Galeride sohbet koyulaşırken Ateş’in telefonu çaldı. Elini ceketinin iç cebine atıp çıkardığında ekranda gördüğü isimle birden ayaklandı.
“Gençler, buna bakmam lazım. İçişleri Bakanı arıyor.” diyerek masadan biraz uzaklaştı ve telefonu açıp kulağına götürdü.
Arayan eşi Çağla’ydı. Telefonu açtığında Çağla’nın titreyen sesiyle ters giden bir şeyler olduğunu hemen anladı.
“Gülüm, ne oldu? Neyin var?” dedi Ateş.
Ama Çağla nasıl söyleyeceğini bilemedi önce. Sonra titrek bir nefes vererek konuştu:
“Ateş… Sedef anne…”
Ateş, annesinin ismini duyduğunda göz bebekleri büyüdü.
“Çağla, konuşsana! Anneme bir şey mi oldu?” dedi.
Çağla devam etti:
“Ateş… Sedef anneyi hastaneye kaldırmışlar. Burcu’yu aldım, ben şimdi hastaneye geçiyorum. Bana da İnci haber verdi. Hep birlikte hastanedelermiş. Seni arayamamış.”
Dediğinde, neden arayamadığını biliyordu Ateş.
“Tamam Çağla.” deyip kapattı telefonu.
Koşar adımlarla masada duran anahtarı aldı. Parkasını omuzlarına attığı anda Alaz sordu:
“Ne oldu?”
Ateş kısa ve sert bir sesle yanıtladı:
“Annem… Hastaneye kaldırmışlar.”
Karahan ve diğerleri sessizce Ateş ve Alaz’a bakıyordu. Abilerinin telaşını gördü ve o da ayaklandı. O ayaklanınca diğerleri de kalktı.
Ama Ateş ellerini kaldırarak:
“Siz burada bekleyin.” dedi.
Karahan itiraz etti:
“Ama abi…”
Ateş, Karahan’ın omzuna dokunup gözlerinin içine bakarak:
“Burada kalın. Dayımla diğerleri de hastanedeler miş. Bir de orası karışmasın.” dedi.
Karahan derin bir nefes alıp diğerlerine bakarak:
“Biz de dağılalım abi o zaman.” dedi.
Ateş başını sallarken Karahan bakışlarını abisine çevirdi:
“Saol…” dedi.
Alaz kapıda beklerken Ateş, Karahan’ı kendine çekip sıkıca sarıldı. Sonra hep birlikte dışarı çıktılar.
Karahan ve diğerleri kendi araçlarına geçmeden önce teker teker geçmiş olsun dediler. Ateş ve Alaz:
“Sağ olun.” dedikten sonra kendi araçlarına binip uzaklaştılar.
Direksiyona Tarık geçerken yan koltuğa Hurşit oturmuştu. Arka koltukta Mehmet ve Karahan vardı. Konağa dönerlerken aracın içinde sessizlik hâkimdi. Hurşit’in sesi tüm düşünceleri böldü. Dikkatle yola bakarak Karahan’a hitaben konuşuyordu:
“Abilerin kral adamlarmış. Belli ki dayılarına değil babalarına çekmişler.” dedi.
Karahan sakince başını salladı sadece. Sonra başını kaldırıp:
“Aslında ben de bu kadar çabuk kabullenmelerini beklemiyordum.” dedi.
Tarık dikiz aynasından Karahan’a bakış atıp:
“İbrahim amcanın da bir suçu yokmuş ki. Baksana, adam da yeni öğrendi iki oğlu daha olduğunu. Deden ölmeden önce yazmasa kimsenin haberi olmayacakmış.” dedi.
O an Karahan’ın aklına, o kâğıttaki yazının dedesinin yazısı olmadığı geldi.
“Hurşit, telefonum sende mi?” dedi.
Hurşit parkasının iç cebine elini atıp İnci’den aldığı Karahan’ın telefonunu arkaya doğru uzattı. Karahan telefonu alıp açtığında:
“İyi bari, şarjı varmış.” dedi ve Serkan’ın numarasını tuşlayıp telefonu kulağına götürdü.
Birkaç çalıştan sonra Serkan açtı telefonu:
“Alo?” dedi Serkan.
