UMAY'IN AĞZINDAN...
Bugün boşanma davam vardı. Orhan abim sorun çıkmasın diye İso'yu bir kaç gündür hırpalamayı bırakmıştı.
Günler sonra yüz yüze gelecek olmanın korkusuyla sabahtan beri yerimde sabit kalamıyordum.
"Hazırsan çıkalım küçüğüm." dedi Orhan abim.
Kılık, kıyafet olarak hazırım da, ruhen tam tersi pozisyonda ilerliyordum.
"Hazırım abi." dedim yine de.
Abim benden daha stresli ve panikti fakat hissettirmemeye çalışıyordu. Sırtımı yasladığım dağım olduğunu bildiğinden en ufak bir yan yatmasını dahi kendi içinde halletmeye çabalıyordu.
"Çıkalım o zaman. Yengen de gelecek bizle. Senin yanında durur, destek çıkar diye düşündüm."
"İyi düşünmüşsün abi."
Dudaklarıma yerleştirdiğim sahte tebessümüm abim tarafından hemen algılanmıştı.
Eliyle yüzümü okşayarak "Üzülme küçüğüm. Ben yanındayken sana kimse zarar veremez." dedi.
"İyiki benim abimsin." dedim.
Çekti beni, yasladı göğsüne.
Ah şu bizdeki kadınlık gururu... İçimiz alev alev yansa da karşı tarafa belli etmemek uğruna küle dönmeye razı geliriz. Dert paylaşınca azalır, mutluluk saklayınca çoğalır...
Biz ne derdimize derman bulmayı bildik, ne de mutluluğumuzu süre getirmeyi. Uçurumdan aşağı yuvarlanıp gidiyoruz. Beden paramparça, ruh yıkık. Düşünceler ise her birinden daha dağınık vaziyette...
•••
Duruşma salonunda sıranın bize gelmesini bekliyorduk. Abim sırf yüzünü bir dakika da olsa daha fazla görmeyeyim diye İso'yu dışarıda bekletiyordu. Saat yaklaşınca içeri alınacaktı.
"DAVALI İSMAİL ASLAN, DAVACI UMAY ASLAN!"
Hiç alışamadığım o soyad... Adam gibi sevseydin gururla telaffuz ederdim ama İso adam olmayı değil, şerefsiz olmayı seçti.
Ve siması beliren, gölgesinden dahi korktuğum şahıs takım elbiseyle, dimdik karşımıza çıktı.
Duruşundan asla taviz vermiyordu. Sanki günlerdir abimin elinde olan, dayak yiyen o değilmiş gibi...
Sendeledim, ayaklarım bedenimi taşıyamaz hâle geldi.
Yanımda bulunan abim kolumdan tutarak bana destek oldu.
"İyi misin?"
Nasıl iyi olayım? Katilimle yüzleşen ruhum nasıl iyi olsun?
"Abi..." dedim soluk sesimle.
"Dur Orhan! Sen dur, ben hallederim." dedi yengem.
Abimin kolundan alarak kendisi girdi, destek çıktı.
"Güçlü dur Umay! Sen Koçyiğit kızısın, kendine gel!"
Amacı bana motive vererek direncimi yüksek tutmaktı fakat kimse bilmiyor ki ayakta zor duruyordum. Düşmek hakkım değil miydi? Eğer kalkmayı biliyorsam neden düşmeyi bilmeyeyim?
"Yenge başım dönüyor benim."
"İçeri geçelim, biraz soluklanırsın."
Soluk nah alırsın demek istedi herhalde! Desteklerle içeriye girip yerlerimize geçtiğimizde İso tam karşımda dimdik duruyordu.
Elleri önünde bağlı, tam bir mağduru oynayacak sanık gibiydi.
Cesaretimi toplayarak yüzüne baktım.
Dudağının kenarında ukalaca beliren sırıtışı kanımı çekti.
Alt dudağını dişleriyle ısırarak bedenimi baştan aşağı alaylı bir tavırla süzdü. Durmuyordu, durmayacaktı da biliyorum. Abimden yediği kazıkların acısını çıkartmak için fırsat kolladığına adım kadar emindim.
Hâkim tokmağını masaya vurunca irkilerek bakışlarımı İso'dan aldım.
Kanun adıyla konuşmaya, anlatmaya başladı. Anlaşmalı gözüküyordu bu davamız. Yani anlaşmalı olarak boşanacaktık. Çekişmeli olursa farklı seyrederdi iş, biliyorum.
"Boşanmanıza karar verilmiştir."
Özgürlük ruhumun en kuytu köşesine kadar işledi. Yeniden Koçyiğit olmanın gururuyla gözlerimi tavana, göremediğim gökyüzüne çevirip şükür ettim.
"HEYT BE!" diye bağırdı Toprak abim.
Hâkimin bir bakışı var ki, yetmişti susmasına.
