TOPRAK'IN AĞZINDAN...
Gonca'nın varlığı evimizde iyice oturmuştu. 2 hafta önce görkemli bir düğünle soyadım altına almıştım onu.
Alışıyordu iyiden iyiye. Arada anneme mutfak işlerinde yardım ediyor, arada fındık bahçemize iniyor, arada çaylığımıza geçiyor...
Yani zaman hızla akıyor, Gonca, Koçyiğit olma yolunda ilerliyordu.
Bizim İstanbul'a dönme işi de yatmıştı, şimdilik. Umay hanım bir anda burada kalmaya karar vermişti.
"Benim gömleğim nerde anne?" dedim.
Karım vardı ama anneme soruyordum. Şimdi kız nerden bilsin benim kıyafetlerim nerde? Sanki aramızda yakınlık mı oldu?
"Karuna sor!"
Heh! Tam da beklediğim cevap. Tersi olsa ağzım tavana vururdu.
"Fadime teyze yine mutlu uyanmış güne." dedi yatağın üstünde oturan Gonca.
Döndüm, olduğu yere baktım. Ayaklarını yataktan aşağı sarkıtmış, küçük çocuklar gibi sallıyordu.
"Annem her güne mutluluk yayar." dedim.
"Keşke benim annem de böyle mutlu olsaydı."
Yüzüne yerleşen hüzün, annesinin derin geçmişini yansıtıyordu. Köydekilerden duyduğum kadarıyla Latife teyze çok aldatılmış. Her seferinde sineye çeker, çocukları için katlandığını söylermiş.
Kadın olmak...
"Anneler, çocukları mutlu olduğunda da mutlu olur. Sen gül ki onu da güldüresin." dedim.
Yere dikili olan yaprak yeşili gözleriyle bana bir baktı ki kalbimi deşti sanki...
"Sen... Hiç diğer kardeşlerine benzemiyorsun."
Kaşlarım çatıldı. Bu iyi bir şey miydi yoksa kötü bir şey mi, anlamadım.
"Sinirlenme! Ben şey... Diğerleri duygularını çok gizliyorlar. Ama sen öyle değilsin. Mesela Orhan abi... Umay'ı çok seviyor fakat çokta zarar veriyor. Geçenlerde kavgalarına denk geldim. Kızı başka oğlanla tanıştırmak istiyor. Feryad figan ağladı Umay istemiyorum diye. Yüzünden anladım, Umay ağlayınca içi parçalanıyor fakat sevmek bu değil. Ölçülü seveceksin ki kuş kafesten uçmasın."
Şiir gibi konuşuyordu. Kelimeler ağzından çıkarken sanki romanın en önemli bölümünü dinliyormuşum gibi hissediyordum.
Utanmasam karşısına oturup, yüzümü avuç içime koyarak doya doya bakacağım yüzüne, pardon dinleyeceğim. Ne diyorsun sen Toprak? Kendine gel!
"Orhan abim ölçüyü kaçırmakta bir numaradır." dedim. Maksat ortam dağılsın, Gonca'nın duyguları kalbimde silinsin...
"Ölçüyü hiç tutturamıyor da olabilir."
"Sen yine de öyle deme. Ne olursa olsun o benim abimdir. Bakma arada sınırları aştığına. Üstelik o Umay'ı istemediği hiçbir şeye zorlamaz."
"Sen öyle diyorsan öyle olsun." dedi.
Ve aramızda yine her zaman yaşanan o sessizlik süre geldi. Birkaç kelime ettikten sonra herkes kendi kabuğuna çekilerek geceyi tamamlıyordu. Umay çaktırmadan odaya yer döşeği getirmişti. Şimdilik onun üstünde yatıyordum fakat belim fena ağrıyordu. Üstelik odamı özlemiştim.
Kızı burada bırakıp geceleri gizlice odama gitmekte ayıp olurdu. Ona desem gelemezdi çünkü annem işi çakardı. Yatak tek kişilik olduğundan 'Nasıl ikiniz yatıyorsunuz?' derdi.
Yani anlayacağınız o ki iki duvarın arasında sıkışıp kalmıştım. Üstelik bu duvarlar her geçen gün kademe kademe benim üstüme doğru geliyordu. Ortada olan bedenim her saniye ezilmeye adım adım yaklaşıyordu.
