip hesap soracaktım. Yine öpsün bakalım nasıl öpecekmiş! Kafasını kırmazsam...
Herkes odasında, evde büyük sessizlik vardı. Artı yönüm hepsinin evli olmasıydı. Üstüme kısa yoldan eşofman takımımı çekerek havanın biraz ayaz oluşundan ötürü hırkamla örttüm omuzlarımı.
Anahtarımı aldığım gibi gizliden çıktım evden. Kimse gelmezdi odama. Muhtemelen şu an Orhan abim hamile karısının üstüne titriyor, Toprak abim de yeni evliliğinin tadını çıkartıyordu.
Bahçe kapısını aralık bırakarak yürüme mesafesinde olan Yıldırımlar'ın konağının önüne indim.
Bahçe boş, ses yoktu. Işıkların çoğu sönük, sadece bir tanesi yanıyordu. Gonca'nın önceden anlattıklarından yola çıkarak tam ağacın üstünde yer alan oda Altay'ındı. Ve ışığı yanan oda oydu! Bingo!
Gizlice içeri sızıp bahçede merdiven aradım. O gün ahırda gördüğüm merdiven aklıma gelince sessizce yerinden alıp tam Altay'ın camının altına yerleştirdim.
Penceresi açıktı, güzel!
Resmen koştur koştur, sanki bu anı bekliyormuşum gibi camına tırmandım. Pencereyle merdiven arasında biraz boşluk kalıyordu bu yüzden dikkatli olmam lazımdı.
Perde açıktı.
Gözlerimle içeri bakmamla Altay'ı yatağın üstünde telefonla oynarken gördüm.
"Bu kim ya? Atmayın bana istek, hasta mısınız siz? Kalbim mühürlü, başkasına ait!"
Kime ait o kalp acaba?
"Sil, hemen sil Altay!"
"Yardum etta beraber silelum!" dememle Altay güçlü sesini konuşturdu. Öyle bir bağırdı ki kulaklarım tırmalandı adeta.
Elindeki telefon yere düşerken olduğum tarafa baktı anında.
"LAN!" dedi.
"UMAY SEN MİSİN?"
Gözlerini kıstı, netlik oluşturmaya çalıştı çünkü inanmıyordu. Ben de olsam inanmazdım.
"Başkasını mı bekliyordun düşman tohumi!" dedim.
"Valla da sensin! Kız, senin burda ne işin var?"
Ayağa kalktı, hızla yanıma geldi.
"Umay noldu? Gonca'ya mı bir şey oldu yoksa?"
"Yoo!" dedim elimle bir çırpıda burnunu tutarak.
İki parmağımın arasında kıskaca alıp koca burnunu sıkmaya başladım.
"Habunu bir daha sokacak musun ula hayatuma!" dedim.
"Ağğ! Manyak mısın? Umay burnumu bırak!"
O çırpındıkça ben daha çok sıktım. Öfkemi çıkarıyor, stres atıyordum. Öyle evime geleceksin, tatlımı bir güzel yiyeceksin, sonra öpüp gideceksin öyle mi?
Sonra? Haber yok, açıklama yok! Ne de olsa Umay ayak altına paspas olmuş. Gelen çiğner, giden çiğner!
"Bunun için mi geldin buraya hasta! Söyleseydin ben gelirdim!"
"Ula hâlâ konuşiysın! Niye öptün la beni!"
Burnunu bıraktım, önümdeki mermere sımsıkı tutundum.
"Of!" dedi burun kontrolü yaparak. Görende kerpeten kullandım sanır!
"Burnumu koparacaktın Umay!"
"Cevap ver Altay! Niye öptün beni?"
"Sana ne! Canım öpmek istedi, öptüm!"
"Yok! Senin amacın farklı ben biliyorum! Aklınca kafamı karıştıracaksın dimi? Düşman kızıyım ya, canımı yakmak istiyorsun!"
Koca eliyle boynumdan kavrayarak beni iyice mermere yapıştırdı. Yüzlerimiz arasında kalan santimler riskli bölgede dans ederken gözlerimiz birbirine kenetlenmişti.
"Ben şerefsiz miyim Umay!" dedi.
Bakışlarında saklı olan öfke ve şefkatle ne yapacağımı şaşırıyordum.
Kimsenin karşısında susmayan Umay, Altay'ın karşısında dilini yutmuştu sanki.
"Anlamadın mı kızım!" dedi boynumdaki parmaklarını daha da kıvamlı hâle getirerek.
Sanki mümkünmüş gibi iyice yaklaşarak nefesini yüzüme çarpıttı. "Seviyorum seni Umay! Köpek gibi aşığım sana!" dedi.