Karahan direk konuya girdi:
“Serkan, şu mektuptaki yazı… Ne yaptın? Araştırdın mı? Çalışanlardan herhangi birinin yazısıyla uyuşuyor mu?” dedi.
Serkan derin bir nefes alıp:
“Çalışanlardan iki kişinin okuma yazması yokmuş. Biri Serpil Güngör, diğeri ise Hüsne Abla.” dedi.
Karahan:
“O yapmaz zaten. Şu olayı çözelim, Hüsne Sultan’ı tekrar işe alalım. Ben kendimi bildim bileli konakta o kadın.” dedi. Hüsne Sultan’a koşulsuz güveniyordu Karahan.
Serkan sessiz kalınca Karahan devam etti:
“Sen biraz daha araştır Serkan. Konakta çalışan kimse kalmadı, pat diye çıkarıldıkları için damdan düşmüşe dönmüş olmalılar. Eğer geride bıraktıkları bir şey varsa içlerinden biri ya da birileri mutlaka geri dönecektir.” dedi.
Serkan:
“Aklında ne var?” diye sorduğunda Karahan derin bir nefes alıp:
“Konuşuruz Serkan, konuşuruz.” diyerek telefonu kapattı.
Konağın önünde durduklarında Karahan, Mehmet ve Hurşit inerken Tarık direksiyonda bekliyordu hâlâ. Karahan eğilip sordu:
“Sen neden inmiyorsun?”
Tarık dudağının kenarı kıvrık bir şekilde, gözlerinin içi parlıyordu:
“Beril’le buluşacağım.” dedi.
Karahan:
“İyi o zaman.” diyerek arabanın kapısını kapattı ve Tarık giderken diğerlerinin yanına yaklaştı.
Hurşit kıs kıs gülerek:
“Dayak yiyince kızın içi acıdı herhalde.” dedi. Ardından ekledi:
“Birbirlerini seviyorlarda. İşte.... Tarık, Serkan’la Tülin’in evlenmeye karar verdiğinden beri kızı darlıyor. ‘Biz de evlenelim’ diye… Kız ne yapsın? Pat diye gibi evlenilir mi?” dedi.
Karahan ve Mehmet, Hurşit’e dönüp aynı anda:
“Evlenilir.” deyince Hurşit dudaklarına fermuar çeker gibi yapıp önüne döndü.
Üçü birlikte yürüyüp konağın ihtişamlı kapısından avluya girdiler.
***
Diğer tarafta Ateş hastanenin önünde ani bir frenle durdu. Arabadan hızla indi iki kardeş. Merdivenlerden koşarak çıktıklarında otomatik kapıdan peş peşe içeri girdiler. Koridorda hızla adımlarken Alaz, Ateş’i kolundan yakaladı:
“Abicim bir sakin ol, hangi oda öğrenelim. Bodoslama giriyoruz.” deyip eline telefonunu aldı ve eşi Burcu’yu aradı.
O sırada koridorun sağında arkası dönük iki kişi konuşuyorlardı. Hastanenin sessiz koridorlarında ister istemez duyuluyordu konuşma sesleri. Her ne kadar kısık sesle konuşsalar da Ateş kulak misafiri oluyordu konuşulanlara.
“Sen ciddi olmazsın.” dedi birisi.
Diğeri konuştuğunda ses tanıdık geldi ve göz ucuyla o yöne baktı. Arkası dönük olanlardan biri Neslişah’tı. Alaz’ı beklerken sırtını duvara yasladı ve gözlerini tavana dikti. Neslişah:
“İlk duyduğumda ben de inanamadım. Ama sanıyorum ki kocası olacak o pislik, kadına defalarca tecavüz etmiş.”
Ateş duyduklarına anlam veremiyordu. Kimin kocasıydı bahsettikleri?
“Kızım…” dedi diğer ses.
“Senin halan değil mi? Söyle babaannene, sürüm sürüm süründürsün. O şerefsizin hakkından anca o gelir.”
Neslişah titreyen sesiyle:
“Öyle değil işte. Sedef halamın yaşadıkları çok ağır ama duyulursa kıyamet kopar.” dediğinde Ateş’in gözleri büyüdü. Beyninden vurulmuşa dönerken duyduklarının ve anladıklarının yanlış olmasını diledi. Dizleri titrerken Alaz’ın yanına geldiğini fark etmemişti bile.
