"ANLAMSIZ DUYGULAR"

2369 Words
Alnını Karahan’ın göğsüne dayamış halde öylece kalmıştı Neslişah. İçinde fırtınalar kopsa da, artık her şeyi biliyor olmanın ağırlığıyla sessizliğe sığınmıştı. Karahan’ın kalbi, onun başının altında hızlı hızlı çarpıyordu; pişmanlık, korku ve bilinmeyen bir geleceğin yüküyle. Tam o anda aşağıdan tek el silah sesi yükseldi. Metalin yankısı evin duvarlarını titretti. Ardından bir ses, öfkeyi ve çaresizliği bastıran bir haykırışla duyuldu: “Hasret Hanım! Kan dökülmesin!” O an, ikisi de irkildi. Neslişah başını kaldırmadı, ama gözleri büyüdü. Karahan’ın kolları istemsizce sıkılaştı, sanki onu korumak ister gibi. Sessizlik artık sadece ikisinin arasında değil, bütün evin içinde ağır bir gölgeye dönüşmüştü. Kanın gölgesinde, sırların ve pişmanlıkların ortasında. Aşağıda yaşananlar, yukarıdaki sessizliği paramparça edecek ve onları mecburen aynı kaderin içine sürükleyecekti. Karahan’ın tanıdığı o sesin sahibi İbrahim Bey’di, yani Karahan’ın babasının sesi. Tekrar yükseldi: “Hasret anne! Hiç mi hatırım yok!” O an Karahan ayağa fırladı, peşinden Neslişah. Kapının kilidini hızla açıp koşar adım aşağı indiler. Ancak salon bomboştu ve dış kapı sonuna kadar açıktı. Hava kararmış, bahçe ışıkları yüzlerini aydınlatıyordu. Mehmet ve Tarık, İbrahim Bey’in arkasında; yanlarında Serkan da vardı, belli ki İbrahim Bey’le birlikte gelmişlerdi. Kızlar merdivenin önünde yan yana duruyor, önlerindeyse Hurşit kalkan gibi dikiliyordu. Karahan’ın bakışları babasının karşısındaki Hasret Hanım’a kaydı. O da arkasında birkaç adamıyla gelmişti. Peki ama burayı nasıl bulmuştu? Neslişah için geldiği belliydi, ancak burada olduğunu nereden biliyordu? Hasret Hanım, kocası öldükten sonra iki kızı ve bir oğluyla genç yaşta dul kalmış olmasına rağmen babayiğit bir kadındı. Yaşını almış olsa da ondan çekinirlerdi. Evin tek oğlu Beşir de aklını yitirince tüm aile işlerini eski günlerdeki gibi kendi yürüttü. Ne damatlarına itaat etti ne de kızlarına. Poyrazların mert geliniydi o. Ama şimdi yaşlı haliyle bile İbrahim Bey’in karşısında duruşu korkutucuydu. Çünkü Hasret Hanım da her şeyi öğrenmişti. İşte şimdi kimse onu durduramazdı. Biricik oğlunun tek evladını bulmuştu. Dişlerini sıktı yaşlı kadın. “İbrahim!” dedi Hasret Hanım, sesi yılların ağırlığını taşıyordu. “Sırf senin hatırına sustum. Eğer o Zümrüt denilen alçağı bulsaydım, elimi kana bulamaktan çekinmezdim. Başka birisi olmuş olsaydı yerimde, oğlunun çektikleri ve acısı karşısında emin ol, aynısını yaşatırdı. Ama şimdi önümde duramazsın, torunumu alıp gideceğim. Korkma, Karahan’a zarar gelmeyecek. Beni bilirsin, suçsuz birisini ezmem. Ama şuna söz veremem: bu dünyada da, öbür dünyada da hem Halil Ağa’nın hem de Zümrüt alçağının yakasında olacak ellerim.” Hasret Hanım’ın bu sözlerinden sonra İbrahim Bey, oğluna zarar gelmeyeceğine