"Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır." demiş Schiller. Ben iyi bir insan olamadım hiçbir zaman. Bana yapılanlara sessiz kalsam da etrafımda olup bitene susamadım. Bir bir bedel ödettim, çocukların gözyaşlarını yerde bırakmadım.
İntikam öyle güçlü bir duyguydu ki kendi acımı unutturmuş, bana yaşamak için bir sebep vermişti. Kardeşimi babamdan koruyamamış olsam da etrafımdaki çocukları babalarından koruyordum. En azından bu biraz olsun içimi soğutmaya yetiyordu.
Sefa yolladığım ismi çoktan araştırmaya başlamış olmalıydı. İş çıkışı onunla buluşacak planımızı yapmaya başlayacaktık. Bu işler aceleye gelmiyordu maalesef. Önce adamı takibe almam gerekiyordu. Hangi saatte nerede oluyor öğrenip ona göre kaçırmak için harekete geçecektik. Bu takip işleri de Sefa'ya kalıyordu maalesef. Birkez bile beni sorgulamadan, tek kötü yorum yapmadan söylediğim her şeyi yapıyordu. Sefa, benim vefalı arkadaşım, sırdaşım. Üniversiteye giderken kardeşimi ona emanet etmiştim. Belki de bundandı bana bu intikam silsilesinde yardımcı olması. O da kendince vicdanını rahatlatmak istiyordu...
Üzerime çiçekli elbiselerimden birini giyip siyah saçlarımı salaş bir topuz yaptım. Bu sıcakta açık bırakmayı göze alamamıştım. Çantamı da alıp odadan çıktığımda Gülizar anla da mutfağı toparlamış çıkmak için hazırlanıyordu.
" İki dakika bekle de beraber çıkalım abla." Diyerek okulda kullanacağım etkinlik dosyasını aldım ve kapıya yönelip ayakkabılarımı giydim. Gülizar abla önde ben arkada yola koyulmuştuk. Onun evi iki sokak ilerideydi. Benim okulun yolunun üzerinde olduğundan önce onu bıraktım sonra ben işe geçtim. Öğrenciler gelmeden sınıfı havalandırıp minderleri yere daire oluşturacak şekilde dizdim. Her güne sohbetle başkıyorduk. Çocuklara evde neler yaptıklarını soruyordum. Onlar da yedikleri yemeğe kadar her şeyi anlatıyorlardı. Bu sayede yeni kurbanlarımı buluyordum aslında. Bazı çocuklar babam bana bağırdı, kolum bacağım uf oldu diyerek babalarını ele veriyordu.
Öğrenciler birer birer gelmeye başladığında sırayla minderlere oturtup dün neler yaptıklarını anlattılar. Şu ana kadar sıkıntılı bir durum çıkmamıştı.
Eda da geldiğinde annesini gitmeden yakalayıp kenara çektim. Çocuklar kendi aralarında konuşup gülüşürken ben Eda'nın durumunu soracaktım.
"Deniz hanım, evde her şey yolunda mı? Eda son günlerde biraz daha içe kapanık. " dediğimde kadın biraz paniklese de eşini ispiyonlamadı. Her şey yolunda diyerek geçiştirdi ve acelesi olduğunu söyleyerek resmen kaçarcasına odayı terk etti. Bu bile bana yetmişti. O Bahri denen şerefsiz iyi bir dersi hakediyordu.
Çocuklarla eğlenceli bir günün sonunda eşyalarımı toplamış, son öğrencimi de velisine teslim edip okuldan çıkmıştım. Sefa'ya mesaj atıp her zamanki yerde buluşacağımızı söyledim ve sahile doğru yürümeye başladım. Bizim mekana geldiğimde boş bir masa bulup kendime çay söyledim. Ben daha çayımı bitirmeden Sefa elinde kara kaplı bir klasörle yanıma geldi. Karşıma oturup gülümsediğinde ben de karşılık verdim.
"Bana niye çay söylemiyorsun kızım?" Diyerek eliyle garsona çay istediğini gösterdi ve klasörü benim önüme itti.
"Her şey tamam. Adamın ev adresinden tut, iş çıkışı takıldığı mekana kadar buldum."
Adamı takip etmeden bu kadar şey bulmasına şaşırmıştım.
"Takıldığı mekanı nasıl buldun?"
"Adamımız nakit kullanmayı pek sevmiyor anlaşılan, her gün aynı zaman diliminde alkollü bir mekanda kredi kartından bir şeyler alıyor. Muhtemelen iki duble birşeyler içip eve öyle gidiyor."