Bir duvar anam, bir duvar Gonca'ydı.
Bazen bana ılık ılık baktığını fark ediyordum. Hani mesela çay sofrasına indiğimizde sohbet koyu hale büründüğünde gözüm anlık Gonca'ya kayıyordu. Hayranlıkla bakıyordu sanki bana. Yüzünde hafif bir gülümseme, yanaklarında fark edildiğinde oluşan kızarıklık... Kafamı karıştırıyordu.
"Bak ne dicem!" dedim aklıma gelen fikirle.
Biz neden hiç dışarı gezmeye çıkmıyorduk? Gündüz çalışıyordum, fırsatımız olmuyordu ama gece hiçbir engelimiz yoktu. Karı koca hayatı yaşamıyorduk.
"Meydana inelim mi bugün?"
"Yok." dedi yine yüzüne yerleştirdiği hüzünle. Son birkaç gündür diğer günlere nazaran daha stresli ve üzgün olduğunu duruşundan anlayabiliyordum.
Yanına gittim, oturdum.
"Senin neyin var?" dedim.
"H-Hiçbir şeyim yok."
Yine aynısı oldu. Ne zaman ona yaklaşsam afallıyordu. Acaba benim hoşlantı sandığım gerçek tiksinti ya da korku muydu?
"Bir şeyin yoksa..." diyerek parmaklarımla dudak kenarlarını yukarı kaldırdım. Ardından "Neden bunlar hep aşağı doğru?" dedim.
Hafif aralandı gül kurusu dudakları. Şaşkınlık veya korku... Gerçekten Gonca benden korkuyor olabilir miydi? Eğer gerçekten korkuyorsa bunu kendime asla yediremezdim. Ben korkulacak bir insan mıydım? Oysa geldiği günden beri ona çok nazik ve şefkat dolu yaklaşmaya çalışıyordum.
"Benden korkuyor musun?" dedim.
İçimi kemiren şüphe tohumunu artık topraktan çıkartma vaktim gelmişti. Büyümeden, filizlenmeden kökünden koparacaktım onu.
"Korkmak mı?" dedi şaşkın ifadeyle.
"Evet. Ne zaman sana yaklaşsam değişik oluyorsun Gonca. Eğer istemiyorsan, rahatsız oluyorsan söyle, yaklaşmam."
"Yok!" dedi.
Öyle bir yoktu ki bu hayatımı yeniden inşa etmiş gibi hissettim. Tuğlalarını teker teker diziyordu Gonca. Yokun altında yatan hakikat, istiyorum demekti sanki.
"O zaman neden geriliyorsun?"
"Şey... Ben... Yani ilk kez karşı cinsle böyle yakın oluyorum."
"Ha yani başkalarıyla da mı yakın olmak isterdin!" dedim.
Ona niye geriliyorsun dedim ama bu sefer gerilen ben olmuştum. O da ne demekti? İlk kez yakın oluyormuş da, mış mış mış! Başkalarıyla da mı yakın olacaktı hanımefendi?
"Hayır, beni yanlış anladın Toprak."
"Doğrusunu anlat o zaman."
"Yani... İlklerimi seninle yaşıyorum, sence de afallamam normal değil mi?"
İşte şimdi olmuştu. Demek Gonca'nın bundan önce hiç sevgilisi olmamış. Benim de olmamıştı ama sevdiğim vardı zamanında. Yani sevmek miydi yoksa takıntı mıydı hiç bilmiyorum. Babamların işi bocaladığı dönem ben de aynı orantıda bocalayarak düştüğüm duygusal boşlukta yanımdaki çalışana ilgi duymaya başlamıştım. Zaten çok kısa sürmüştü.
Saçlarını kulağının gerisine yerleştirerek "Başka ilklerde yaşamak ister misin?" dedim fısıltıyla.
Kızın yüzü öyle değişti ki, nefes alamayacak kıvama geldi.
Ağzımdan çıkan cümlenin farkına yeni varmamın vermiş olduğu utançla yataktan hızla kalktım.
Ne diyorsun aptal Toprak! Kız senin nikahlı karın ne diyorsun! Umarım düşündüğüm yere çekmezsin Gonca!
"Yemek... Yemek hazır sanırım." dedim yüzüne bakamadan.
"Ben iniyorum!"
Odadan kaçarcasına çıktım...