emin olmuştu. Ancak babası Halil Ağa’nın hayatından hâlâ şüpheliydi. O yüzden Hasret Hanım kapısına dikilip olanları anlattığında, hayretler içerisinde dinlemişti. Kan dökülmesin diye yine yaşlı kadının merhametli yanına sığınmıştı. “Hasret anne, ben senin elinde büyüdüm. Bana inancın yok mu? Babam evde değil.” demişti. Oysaki Halil Ağa, atların ahırındaydı. Evi adamlarına indirip kaldırtmıştı. İbrahim Bey ise kaşla göz arasında adamlarıyla ahıra haber uçurup babasını evin yakınından uzaklaştırmıştı. Neslişah bir İbrahim Bey’e, bir de karşısındaki yaşlı kadına baktı. Ve kadınla aynı anda göz göze geldiler. O an, kadının gözlerinde yılların yükünü, acısını ve ardında gizlediği yıkılmayan gücü gördü. Çünkü Hasret Hanım öyle bir bakmıştı ki, torununa tek bakışta anlamıştı onun canından, kanından olduğunu. Tıpkı oğlunun uğruna kendisine karşı geldiği kadın gibi… Alev gibiydi bu güzel kız. Derin bir nefes aldı yaşlı kadın, ağır adımlarla Neslişah’a doğru hamle yaptı. İbrahim Bey de adım atacaktı ki Serkan koluna yapıştı. Hasret Hanım bir kere konuştuysa Karahan’a zarar vermezdi. Ama dediği gibi, hesabını sormaktan da geri kalmayacaktı. Halil Ağa’ya da Zümrüt’e de bu dünyada gün yüzü göstermeyecekti. Bütün gözler Hasret Hanım ile Neslişah’a döndü. Yaşlı kadın merdivenleri çıkamadan önünde durdu. Neslişah ise Karahan’ın bir adım arkasında ama çaprazındaydı. Hasret Hanım’ın gözleri dolmuştu, mimikleri titriyordu. Elini kaldırdı. Her ne kadar sert görünse de içinde merhamet fazlasıyla vardı. “Gel, güzel kızım…” dedi. Neslişah önce olduğu yerde kaldı. Ama yaşlı kadının gözlerinden sessizce süzülen yaşlara dayanamadı. Merdivenlere adım adım yaklaştı, birer birer indi ve Hasret Hanım’ın önünde durdu. Yaşlı kadın tekrar havaya kaldırdığı elini torununun güzel saçlarına uzattı. Tıpkı kendisi gibi olan ela gözlerine bakıp fısıldadı: “Yavrum benim… Ne kadar da annene benziyorsun.” Neslişah’ın dudaklarının kenarı aşağı kıvrıldı, ağlamamak için kendisini zor tuttu. Çünkü daha önce kimse ona böyle bakmamıştı. Yaşlı kadın torununu kendine çekip o sıcak bağrına bastığında genç kızın çiçek kokusunu içine çekti. “Affet…” dedi sarılırken. “Senden vazgeçtiğim için, seni aramayı bıraktığım için beni affet.” Neslişah ne diyeceğini tam olarak bilemiyordu. Ama bu yaşlı kadının sıcak kucağı onda bir şeyler uyandırmıştı. Anlam veremediği, daha önce hiç hissetmediği bir his. Hasret Hanım öksürerek geri çekildiğinde arkasındaki adamlara dönüp sert bir sesle, “Gidelim!” dedi. Neslişah’ın elinden tuttuğunda genç kız arkasına dönüp arkadaşlarına baktı. Hepsinin yüzünde hem şaşkınlık hem de hüzün vardı. Ama Hasret Hanım’ın kararlı adımları, genç kızın duraksamasına izin vermedi. Neslişah’ın kalbi sıkıştı. İçinden “bir şey söylemeliyim” diye geçirdi, ama dudakları kıpırdamadı. Çünkü Hasret Hanım’ın bakışları, yılların