Sırıttım. Sefa adamın kartını patlatmıştı. Hesaplarını boşalttığımızda ne yapacaktı bakalım.
"Planı anlatıyorum o zaman." Dediğimde sırıtarak "Anlat patron." Dedi ve gelen çayını yudumlamaya başladı.
"Şu mekana gidip adamı paket yapıyoruz. Bizim mezbahaneye götürüyoruz. Bundan sonra ayrılıyoruz. Adamla ben ilgileniyorum. Sen de herifin hesaplarına girip tüm varlığını yardım kurumlarına yatırıyorsun. "
"Herif iyi para kazanıyor ama. Bu da şüpheli bir durum. Bir muhasebecinin aldığı ücret aşağı yukarı bellidir. Ek iş yapmıyorsa şayet adamın bu kadar varlıklı olması doğal bir durum değil."
"Ben konuşturur öğrenirim." Dediğimde hızlıca çaylarımızı içtik. Dosyada yazılı olan bilgiye göre adamımız bir saate kalmaz takıldığı mekandan ayrılırdı. Bu yüzden hızlı hareket ettik ve Sefa'nın arabası ile hedefimizin takıldığı yere gittik.
Güpegündüz adam kaçırmak akıl işi gibi gelmeyebilir ama en güzel zaman da budur aslında. Hava karardığında insanlar ister istemez daha temkinli yaklaşır. Şimdi ise çiçekli elbisesi ile nazik bir kadın görünce bizim hedef kahramanlık yapmak için daha istekli olacaktı.
Arabayı ara sokağa park edip mekanın kapısında beklemeye başladım. Adam çıktığı gibi arkasından koşar adım yaklaşıp 'Bakar mısınız?' diye seslendiğimde hemen durup bana döndü.
"Buyrun?"
"Bana yardım eder misiniz acaba? Aracım hemen şu yan sokakta kaldı da bir el atarsanız çok sevinirim. Sanırım aküsü bitti marşı basmıyor." dedim mahcup bir gülümseme ile. Adam önce kolundaki saate ardından bana baktı.
"Aslında acelem var."
"Sadece biraz arkadan itseniz, servis bu caddenin sonunda zaten."
Adam istemeye istemeye "Aracınız ne tarafta?" dediğinde Sefa'nın beklediği sokağı işaret ettim. Ben önde o arkada aracın yanına geldik. Yol boyu adama teşekkür edip durduğumdan keyifsizliği geçmişti.
"Pekala hanımefendi, siz direksiyona geçin de kaldıralım şu külüstürü."
O arka tarafa doğru ilerlerken ben de ön koltuğa geçtim. Sefa aracın arkasına saklanmıştı. Adam arkaya gidip Sefa'yı görünce ne olduğumu anlamadan burnuna kloroformlu bez dayandı ve iki çırpınıp kendinden geçti. Hemen ön taraftan inip aracın yolcu kapısını açtım ve bayılmış adamı içine tıktık. Ben ön koltuğa geçerken Sefa arkada adamın ağzını ve ellerini bantladı. İnsanlar durumdan şüphelenmesin diye de adamın başını kucağına yatırıp üzerini örttü. Dışardan arkadaşının kucağında sızmış bir adam imajı verdiğine emin olunca yola çıktım. Adres belliydi. Sefa'nın babannesinden kalan bahçeli mülk. Şehrin çıkışına yakın, bir köyün girişindeki bu ev etrafında başka konut olmadığı için mükemmel bir mekandı. Adam çığlık atsa bile duyulmazdı çünkü Sefa eskiden garaj olarak kullanılan yeri ses yalıtımı ile donatmıştı. İçerde bangır bangır metal müzik açıp dışarı ses gidip gitmediğini denemiş, yalıtımın başarılı olduğunu görünce ilk kurbanımızı buraya getirmiştik. Şimdi dördüncüyü de oraya götürüyorduk.
Mekana vardığımda hava kararmıştı. Şehir merkezinden buraya gelmemiz tam 42 dakika sürüyordu. Bazen ise bir saat. Bugün şanslı günümüzdeydik, trafiğe takılmamış vaktinde adrese ulaşmıştık. Arabayı garaja soktuğumda Sefa adamı çıkarmama yardımcı oldu.
Yere sabitlediğimiz metal sandalyeye oturtup ayaklarını da bantladığında doğruca dışarı çıktı. Sefa'nın yardımı işte bu kadardı. O dışarda adamın hesaplarını boşaltırken ben de kendi hesabımı görecektim.