Alaz’ın sesiyle bakışını ona çevirdiğinde:
“Ne oldu oğlum, neyin var?” diyerek Ateş’in kolunu tuttu.
Ateş’in kanı çekilmiş gibiydi. Rengi sararmış, elleri titriyordu. Başını sallayarak:
“Yok… yok bir şey.” dedi.
Alaz kardeşini baştan aşağı süzüp:
“Gel, soldan ikinci odadalarmış.” dedi ve Ateş’in kolundan çekerek bulundukları köşeyi döndüler.
Ayak sesleriyle Neslişah ve Nur kendilerine dönmüştü. Neslişah, Nur’a doğru eğilip fısıltıyla:
“Sakın ağzından bir şey kaçırma.” dedi.
Ateş ve Alaz yanlarına yaklaştığında başlarını eğdiler selamlar gibi. Aynı şekilde Ateş ve Alaz da selam verince, Alaz önünde durdukları odanın kapısını çalarak içeri adım attı. Arkasından da Ateş girdi.
Herkes odadaydı: Berkay, Mercan teyzeleri, Çağla, Burcu, Aybüke, İnci, Hasret Hanım ve enişteleri Cesur. Bir tek Beşir dayıları yoktu. Yavaş adımlarla yatakta yatan annelerine yaklaştılar. Alaz, annesinin başının çevrili olduğu tarafa geçip elini tuttu. Yanında Ateş de vardı. Bakışlarını annelerinin yüzüyle buluşturduklarında ikisi de dona kalmışlardı. Sedefin yüzü tanınmaz haldeydi. Çeneleri kasılırken birbirlerine baktılar.
Sedef, kolunda serumla baygın halde yatıyordu. Ateş bu durum karşısında daha fazla bakamadı annesinin suratına. Hızla dışarı fırlayıp koridorda sağa sola baktı. Koridorun sonunda arkadaşıyla adımlayan Neslişah’ı gördüğünde arkasından seslendi:
“Neslişah!!!”
Neslişah arkasını dönüp baktığında, öfkesi her hâlinden belli olan Ateş’i gördü. Ateş, Neslişah’a doğru dişlerini sıkarak yaklaşıyordu. Önünde durduğunda:
“Anlat.” dedi.
Neslişah, Ateş’in ne dediğini anlamamıştı. Ateş, Nur’u süzüp tekrar Neslişah’a döndü:
“Ona ne anlattıysan bana da anlat.” dedi. Sesi kısık ama öfkeli olduğu bariz belliydi.
Neslişah şimdi anlamıştı neyi kastettiğini. Belli ki geldiklerinde Nur’la aralarında konuştuklarını duymuştu. Neslişah derin bir nefes alıp başını salladı. Ama bildiklerini nasıl anlatabilirdi, bilmiyordu. Ateş, Neslişah’ın gözlerinin içine bakarak:
“Benimle gel.” dedi.
Neslişah önce Nur’a baktı. Nur kaşlarıyla “gitme” diyordu. Ama Neslişah artık susarak işleri daha da çıkmaza sokacağının farkındaydı. O da biliyordu gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkacağını. Ha bugün, ha yarın… Başını sallayıp titrek bir adım attı. Ateş’in peşine düştü.
Ateş kapının önündeki aracına bindiğinde Neslişah da sorgusuz geçip arka koltuğa oturdu. Nur ise panikle ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Ateş’in Neslişah’a bir şey yapabileceğini düşünerek Mehmet’e mesaj attı. Çünkü karşılarında gördüğü adamın, kendisi gibi gözlerinden de ateş çıkıyordu.
Arabayı çalıştırmadı Ateş. Bir süre sessiz kaldıktan sonra arkasına dönmeden konuştu:
“Dinliyorum.” dedi sadece.
Neslişah gözlerini sıkıca kapatıp başını eğdi. Halası Sedef’in o gün konağa gelip babaannesi Hasret Hanım’a anlattıklarını bir bir aktardı. Bulut’un yıllarca ona nasıl davrandığını, istemeyerek onunla zorla birlikte olduğunu… hepsini.
Ateş direksiyonda gömleğinin iki düğmesini açarak derin derin nefes aldığında, arabanın arka kapısı birden açıldı ve Neslişah’ın yanına Karahan oturdu. Ateş kardeşini gördüğüne bu defa sevinememişti. Ama Neslişah şaşkındı. Nur, Mehmet’e mesaj atınca on beş dakikada gelmişti Karahan hastaneye. Ve Neslişah’ı Ateş’in arabasında görünce de sorgusuz sualsiz atlamıştı arabaya. Üzerinde eşofmanı ve montu vardı; evden telaşla çıktığı çok belliydi.