yükünü taşıyan o gözler, ona sessizce “şimdi benimle gelmek zorundasın” diyordu. Arkadaşlarının gözleriyle vedalaştı; tek tek yüzlerine baktı, ama kelimeler boğazında düğümlendi. Karahan’ın gözlerinde bir çağrı vardı, “gitme” der gibi… fakat Hasret Hanım’ın sıkı tutuşu, genç kızın adımlarını yönlendirdi. Vedalaşmadan gitmek, Neslişah için bir yara oldu. Ama o an, yaşlı kadının yanında yürümek zorundaydı. Çünkü bu gidiş, sadece bir ayrılık değil, geçmişin sırlarına doğru açılan bir kapıydı. Bahçe ışıkları yüzlerini aydınlatırken, Hasret Hanım ağır adımlarla önden yürüdü. Neslişah ise onun yanında, sessiz ama mecbur bir yolculuğa adım attı. Arkasında kalan arkadaşlarının bakışları, genç kızın kalbine kazındı. Siyah araçlar bahçe kapısından uzaklaşırken Karahan merdivenlerden hızla indi, arabanın peşinden koşmaya başladı. Neslişah arka koltukta camdan dışarıya baktığında, göz göze geldiler. O an Karahan’ın adımları ağırlaştı; ne için koştuğunu, hangi sıfatla “dur, gitme” diyeceğini bilmiyordu. İçindeki fırtına ayaklarını yavaşlattı ve arabanın gitmesine izin verdi. Araçlar kapıdan çıkıp karanlığa karıştığında elini alnına götürüp şakaklarına bastırdı. Geri döndüğünde diğerlerinin bakışlarıyla karşılaştı. Ağır adımlarla evin kapısına yürüdü, kızların yanında durdu. “Birkaç gün burada kalın. Şu an dışarısı sizin için güvenli olmayabilir.” dedi. Tam o sırada arkasından İbrahim Bey’in sesi yükseldi: “Karahan!” Karahan çenesini sıktı, babasına döndü. İbrahim Bey yaklaşıp oğlunun kollarını tuttu, alnını onun omzuna koydu ve derin bir nefes verdi. Sessizce, “Şükürler olsun…” dedi. Karahan sert bir tavırla karşılık verdi: “Ne şükrü baba? Yaşadığım için mi şükrediyorsun?” İbrahim Bey başını kaldırdı, oğlunun ciddiyetle sorduğu soruya başını yana eğerek cevap verdi: “Evet… Tek evladımın yaşadığına şükrediyorum.” Karahan elini kaldırıp bahçe kapısını işaret etti: “Etme baba, şükür falan etme. O kadın ne biliyor?” İbrahim Bey diğerlerine bakarak, “Sonra konuşalım.” dedi. Karahan kaşlarını çattı: “Geldiğin yerde neler oldu baba! Ne söyleyeceksen şimdi söyle.” İbrahim Bey oğlunun bu tavrına sinirlendi, biraz öne eğilerek, fısıltıya yakın bir ses tonuyla: “Hasret Hanıma sen mi söyledin?” Karahan kaşlarını kaldırdı: “Neyi?” İbrahim Bey diğerlerini işaret ederek sessiz olmasını söyledi ve: “Dedenin ve Zümrüt’ün yaptıklarını…” Karahan babasının bu hareketinden sonra sesini daha da yükseltti: “Sende mi biliyordun? Biliyordun ve bunca yıl sustun mu?” İbrahim Bey oğlunun kolunu sıktı: “Benim bir şey bildiğim yok! Hasret Hanım konağın kapısına dayandı bu sabah, anlattıkları karşısında nutkum tutuldu. Eğer deden konağın içinde olsaydı onu öldürecekti. Dua edelim ahırdaydı, onu bir şekilde gönderdim. Daha sonra gittiğinde dedenin yanına koştum. O gece kalp krizi geçirdiğinde Zümrüt’le konuştuklarını