Normalde kendimi bu heriflere göstermezdim. Maske ile çalışırdım çünkü çoğu baba beni tanırdı. Bu sefer maskeye gerek kalmamıştı. Bahri bey bir kez bile kızını okula getirmediğinden benimle hiç tanışmamıştı. İlk tanışmamızın bu kadar can yakıcı olması onun için üzücü bir durumdu ama benim umrumda bile değildi. Daha beter acıları hakediyordu.
Hemen köşede duran derin dondurucudan buz kalıpları alıp su dolu kovaya boşalttım. Belki biraz daha beklesem adam kendine gelirdi ama sabrım yoktu işte. Buz gibi suyu adamın kafasından aşağı boşalttığımda sıçrayarak kendine geldi. Bağırmaya çalışsa da ağzı bantlı olduğundan sesi boğuk geliyordu. Kesik kesik nefesler alarak boğulmayı engellemeye çalıştı. Başını kaldırıp neler olduğunu anlamak istediğinde ise eli belinde duran beni gördü.
"Merhaba Bahri Kökyel, Ben Eda'nın ana okulu öğretmeni Ahu Türksoy. Nasılsınız?" diyerek gülümsedim. Normalde okula gelen her veli ile bu şekilde tanışırdım. Ona da bu mutluluğu yaşatmak istemiştim. Adam homurdanmaya başladığında "Ah pardon, bant var doğru ya." Diyerek adamın ağzındaki bandı söktüm.
"Ne bok yiyorsun lan sen? Nereye getirdin beni? Ne istiyorsun?"
"Çok basit, kızını neden dövdüğünü öğrenmek istiyorum." Dediğimde yüzündeki şok ifadesi beni mutlu etmeye yetmişti.
"Ne saçmalıyorsun sen! Çabuk çöz beni seni aptal orospu!"
"Aaa ben size hiç hakaret etmedim ama Bahri bey, ayıp oluyor." Dediğimde gerçekten eğlenmeye başlamıştım. "Buradan kurtulmak istiyorsan itiraf edersin. Eda'ya neden vurdun?!"
Sinirlendiğimi farketse de umursamamıştı. Ağız dolusu küfürler edip beni tehdit etmeye kalktığında dayanamayarak kum torbası yumruklar gibi suratına yumruğu indirdim. Nereden geldiğini anlamadığı yumrukla adamın başı savruldu. Burnuna denk gelen darbe kan boşalmasını sağlamıştı.
Şaşırarak baktı bana. Belli ki benim gibi bir minnoştan darbe almayı beklemiyordu.
"Ne istiyorsun!" Dedi bu sefer beni ciddiye alarak.
"İstediğimi söyledim. Azıcık beynin varsa anlatırsın."
"Bak ben sürekli çocuğunu döven bir adam değilim. Beni neden buraya getirdin anlamıyorum. Polis misin? Uyuşturucuları arıyorsan inan bilmiyorum. Ben sadece dağıtımı ile ilgileniyorum tamam mı?"
İşte bunu duymayı hiç beklemiyordum. Allak bullak olmuş beynim bir anlığına durmuştu. "Uyuşturucu mu?" dediğimde adam kırdığı potun farkına vardı.
"Sen narkotikten değil misin?"
Paranın asıl kaynağı belli olmuştu. Muhasebeci imajı altında uyuşturucu işi. Güzel kafa, diye geçirdim içimden. Beni polis sanmıştı ki keşke bunu bozmasaydım. Bu şekilde onu öttürebilirdim. Fakat artık çok geçti. Benim polis olmadığımı çoktan anlamış olmalıydı. Aptal kafam! Neden mantıklı düşünememiştim ki.
"Narkotikten değilim ama istersen bir telefonla buraya getirtebilirim. Hapse girmen de benim işimi görür. En azından kızından uzak kalmanı sağlamış olurum."
Karşımdaki adamın da beyni yanmıştı. Benim kim olduğumu, ne istediğimi anlamamıştı. Sanırım tek bildiği şey polis olmadığımdı ki bu da iş birliği yapması için ona açık kapı bırakıyordu. Pes etmiş bir şekilde kanayan burnunu çekti.
"Ne bilmek istiyorsun?"
Kıt beyinli kurbanıma tekrar hatırlattım. Tabii bu sefer çok daha öfkeli bir şekilde.
"Eda'ya neden vurdun!?"