"Pardon! Özür dilerim hâkimim!" dedi.
Abimlerle birlikte yan yana duruşma salonundan çıktığımızda yeniden doğmuş hissettim kendimi. Mutluydum, bekârdım, kimsenin prangaları altında değildim... Ben, ben özgürdüm...
"Koçyiğit kızı!" dedi Toprak abim, başımı kolunun altına alarak.
Hep Koçyiğit kızı olarak kalayım istedim. Soyadımla gurur duyuyordum. Çünkü o soyadı altında harika insanlar yetişmişti.
"Umay!"
Mutluluğumun üstüne gölge düşüren o korkutucu ses...
Hep birlikte arkamıza döndük.
"Son kez konuşabilir miyiz?" dedi beni bu hale getiren adam.
Toprak abim beni arkasına sakladı.
"Ölmek istiyor canın herhalde!" dedi.
"Son kez! Konuşalım mı Umay?"
"Bak hâlâ konuşmak diyor!"
"Tamam susun!" dedi Orhan abim.
Ah bilseydin İso'nun bana neler yaptıklarını... Bilseydin hiç böyle sakin kalır mıydın abim...
Toprak abimin ardından çıkarak "Konuşalım!" dedim. Ne diyecekse, desin bir an önce çıksın gitsin hayatımdan.
"Olmaz Umay! Saçmalama!" dedi Toprak abim.
Yüzüne döndüm, gözlerinin içine baktım.
"Siz yakında duracaksınız." dedim.
Hâlâ ikna olmayan bakışlarını üzerimde gezdirince sımsıkı sarıldım ve kulağına doğru "Bana şiddet uyguladığını kanıtlamamız lazım abi. Hapse attıracağım onu." dedim.
"Yemin olsun biraz daha aynı havayı solursak hapse ben gireceğim Umay!" dedi.
"Abi yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. Orhan abim onu bulunduğu yerden çıkarttıysa eğer bundan sonra işimiz daha kolay olur. İki üç dayak yiyerek bana yaptıklarından sıyrılmasını istemiyorsun herhalde?"
"O nasıl laf gözümün bebeği? Ama beni de anla Umay! Seni ilk gördüğüm günü hatırlıyorum da yüzün tanımayacak haldeydi. Hatta şöyle demek gerekirse eğer o iyileşmiş duruşundu bir de. Öyle kolay mı sanıyorsun onunla aynı ortamda bulunmak? Ciğerim yanıyor kızım benim! Yapışsam boynuna, çekip alsam canını!"
Konuştukça çoğalan öfkesini dizginlemek için "Bizim mutluluğumuz için sakin duracaksın abi!" dedim.
"Hiçbir şeyden haberin yokmuş gibi davranmaya devam edeceksin. Aydınlığın gelişi karanlığın en keskin olduğu zamanda gerçekleşir. Dibi görmeden zirveye çıkamayız. Az daha sabır..."
İşe yaramıştı. Gerçekten abimin yerinde olmak hiç istemezdim. Kız kardeşini ölümle burun buruna getiren adamın yüzüne hiçbir şey olmamış gibi bakmak çok zor imtihan olsa gerek.
Orhan abim de pek istemiyordu fakat onun bildiği sadece İso'nun beni aldattığıydı. Eğer şiddet olayına hakim olsaydı o toprak gibi kendini zaptedemez, İso'yu kara toprağa yollardı.
"Siz az ileride durun, sakın kaybolmayın!" dedim.
Ne olursa olsun asla güvenmiyordum bu şerefsize. Nereden belli bir daha beni kaçırmayacağı?
Abimlerle aramızda 5 metre mesafe açıldığında İso tam karşıma geçip "Hadi yine iyisin, çabuk kurtuldun soyadımdan." dedi.
Pislik! Hâlâ daha karşımda ahkam kesmeye çalışıyor.
"Canım benim sana ne oldu böyle? Sanki ağzınla burnun yer değiştirmiş gibi duruyorsun!" dedim.
Göze göz, dişe diş! Sen misin beni alaya alan, al bakalım sana en güzel cevap!
Az önce yüzsüzlüğün yerleştiği gözlerinin bakış açısı değişti. Yüzü kasıldı, öfkesi çağladı.
"Ben ben daha bitti demedim Umay!" dedi.
"Sadece soyadımdan kurtuldun, benden değil!"
Zaten bildiğim bir gerçeği bana söylediğinde daha da çok sinirleniyordum. Ama yine de korku bedenime parsel parsel işliyordu.
"Karım olmanı öyle isterdim ki... Şu güzelliğin insanın aklını başından alıyor."
Elini kaldırıp bana uzatmıştı ki "Abimler orda!" dedim.
Durdu, geri çekildi anında.
"Olsun, tek yakalar seni kocan."
"Kocam değilsin, hiçbir zaman da olmadın!"
"Ne belli?" dedi göz kırparak.