Neslişah’a çevirdi bakışlarını, uzanıp elini tuttu ve gözleriyle “Ben buradayım.” diyordu. Neslişah, Karahan’ın tuttuğu elini sıktı ve “Sorun yok.” der gibi gözlerini kapatıp açtı.
Neslişah’ın anlattıkları karşısında Ateş’in içinde savaş başlamıştı. İbrahim Bey'in kendilerin karşına dikilip 'siz benim oğlumsunuz' diyerek belgeleri göstermesiyle , iki kardeş yıllardır baba bildikleri adama nasıl söyleyeceklerini düşünüp dururken, o adam meğerse annesiyle para karşılığında evlenmiş, üstelik annesini defalarca istismar etmişti. .Ama kendisi bunu nasıl anlamamıştı bunca zaman? İçinden tonlarca küfür ederken öfke patlaması yaşadı ve ardı ardına direksiyona yumruklar indirmeye başladı. Durup başını geri yasladığında:
“Sen tüm bunları nasıl öğrendin?” dedi sadece.
Neslişah artık susmanın bir faydası olmayacağının farkındaydı. Önce Karahan’a, ardından Ateş’e baktı ve Sedef halasının yıllar önce Zümrüt’le bir olup nasıl annesinin canına kıydıklarını anlatınca Ateş şaşkınlıkla döndü arkasını, Neslişah’a donuk vaziyette bakıyordu.
“Hayır…” dedi başını sallayarak.
“Bu… bu söylediklerin imkânsız!”
Neslişah başını eğdi, gözleri dolmuştu. Ama kendisine söylenen buydu. Hatta dile getirmemesini de babaannesi istemişti. Olay, babasının halasını öldürmemesi için kapatılmıştı babaannesine göre. Bunları da anlattığında Ateş daha da şaşkına döndü.
“Bu olamaz! Annem böyle bir şey yapmaz.” dedi.
Ama Neslişah titrek bir nefes verip:
“Kendisi o gün anlattı bunları. Tüm yaşadıklarının suçlusu olarak babaannemi gördüğü için en sevdiğinin, yani babamın acı çekmesini istememiş. Çözüm olarak da böyle bir şey yapmış.” dedi.
Ama Ateş hâlâ kabullenmiyordu:
“İmkânsız! Annem bunu söylemiş olsa bile yapamaz, yapmaz!” diyerek araçtan indi ve sertçe kapıyı kapattı.
Kapının kapanma sesiyle irkilen Neslişah’ı Karahan tutup kendine çekti. Sıkı sıkı sarılırken Neslişah anlattıklarının neden olacaklarından korkuyordu. Ama içinde bir nebze olsun rahatlamış bir yan da vardı. Geri çekildiğinde Karahan’ın gözlerinin içine bakarak:
“Git Karahan.” dedi.
Karahan bunu beklemiyordu.
“Neslişah…”
“Git ne olur. Babam gelirse yine ortalık karışır.” dedi.
Karahan, Neslişah’ın dudaklarına tüy gibi bir öpücük kondurduktan sonra:
“Gidiyorum… ama sırf sen zor durumda kalma diye. Yoksa baban umurumda bile değil.” dediğinde Neslişah dudağını büktü. Elini Karahan’ın yüzüne götürüp okşadı:
“Bir yolunu bulup sana ulaşacağım. Kendini benim için tehlikeye atma.” dedi.
Karahan:
“Böyle sözler söyleme. Senin için ölüme bile giderim ben. Ama şimdi eve gidiyorum. Ortalık sakinlediğinde yanında olacağım.” diyerek Neslişah’a sarıldı, saçlarını ve gözlerini öpüp araçtan indi.
Ancak kapıyı kapatıp arkasını dönmesiyle Beşir’le yüz yüze geldiler. Beşir’in kaşları çatılmış, gözleri öfkeden kızarmıştı. Neslişah ise aracın içinden, dışarıda babası ve sevdiği adamın olmaması gereken yakınlıkta birbirlerine öfkeyle baktığını çok net görebiliyordu.