duyduğunu söyledi ve senden başka kimsenin bilmediğini de… Söyle çabuk, sen mi haber verdin?” diyerek Karahan’ın kolunu daha da sıktı. Karahan sert bir şekilde kolunu çekti babasının elinden. Bahçeyi inletircesine bağırdı: “Baba! Dedeme sor bakalım bir tek ben mi biliyormuşum! O tuttuğu adam var ya, kızın abisine her şeyi çoktan anlatmış. Olanlardan kız da haberdar. Dua et Hasret Hanım sadece torununu alıp gitti. Ben olsaydım bunu yapanlara dokunmaz, en sevdiklerini öldürürdüm! Sende benim gibi düşündüğün için koşarak yanıma geldin değil mi! Ama kadın vicdanlıymış. O Nevşehir’in adil, güçlü, sevilen ve saygıdeğer ağası Halil Ağa var ya…” dedi ironik bir gülümsemeyle. “İşte onun biricik torununu kendi ellerimle yok ederdim. Kısasa kısas hesabı!” İbrahim Bey oğlunun bu sözlerine öfkeyle karşılık verdi. Evet, babası bir hata yapmıştı ama Karahan’ın bu vicdan timsali hali, dedesi hakkında konuştukları yenilir yutulur değildi. “Karahan!” diye bağırdı. Karahan elini sallayıp diğerlerine döndü: “İçeri girelim. Babam da gidecekti zaten.” Önden kendisi yürüdü, ardından diğerleri teker teker içeri girdiler. Oğlunun söyledikleri karşısında kendini zor tutan İbrahim Bey, yumruğunu sıkarak sert bir adım attı. Tam öfkesini dışa vuracakken Serkan arkasından seslendi: “Abi!” dedi, koşar adım yanına gelerek. “Ne olur biraz sakinleş… Belli ki Karahan da öfkeli.” Cebinden çıkardığı anahtarı İbrahim Bey’in avucuna bıraktı. “Benim evi biliyorsun. İstersen oraya geç. Karahan sakinleşince onunla konuşurum. Belli ki iş sandığımdan daha ciddi.” Aslında Serkan ve İbrahim Bey, Karahan’ın evinin bahçesinde karşılaşmışlardı. Serkan’ın buraya gelme sebebi ise dün gece Tülay’dan aldığı mesajdı. “Evleneceğim” demişti Tülay’a, ama hepsi bir oyundu. Serkan, onun kendisini kaybetmeyi göze alıp almayacağını anlamak istiyordu. Uzun zamandır sabırla beklemişti; niyeti, Tülay’ın duygularını itiraf etmesini sağlamak ve ardından ona sürpriz yapıp gözlerinin içine bakarak “seni seviyorum” demekti. Böyle bir durumla karşılaşacağını ise asla tahmin etmemişti. Tülay’ı ve Neslişah’ı burada görmek onu da şaşkına çevirmişti. İbrahim Bey başını sallayıp anahtarı tekrar Serkan’a verdi. “Ne yap et, onu Nevşehir’e dönmeye ikna et Serkan. Ben tekrar dönüyorum. Apar topar geldim; Hasret Hanım’ın İstanbul’a geldiğini öğrendiğimde babamı bulamadığı için Karahan’a bir şey yapacağından korktum.” Tam dönüp gideceği sırada… “Ha, bir de o kızın burada ne işi varmış, onu da öğren. Ne yapmaya çalışıyor bu çocuk anlamıyorum. Aklı sıra saçma sapan bir şey yapmasın. Hasret Hanım’ı bilirsin, ne yapacağı belli olmaz. Babamı ve Zümrüt’ü şehirden çıkarmam lazım.” Serkan başıyla onayladı. İbrahim Bey uzaklaşırken Tarık ve Mehmet ağır adımlarla Serkan’ın yanına geldiler. Sessizlik içinde yürüdüler. Serkan, Mehmet’e dönerek sordu: “Karahan