"Karım olmadıysan niye kocanım diyim ki güzelim?"
Yüzüne ağır bir tokat attım. Sakin dur dediğim abimi mumla aratmıştım.
"ŞEREFSİZ!" diye bağırdım.
Zaten kavgaya yer arayan Toprak abim ve Orhan abim yaptığım hareketi görür görmez icraata döküldüler. Yumruklar İso'nun yüzünü paramparça ediyordu.
Geri çekildim, engel olmadım. Bu pislik herif ölmeyi bile hak ediyordu.
Güvenlikler gelip ayırana dek keyifle izledim. Aklımı karıştırıyordu, fikirlerimi bulandırıyordu. Karı koca olmadığımıza inanmak istiyordum fakat şüphe tohumu içime bir kere ekilmişti.
Bunun doğruluğunu anlamam, büyük fedakarlık isterdi ve ben o fedakarlığı yapacak kadar iyi psikolojiye sahip değildim...
•••
"Ellerimize sağlık abim!" dedi Toprak abim.
Gerçekten güzel dövmüşlerdi. Belki içim soğumamıştı ama hoşuma da gitmedi desem yalan olurdu.
"Bu daha onun iyi günleri! Ne dedi Umay sana? Ne dedi de böyle sinirlendin?"
"Afkurdu işte abi."
"Onu biliyoruz ama içeriğini mi söylesen?"
"Ya ben de tam hatırlamıyorum zaten abi. Ama damarıma damarıma bastığı kesindi."
"Ben onun damarlarını keseceğim beklesin!"
Keserdi... Gerçeği bir bilse vücudunda damar bırakmazdı.
Orhan abimle yengem evlerine geçerken, biz de Toprak abimle bize geçiyorduk.
"Ben biraz hava alabilir miyim?" dedim deniz kenarındayken.
"Tamam güzelim, beraber alalım."
"Tek, lütfen! İso zaten hâlâ abimin elinde. Merak etme fazla geç kalmam."
"Peki." dedi.
Günlerdir girdiğim bunalımdan çıkmam için çırpınıyordu Toprak abim. Pek işe yaramıyordu ama yine de hâlâ şansını deniyordu.
Sahil kenarına vardığımda denizin kokusunu doya doya içime çektim. Ruh yorgun, beden yorgun, beyin yorgun, düşünceler yorgun...
Boşanınca kurtulacağımı sanıyordum hepsinden fakat hiç de öyle olmuyormuş. Aksine daha da çok üstüme yapışmıştı bütün dertlerim.
Zaman aktıkça beynim kaygının istilasına uğruyordu. Asıl her şey daha yeni başlıyordu...
Denizin kenarında kumsala oturmuş dinleniyordum.
"Gözün aydın Koçyiğit kızı!" sesiyle arkama döndüm.
Altay...
Elleri cebinde, yüzünde dünyanın mutluluğunu taşıyan mimikleriyle yanıma doğru geliyordu.
Boşandığımı duymuş olmalıydı. Ne kadar düşman olursak olalım insanlığımızı asla yitirmiyorduk.
Geldi, mesafeli bir şekilde yanıma oturdu. Kalbim tekrardan eskisi gibi çarpmaya başladı. Onu ne zaman görsem hep böyle oluyordum son zamanlarda.
Avuç içine aldığı taşları denize fırlatarak "Dertler bitti mi?" diye sordu.
Güldüm...
"Dert hiç biter mi?" dedim.
"Doğru, bitmez. Derdin bittiği gün ölüm günüdür derler zaten."
Sustum...
İkimiz de o suskunluğun gövdesinde duruyorduk. Sakinlik bazen en büyük çığlıkların ortaya çıkışıydı. Sanki ikimiz de konuşmak istiyorduk fakat dilimiz dönmüyordu.
Altay'ın önüme uzattığı eliyle suskunluk bozuldu.
"Bu ne?" dedim.
"Taş. Alsana, sen de at. Belki rahatlarsın."
Avucunu açtı, taşları gösterdi.
Teker teker hepsini aldım. Dokundukça tuhaf hissediyordum kendimi.
Son taşı da alacakken yokluğunu anladığım şeyle Altay'ın gözüne baktım. Oysa o zaten çoktan bana bakıyormuş...
Yüzük yoktu...
"Atsana." dedi gülümseyerek.
Sormadım, soramazdım. Yanlış anlar diye de hiç sormayacaktım.
En büyük taşı denize fırlattım.
"Baksana!" dedi Altay.
"Taş, denize düşer düşmez nasıl da dalgalanıyor dimi? İlk hafif yükselme oluyor fakat sonra içine çekip alıyor taşı. Bazı insanlarda tıpkı böyledir Umay. Dalgalanma var, düşmanlık var sanırsın. Ne zaman ki kendini dalgaya bırakırsın, işte o zaman kalbinin sesini duymaya başlarsın."