İstanbul’a döndüğünden beri neler oldu, Mehmet? Anlat.” Mehmet dün itibarıyla olup biteni detaylı bir şekilde anlattı. Tülay’ın ve Neslişah’ın neden burada olduğunu artık anlamıştı Serkan. Üçü birlikte içeri girdiklerinde salonda balkon kapısının önünde Karahan, elinde bir viski bardağıyla dışarı bakıyordu. Tülay bir köşede yalnız, telefonuna dalmıştı. Hurşit ve Beril fısıltıyla konuşuyor, Nur ise Hurşit’i dürtüyordu, “sus” dercesine. Karahan bir eli cebinde, diğerinde kadeh… Hurşit’e dönerek konuştu: “Haklısın.” Serkan, Mehmet ve Tarık yanına geldiklerinde Karahan devam etti: “O kadar haklısın ki… Dedemin ve yeğeninin yaptıklarından iğreniyorum. Söylesene Hurşit, bu tehlikeli hayatının içinde ailenden birileri hiç suçsuz, günahsız birilerine zarar verdi mi?” Hurşit hiç düşünmeden cevap verdi: “Asla!” Karahan viskisinden bir yudum aldı, başını yavaşça aşağı yukarı salladı. Bakışlarını Serkan’a çevirdi: “Peki neden dedem, ruhu beş para etmez o alçak yeğenine yardım etmeyi seçti? Bıraksaydı da Neslişah ailesiyle büyüseydi. Zümrüt’ü de gebertselerdi…” dedi dişlerinin arasından. Sonra aklına dedesinin içerideki adamı geldi. Onu bulup şahitlik yaptıracak, dedesinin ve Zümrüt’ün cezasını çekmesini sağlayacaktı. “Serkan… Halil Ağa’nın içerideki adamını bul bana.” Serkan tam “ne yapacaksın” diye soracakken vazgeçti. Çünkü Karahan bir kere bir şey söylüyor ve olmuyorsa işin rengi değişirdi. Başını usulca salladı. Serkan ceketini çıkarmak için hamle yapmıştı ki Tülay’la göz göze geldi. O an, onu ne kadar özlediğini fark etti. İçinde bir sızı yükseldi. Bir yolunu bulup onunla yalnız konuşmalıydı. Karahan, elindeki kadehi ağır bir hareketle masaya bıraktı. Bakışlarını kısa bir süre odadakilerin üzerinde gezdirdi, sonra Mehmet’e dönerek sert ama yorgun bir sesle konuştu: “Kızlara ve Hurşit’e kalacakları odaları gösterirsin.” Ardından kadehi tekrar eline aldı, merdivenlere yöneldi. Adımlarında hem öfke hem de yorgunluk vardı. Sessizce yukarı çıktı, odasına doğru kayboldu. Ortamdaki gerginliği dağıtmak istercesine Tarık ayağa kalktı: “Ben bir dolaba bakayım… Yaşamamız için yemek yememiz gerek.” Beril hemen ayaklandı, hafif bir tebessümle: “Sana yardım edeyim.” Mehmet ise başını salladı: “Odaları şimdiden göstereyim madem.” diyerek bulundukları kattaki misafir odalarına giden koridora yürüdü. Nur ve Hurşit peşine takıldılar. Salon sessizleşti. Yalnızca Tülay ve Serkan kalmıştı. Tülay, Serkan’ın neden geldiğinden habersizdi. Üstelik dün gece itiraf ettiği duygularına da cevap vermemişti genç adam. İçindeki sıkıntıyla ayağa kalktı Tülay , balkona doğru yürüdü. Serkan ise sessizce onun ardından ilerledi. Tülay balkona çıktığında aşağıdaki kış bahçesini gördü. Balkonun sağındaki merdivenlere yöneldi, yavaş adımlarla aşağı indi. Adımlarında hem düşüncelerin ağırlığı hem de kalbinin karmaşası vardı. Kış bahçesine vardığında, arkasında Serkan’ın varlığından habersizdi. Serkan, bahçedeki iri papatyalardan birini kopardı. Elinde tuttuğu çiçeğin beyaz yaprakları gece ışığında parlıyordu. Sessizce Tülay’ın arkasına yaklaştı. Kalbi hızla çarpıyordu; söyleyemediklerini, sakladıklarını, uzun zamandır beklediği anı bu sessiz adımlarla yaklaştırıyordu. Kış bahçesinin loş ışığında, papatya ile birlikte Serkan’ın varlığı Tülay’ın yalnızlığını bölmek üzereydi. Tülay, ellerini çiçeklerin üzerinde nazikçe gezdirirken bir çift ayak gördü. Başını kaldırdığında karşısında, elleri arkasında duran Serkan’ı buldu. Daha konuşmasına fırsat vermeden Serkan söze girdi: “Dün geceki mesajından sonra amacım koşup sana gelmekti… fakat malum olaylara denk geldik.” Elindeki papatyayı nazikçe alıp Tülay’ın kulağının üzerine taktı. O an Tülay’ın yanakları kızardı, gözlerini kaçırdı. Hafifçe başını öne eğdiğinde Serkan devam etti: “Yalandı… Ne evlenmek, ne de başka bir kadına yan gözle bakmak. Benim tek amacım artık senden bir şeyler duymaktı. İlk ben itiraf etseydim reddedeceğinden korktum, arkadaşlığımızın sonsuza kadar biteceğinden… O yüzden evleneceğimi söyledim. Bana olan duygularını dile getirmen için. Zoraki oldu ama affet.” Tülay bu sözlerden sonra bakışlarını Serkan’a çevirdi. Gözleri dolmuştu, sesi titreyerek fısıldadı: “Seninle geçen her an, içimde sakladığım en gerçek duyguydu. Belki bende korktum, söyleyemedim… ama şimdi anlıyorum ki seni kaybetmekten daha çok korkuyorum.” Serkan’ın gözleri parladı, Tülay’ın sözleri kalbine işledi. Aralarındaki sessizlik, kış bahçesinin loş ışığında bir sıcaklığa dönüştü. Tülay bir adım yaklaştı, Serkan da ona doğru eğildi. Hava ılık olsada yine de esiyordu. Ve sonunda, uzun zamandır saklanan duygular bir öpücükle mühürlendi. Çiçeklerin kokusu, papatyanın beyazlığı ve kalplerinin çarpıntısı arasında, ikisi de artık birbirine ait olduklarını biliyordu. Karahan, odasının karanlığında pencerenin gerisinden kış bahçesini izliyordu. Serkan ile Tülay’ın birbirlerine yaklaşmalarını, sonunda dudaklarının birleşmesini gördüğü an, onların mahremiyetine tanık olmamak için gözlerini kaçırdı ve geri çekildi. Elindeki viskiyi tek hamlede kafasına dikti, boğazından geçen yanık tadı kalbine dokunan ağırlığı bastırmaya yetmedi. Ardından yatağa yöneldi, Neslişah’ın oturduğu taraftaki yastığa yüzü koyun uzandı. Burnuna dolan çiçek kokusu zihninde başka bir anıyı canlandırdı: yatağın üzerinde arkasından Neslişah’ın nasıl sarıldığı… O sessiz yakınlık, o sıcak dokunuş şimdi hatıra gibi kalbine çöküyordu. Peki ama neden? diye geçirdi aklından. Gözlerini kapadı, gerçeklerin ağırlığından kaçarken içeride zihnine Neslişah’ın varlığı doldu. Çiçek kokusu ve hatıraların gölgesiyle odanın sessizliği gibi, karanlığı da ağırlaşmıştı...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD