Bir Yıl Sonra: Hatırlanan Ağrılar
Hafif bir rüzgâr, pencerenin aralığından içeri sızarak odanın sessizliğini bozdu. Normalde ağustos ayı Adanada sıcaktan durulmazdı ama bu sabah öyle değildi. Adeta o anı hatırlatmak için Mira'ya özel oluşan bir durum gibiydi. Mira, gözlerini sabah ışığının doldurduğu odasında tavana dikmiş, beyninde yankılanan o uğursuz geceyi düşünüyordu. Hafızasına kazınmış sahneler, bir film şeridi gibi yeniden gözlerinin önünden geçiyordu. Her şey çok hızlı olmuştu ama hissettiği acı bir ömür kadar uzun sürecek gibiydi. Ancak nihayet geçip gitmişti o günler. Fakat hâlâ havanın aynı rüzgarını iliklerine kadar hissetmesi Mira'nı hatırlamak istemediği o anlara götürmüştü bile.
Gözleri yavaşça kapandı, ve o gece tekrar canlandı zihninde. Unutmak istediğini ama unutamadığı anlar...
Karanlık sokak. Yolun kenarında yürüyen kendi silueti. Nefesi sıkışmış, yüreği hüsranla yanıyordu. Gözyaşlarını tutmak için mücadele ediyordu ama nafile; yaşadığı ihanet ve acı, gözlerinden süzülerek ona teslim oluyordu ve Mira'yı savunmasız hale getirmişti. Karşı yola çıkmak istemişti. Ama bir anda önünde beliren farlar, ona doğru gekmekte olan gri renkli bir BMW markalı araç fakat numarasını görememişti. Bir anda zihninde yankılanan fren sesi, ve ardından vücudunun havada süzülüşü... O an bir sonsuzluk gibiydi.
Düşüşün ardından duyduğu keskin ağrı... Kaburgalarının kırılma sesi kulağında yankılanıyordu. Nasıl bir acıdır bu. Tarifi imkansız. Bir insan vücudunun nasıl kırıldığını duyar mı ki? Duyuyormuş meğerse. Başını sert bir zemine çarptığını hissettiğinde ise her şey karanlığa gömülmüştü.
Sonraki sahneler daha belirsizdi. Hafif bir hareket hissetmişti. Bir çift güçlü kol, bedenini kaldırıyor, bir aracın içine taşıyordu. Gözlerini açmayı denemişti ama yapamamıştı. "Yaşıyor mu? Ne yapacağım?" diyen panik dolu bir sesin yankısını hatırlıyordu. Kim olduğunu anlayamadan, yeniden karanlığa çekilmişti. Öleceğini, hayatının buraya kadar olduğunu düşünmüştü ama yeniden hayata tutunmuştu. En yakın bildikleri tarafından ihanete uğrayıp diri diri toprağa gömüldüğü o lanetli gün aynı zamanda yeniden doğuş günüydü.
*****
Sonrasında gözlerini açtığında tanımadığı bir odadaydı. Beyaz duvarlar, antiseptik kokusu ve başucunda sessizce oturan hemşire... İlk başta neler olduğunu anlamaya çalışmıştı. Yutkunmaya çalıştığında göğsündeki keskin acıyla irkilmişti. Hemşire, nazik bir şekilde elini tutmuş ve sakinleştirmeye çalışmıştı.
“Trafik kazası geçirdiniz. Ama artık iyisiniz. Şans sizden yana olmuş. Lütfen hareket etmeyin. Ben doktoru çağırdım,” demişti, sesi yumuşak ama tedirgindi. Şans mı? Mira için bu olayın adı şans olamazdı. Boynundaki sabitleyici, kolundaki alçı ve nefes alırken ciğerlerini sıkıştıran acı, bir ayağının kırılmış olması ona her saniye o gecenin izlerini hatırlatıyordu. Böyle bir şans olamazdı.
*****
Günler birbirini kovalamaya başlamıştı. Mira’nın geçirdiği kaza boynunda bir kırılmaya neden olmuştu ve bu yüzden boyunluk takmak zorundaydı. Hâlâ hastanedeydi. Ama artık durumu az az da olsa iyileşmeye başladığından kısa sürede çıkabilecekti.
Her an acı çeken bedeni, adeta hareket etmeye direniyor gibiydi. Kolundaki kırık ise işini daha da zorlaştırmıştı. Kollarını kullanamadığından annesini yediriyordu yemeğini. Ailesi ve yakınları sürekli yanındaydı; annesi Sevinç Hanım, babası Ferdi Bey, erkek kardeşi Metin, birkaç akraba... Hepsi Mira’nın iyileşmesi için çabalıyordu ama onun ruhundaki fırtınaları kimse dindiremiyordu. Mira, kazadan beri gelen insanlara karşı büyük bir mesafeyle duruyordu. "Onlar yardım için değil, benim yıkılışımı izlemek için buradalar," diye düşünüyordu. Dışarıdan gelen samimiyetsiz ilgiyi hissediyor ve bundan nefret ediyordu. Artık sahte ilgili tavırları kaldıramıyor ve bu da psikolojisine kötü geliyordu.
Annesi, odasına girip gidenlere eşlik ederken arkadaşlarından yalnızca Bahar ve Bahar’ın erkek arkadaşı Semih onun yanında gerçekten yer almıştı. Üniversiteden gelen birkaç kişi ise sadece nezaketen uğramıştı. Mira onları da görmek istememişti. Kaderin onunla oynadığı bu oyunda, "Bu insanlar neden burada?" diye kendi kendine soruyor, o anlarda intikam planları bile zihninde canlanıyordu. Ancak kırık bir bedenle ne yapabilirdi ki? Yürümek bile yeni yeni düzelmişken, şimdi boynundaki ve kolundaki ağrılar onu tekrar yerle bir etmişti.
İçinde biriken öfke, bedeninin çaresizliğiyle birleşince adeta patlamaya hazır bir volkan gibiydi. O gece Farah ve Rüzgar’a onlardan intikam alacağını söylemişti. Şimdi ise yatakta kıpırdamaktan acizdi. "Kader bile benimle dalga geçiyor," diye düşünüyordu
*****
"Miram, misafirin var," dedi annesi odanın kapısında beliren bir heyecanla. Sesindeki coşku, Mira’nın alaycı bir ifadeyle kaşlarını kaldırmasına neden oldu.
"Kim gelmiş?" diye sordu Mira, pek de merak etmeden. Annesinin heyecanı ona hiçbir şey ifade etmiyordu.
"Arkadaşın gelmiş," dedi Sevinç Hanım, sanki Mira’nın hayatını güzelleştirecek bir haber veriyormuş gibi. Mira’nın aklına Bahar geldi. Tatilde bile olsa Bahar hâlâ Ankarada olduğundan onu yalnız bırakmıyordu. "Bahardır herhalde," diye düşündü. O sırada annesi kapıyı daha da araladı.
"Gel kızım," dedi annesi, odaya doğru birini buyur ederken. Ancak kapıdan içeri Bahar değil, Farah girdi. Mira’nın gözleri aniden büyüdü. Kalbi sıkışır gibi oldu. Kendisini yataktan doğrultmaya çalıştı ama vücudu bu harekete izin vermedi. Acıyla yüzünü buruşturdu. Ona ihanet eden birinin karşısında böyle zayıf göründüğü için kendine küfürler savurdu.
"Dur kızım, ani hareket yapma," dedi annesi, Mira’yı engellemeye çalışarak. Ardından, "Ben size bir çay getireyim," deyip odayı terk etti. Mira’nın içindeki öfke, annesinin naifliğine ve Farah’ın buradaki varlığına karıştı. İki eski arkadaş, şimdi birbirine düşman olan iki genç kadın, aynı odada baş başa kalmıştı.
"Neden geldin?" diye sordu Mira, sesindeki soğukluk ve öfke birbirine karışmıştı. Gözleri Farah’a bakarken, içinden fırlayacak bir yanardağ gibi hissediyordu.
Farah ise bir adım geri çekildi, ardından kollarını bağlayarak kendine güvenli bir duruş sergiledi. "Haberlerin doğru olduğuna inanmadım. Kendi gözlerimle teyit etmek istedim," dedi. Ardından alaycı bir gülümsemeyle ekledi, "Ama doğruymuş. Layığını bulmuşsun."
Mira’nın dişleri sıkıldı. Gözlerindeki öfke daha da belirginleşti. "Peki senin yerin neresi?" diye sordu Mira, sesi tükürür gibi çıkıyordu. "Benim erkek arkadaşımla yasak ilişki yaşayıp altına yatmak mı?"
Farah, bu sözlerle donakalıp rengini kaybetti, ancak kısa sürede kendini toparladı. "Eski erkek arkadaşın," dedi, kelimeleri üzerine basa basa. "Şimdi benim nişanlım. Hatta bir aya düğünümüz var."
Bu sözlerin Mira’nın kalbine nasıl bir bıçak gibi saplandığını çok iyi biliyordu. Mira'yı nereden vurması gerektiğini çok iyi biliyordu çünkü ve bu ona büyük zevk veriyordu. Farah, çantasını açtı ve içinden bir zarf çıkardı. "Asıl geliş sebebim bu," dedi, zarfı Mira’ya uzatarak. Mira’nın kırık eline bakarak alaycı bir şekilde devam etti, "Ellerini kullanamıyordun değil mi? Unutmuşum." Sahte bir tebessüm yayıldı yüzüne. Ardından zarfı kendisi açtı ve içinden bir davetiye çıkardı.
Farah, davetiyeyi elinde tutarak Mira’ya yaklaştı. "Farah ve Rüzgar’ın düğününe davet ediliyorsun, Mira Pakdemir," dedi, alaycı bir gülümsemeyle. Bu sözlerin Mira’nın içindeki yangını daha da harladığını görmekten adeta keyif alıyordu.
Mira’nın elleri istemsizce titredi. Öfkesi, kırıklığı ve çaresizliği birbirine karışmıştı. "Siktir git," dedi Mira, kelimeler ağzından patlayan bir volkan gibi çıkmıştı. Üç yıldır kardeşim dediği Farah’ın böyle bir ihanet içinde olabileceğini asla hayal etmemişti. "Ne kadar da safmışım," diye düşündü içinden. Kalbime kadar girmiş olan yılanı görmeyi başaramamışım.
Farah, Mira’nın sözlerini umursamaz bir şekilde süzdü, ardından soğukkanlı bir alayla, "Ne kötü bir laf. Hiç sana yakıştı mı mumya bebek?" dedi. Mira’nın her yeri sargılarla kaplıydı, bu yüzden onu küçümsemek için bu ifadeyi kullanıyordu. Alaycı gülümsemesi yüzünden silinmezken ekledi, "Ama seni affediyorum. Bu küfürü hasta olmanla bağlıyorum. Zavallı Mira... Umarım düğüne gelmezsin. Çünkü seni sinirlendirmek için buradayım."
Mira, nefesini kontrol etmeye çalıştı ama içinde kaynayan öfke onu yutacak gibiydi. "Neden böylesin? Ne yaptım sana?" diye sordu sonunda. Bu kadar acımasızlığın sebebini anlamak istiyordu. Farah, ona her şeyini almışken neden hâlâ öfkeyle doluydu? Mira’nın zihnindeki sorular cevapsız kalıyordu.
Farah’ın yüzü kısa bir an ciddileşti, ardından zehir gibi kelimeleri Mira’ya savurdu. "Neden mi? Salağa yatma, Miracığım. Erkekler, kızlar, herkes senin etrafında pervane oluyor. En iyi öğrenci Mira, en iyi arkadaş Mira, en iyi kız arkadaş Mira, en iyi, en iyi… Hep mi en iyi olmak zorundasın? Hep mi bu iyilik meleği Mira figürünü oynamak zorundasın?"
Mira, Farah’ın ağzından dökülen zehirli cümleleri sindirmeye çalışıyordu. Bu kadar kin dolu bir insan nasıl bu kadar zamandır hayatında yer alabilmişti? "Bu mu sebebi? Bu yüzden mi bana yaklaştın?" diye sordu, sesi çatallaşıp titredi. Her kelimesi boğazını yakıyordu.
Farah alaycı bir kahkaha attı. "Ne olacaktı? Sen kimsin ki ben seninle gerçekten arkadaş olayım? Rüzgar bile seni terk etti! Şimdi haline bak. Kimse bir daha senin yüzüne bile bakmaz. Bir de intikam alacakmış! Al bakalım, nasıl alacaksın?" dedi, sesi giderek küçümseyici bir tona bürünüyordu.
Kapıya doğru yöneldi, ancak gitmeden önce bir kez daha durup Mira’ya baktı. "Son istediğin bir şey var mı, mumya bebek?" dedi alayla.
Mira, gözlerini ondan kaçırmadı. Öfkesini ve kırılmışlığını gizlemeden, yalnızca bir kelimeyle cevap verdi: "Geber." Sesindeki kırgınlık, nefretin ötesinde, ihanete uğramış bir insanın çaresizliğini de barındırıyordu. Kendisini ne kadar güçlü tutmaya çalışsa da ihanete uğramış bir kalbin taşıdığı yük çok fazlaydı.
Mira’nın gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. "Bu, sadece başlangıç," diye düşündü içinden. Farah, ondan her şeyini aldığını sanıyordu ama Mira’nın kaybedecek bir şeyi kalmadığında ne kadar güçlü olabileceğini bilmiyordu.
*****
Bugün: Bir Yıl Sonra
Mira, derin bir nefes aldı. Bugün o gecenin yıldönümüydü. Gözleri, odanın köşesinde duran ve hayatının bir hatırası haline gelmiş olan koltuk değneklerine takıldı. Bir yıl önce ne hale düştüğünü, bedeninin nasıl parçalandığını hatırlıyordu. "Bir yıl," diye fısıldadı kendi kendine. Zihni o geceye, Farah ve Rüzgar’a geri döndü.
Yeniden ayağa kalkabilmişti ve tam anlamıyla eski sağlığına kavuşmuştu.
Her şeyin daha zor olduğunu biliyordu. Hayatını elinden alanlar kadar, o gecenin suçlusunu da asla öğrenememişti. Onu hastaneye bırakan kişi, hiçbir iz bırakmadan kaybolmuştu. Polis dosyayı kapatmıştı ama Mira’nın içinde hâlâ yanıtlanmamış sorular vardı.
Gözyaşları yanaklarından süzülürken kendi kendine yemin etti: “Beni bu hale getiren her kes, yaptıklarının bedelini ödeyecek. Sadece zaman meselesi...”
Bir yıl önceki Mira’nın saflığı, sevgisi ve kırılganlığı, o geceyle birlikte ölmüştü. Farah ve Rüzgar'ın ihanetinden sonra Mira, o eski halinden eser kalmayan bambaşka birine dönüşmüştü. Şimdi, yalnızca intikamla güçlenen, yaralarını öfkesine dönüştüren bir Mira vardı. Yüreğinde taşıdığı acı, onu güçlendirmiş, kırılan her parçası, onun için birer kalkan olmuştu. Hayatta kalabilmek ve dimdik ayakta durabilmek için eski Mira’yı geride bırakmak zorundaydı. En önemlisi hayatına devam etmesi için onlardan intikam almasl gerekiyordu. Onlar bu bir yıl içinde güllük gülüstanlık bir hayat yaşarken Mira'nın yaşadığı zorlu mücadele hiç birinin umurunda olmamıştı. Bundan sonra da olmayacaktı.
Mira’nın iradesini kontrol altına almasında, aylardır aldığı psikolog yardımı büyük rol oynamıştı. Her hafta gittiği seanslar, onun içindeki fırtınayı bir nebze de olsa dindirmeye yardımcı olmuştu. Ancak her ne kadar psikoloğu, intikam alma düşüncesine karşı çıksa da, Mira planına sadık kalmaya kararlıydı. Bu onun için bir seçenek değil, bir zorunluluktu. Çünkü Farah’ın ve Rüzgar’ın ona yaptıkları, sadece bir ihanetten ibaret değildi; hayatını mahvetmişlerdi. Mira, bu acıyı görmezden gelemeyecek kadar doluydu.
*****
"Kızım, üniversiteye devam etmeni istiyorum ve ne gerekiyorsa yapacağım," dedi Ferdi Bey, sesine her zamankinden daha fazla şefkat yükleyerek. Mira’nın çocuk düşürdüğü o acı günlerde, ne kadar zor bir karar olsa da, onu üniversiteden almış ve kayıtını dondurmuştu. Ama zaman geçmiş, yaralar iyileşmeye başlamıştı. Artık Mira’nın yeniden hayata tutunması gerektiğini biliyordu. Kızının geleceği için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdı; bunu, Mira’nın gözlerinin içine bakarken hissettirmişti.
"Baban haklı kızım," diye ekledi annesi, eşinin sözlerine katıldığını belli eden bir sıcaklıkla. "Artık daha iyisin. Okuyacaksın, diplomanı alacaksın, mimar olarak kendi ayakların üzerinde duracaksın. Bundan daha güzel ne var?"
Mira, anne ve babasının sevgi dolu sözleri karşısında dayanamayıp, gözyaşlarına boğuldu. Uzun zamandan beri hissetmediği bir şeydi bu; huzur ve güven. Anne ve babasının desteğiyle, hayata yeniden başlayabileceğine dair inancı güçlenmişti. Onlara sımsıkı sarıldı, içindeki burukluğu o an için tamamen unutmuş gibiydi. Bu, uzun zaman sonra mutluluktan ağladığı ilk andı.
Metin dışarı çıkmıştı, bu yüzden evde sadece üç kişi kalmışlardı. Sessiz bir akşamda başlayan sohbet, Mira’nın üniversite hayallerine kadar uzanmıştı. Mira, okumaya devam etmeyi istiyordu ama kazadan önce babasına bir söz vermişti; onun izni olmadan asla bir adım atmayacaktı. Şimdi ise babasının bu desteğini görmek, onun için tarifsiz bir rahatlama ve minnettarlık duygusuydu. Anne ve babasının, onun yaralarını sarmaya çalışan bir sevgiyle etrafında olmasından daha büyük bir hediye olabilir miydi?
"Ağlama güzel kızım," dedi babası, Mira’nın omzuna hafifçe dokunarak. "Herkes hata yapabilir. Ben senin bunu isteyerek yapmadığını biliyorum. Sana güveniyoruz. Annen de ben de. O yüzden tam zamanı. Okulların başlamasına az kaldı. Git okulunu bitir, diplomanı al. Çok çalıştın çünkü, bunu hak ediyorsun."
"Baba…" Mira, boğazına düğümlenen sözcükleri yutkunarak içinden çıkardı ve ellerini babasının ellerine koydu. "Teşekkür ederim," dedi fısıltı gibi bir sesle, ardından babasının elini öpüp bir kez daha ona sarıldı. Bu, içindeki her kırıklığı biraz daha iyileştiren bir an gibiydi.
Sohbet bir süre daha devam etti; samimi, sevgi dolu ve umutla dolu bir sohbet. Ancak Mira, biraz erken odasına çekilmek istedi. Odaya girer girmez, yıllardır ağır bir yük gibi taşıdığı acıların bir kısmını arkasında bırakmaya hazır hissediyordu. Ama önünde hâlâ tamamlanması gereken bir görevi vardı. Kayıt yenilemek için ne gerekiyorsa öğrenmeliydi ve bir yandan da hayatına devam etmek için intikam planını başarıyla tamamlamalıydı.
Son birkaç haftadır zihninde bir fikir vardı. Henüz kimseyle paylaşmamıştı, ama her detayı kafasında netleştiriyordu. Farah ve Rüzgar, ona yaşattıklarının bedelini ödeyecekti. Mira, kararlılıkla yorganın altına uzandı. Gözleri yavaşça kapanırken, bir yandan okul hayali, bir yandan da intikam planı arasında gidip gelen düşüncelerle geceye karıştı.
*****
Bir Ay Sonra:
Mira, Bahar’ın korku dolu gözlerini gördüğünde hafifçe iç çekti. Onu anlamaya çalışıyordu, ama bu konuda kimseden destek beklemiyordu. Çünkü bu intikam onun hikayesiydi ve bu yolu tek başına yürümek zorundaydı. Gözlerini kararlı bir şekilde Bahar’a çevirdi.
"Ben korkuyorum Mira," dedi Bahar, sesi titriyordu. Ankara’nın kasvetli havası, onun endişelerine iyice ağırlık katmıştı. Bahar için bu yalnızca bir risk değil, Mira’nın başına bir şey gelmesi ihtimaliydi.
Mira ise, omuzlarını dikleştirip net bir sesle konuştu:
"Ben korkmuyorum. Hesaplarını vermeleri gerek. Çocuğuma verdiğim sözü tutmam gerek. Bir anne olarak son vazifem bu benim." Sözleri, buz gibi soğuk ama bir o kadar da kararlıydı. Gözlerindeki öfke, geçmişin ağırlığını hâlâ taşıyordu.
Semih, Mira’nın arkasından onaylayarak konuştu:
"Mira haklı Bahar. Eğer Rüzgar’ın o gün yaptıklarını bilseydim, onunla olan arkadaşlığımı bir dakika bile sürdürmezdim. İhanet ettiğini öğrenmiştim, evet. Ama bir çocuğu itip düşmesine neden olduğunu bilseydim, o gün polise ihbar ederdim! Onu hâlâ sokakta görmek bile sinirlerimi bozuyor."
Bahar derin bir nefes aldı, ellerini birbirine kenetlemişti. "Tamam, haksız demiyorum," dedi, sesinde çaresizlik vardı. "Ama korkuyorum. Ya sana bir şey olursa, ya işler ters giderse?"
Mira, Bahar’ın gözlerinin içine baktı. İki hafta önce bu şehre geldiğinde hissettiği yıkılmışlık yerini öfkeyle donanmış bir iradeye bırakmıştı. Bahar’ın endişesine rağmen, Mira’nın bu mücadeleden dönmeye niyeti yoktu.
"Sen evde kalacaksın," dedi Semih, nişanlısına bakarak sakinleştirmeye çalışıyordu. Bir süre önce onlar da nişanlanmışlardı. Bahar üniversiteyi bitirip Ankarada iş bulmuş çalışmaya başladığı için bu şehirde kalmıştı. Semih ise zaten Ankaralı olduğundan ve Bahardan iki yaş büyük olduğundan çoktan işini bulmuş çalışmaya başlamıştı bile. Bir tek Mira her şeye geç kalmıştı.
"Ben Mira’ya eşlik edeceğim. Onu yalnız bırakmam." Semih kendi fikrini ortaya koydu.
Fakat Mira anında karşı çıktı.
"Hayır, kimse gelmiyor. Bu benim hesabım, abi. Bu onların bana yaptıklarının bedeli. Tek başıma yapacağım."
Kararlılığı, Semih’in itirazını boşa çıkarmıştı. Ancak Semih son bir çabayla konuşmaya çalıştı.
"Kameralar kapalı değil mi?" diye sordu Mira Semih'e dönerek.
Semih derin bir nefes aldı, ellerini cebine soktu. "Evet, hepsi devre dışı," dedi nihayet. Yazılımcı olarak sahip olduğu beceriler, Mira’nın intikam yolculuğuna destek olmuştu. İlk kez bu yeteneklerini yasadışı bir iş için kullanıyordu, ama Mira’nın gözlerindeki o yangını gördüğünde doğru şeyi yaptığını düşünüyordu.
Mira başını onaylarcasına salladı.
"O zaman sorun da yoktur. Bu benim hesabım ve benim o evi onların başına yıkmam gerek," dedi. Sesi, bu dünyadaki tüm kararlılığı içine hapsetmiş gibiydi.
Semih tekrar itiraz etmeye çalıştı. "Yine de yalnız gitmeni istemiyorum. Her ihtimale karşı..."
"Hayır abi," diye sözünü kesti Mira, sesinde bir tartışmaya yer bırakmayan sertlik vardı. "Her şey hazır zaten. Küçük bir yakma işi olacak, hepsi bu. Kimse zarar görmeyecek, sadece hak ettikleri şeyi yaşayacaklar."
Semih, Mira’nın bu kararlılığı karşısında sonunda pes etti. Ellerini yukarı kaldırarak, "Peki, sorun olursa beni ara. Herhangi bir şey olursa, haber bekliyorum senden," dedi. Mira’nın gözlerindeki alevleri gördüğünde, ona daha fazla karşı çıkmanın boşuna olduğunu anlamıştı.
Mira, planın son detaylarını bir kez daha birlikte kontrol ettikten sonra Semih’in onun için ayarladığı araca bindi. Ankara’nın soğuk rüzgarları geceyi daha da sessiz kılıyordu. Farah ve Rüzgar’ın evine yaklaştığında kalbindeki ağırlık daha da yoğunlaştı.
Bir zamanlar içinde sevgiyle baktığı bu insanlar, onun dünyasını yerle bir etmişti. Şimdi ise bu dünyayı onların başına yıkmanın zamanı gelmişti. "Kana kan, dişe diş," diye fısıldadı kendi kendine. Ellerini sıkıca yumruk yaparken, intikamın ateşi gözlerinde parlıyordu. Bu hikaye henüz bitmemişti ve Mira’nın son sözü henüz söylenmemişti.
*****
Mira, elinde benzin bidonuyla sessizce ilerliyordu. Gece sessizdi, sadece hafif bir rüzgârın yaprakları hışırdattığı duyuluyordu. Farah ve Rüzgar’ın evi karanlıkta huzur dolu görünse de Mira için bu ev sadece yıkımın simgesiydi. Her adımı kararlılıkla atıyordu; içinde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı.
Evin etrafında dolanmaya başladı, benzin bidonunu yavaşça eğip sıvıyı her yere döküyordu. Duvarların altından, cam kenarlarına, verandanın köşelerine kadar her yerden geçti. Bir ara rüzgâr saçlarını maskesinin altından yüzüne savurdu, ama o dikkati dağılmadan işine devam etti. Benzin kokusu havayı ağırlaştırdığında, bidonun son damlasını bıraktı ve çantasından bir çakmak çıkardı. Parmaklarıyla çakmağı tutarken kısa bir süre durdu; karanlıkta sadece gözleri parlıyordu.
Bir an düşündü. "Bu, onların bana yaptıklarının cezası," dedi içinden. Daha sonra çakmağı çaktı, minik bir kıvılcım karanlığı aydınlattı. Çakmağı yere bırakır bırakmaz ateş hızla büyümeye başladı. Benzinle beslenen alevler evin her köşesini sarıyordu. Alevlerin ışığı, Mira’nın maskeli yüzünde ürkütücü bir parıltı oluşturdu.
Mira birkaç adım geri çekildi. Evden yükselen alevleri izlerken, içinde bir rahatlama hissetmesi gerekiyordu. Ama hissettiği sadece ağır bir boşluktu. Kendi kendine, "İşte bu kadar," diye fısıldadı. Gözleri yanan evin her detayını izliyor, alevlerin yarattığı ışık hüzmeleri ruhundaki karanlığa meydan okuyordu.
Bir anda, arkasından bir ses duydu.
"Kimsin sen?"
Mira irkilerek hızla arkasına döndü. Gözleri karanlıkta ona bakan, hiç tanımadığı bir adamla buluştu. Adamın yüzünde şaşkınlık ve öfke vardı. Mira’nın maskesinden yalnızca gözleri görünüyordu. Adam, dumanlar yükselen evi işaret ederek, "Sen mi yaptın bunu?" diye sordu.
Mira sessiz kaldı, kaskatı kesilmişti. Adam birkaç adım yaklaştı. "Cevap ver! Sen mi yaktın evi?" diye tekrarladı. Mira’nın derin bir nefes aldığını gören adam, kararlı bir şekilde yine Mira’ya doğru yürüdü. Mira hemen kaçmaya çalıştı ama adam onu yakalamıştı.
"Dur!" diye bağırdı adam, Mira’nın kolunu sıkıca tuttu. Mira debelenmeye çalıştı, ama adam daha da sıkı tuttu. "Maskeni çıkar. Kim olduğunu görmek istiyorum."
Mira, maskesini çıkarmak isteyen adama direniyordu. İkisinin arasında sessiz ama gergin bir mücadele başladı. Mira tüm gücüyle kurtulmaya çalışırken, adam maskesini çıkarmakta kararlı görünüyordu. Adamın parmakları maskeye doğru giderken, Mira gözleriyle ona meydan okuyordu. Adam, bir an duraksayıp bu gözlere baktı. Alevlerin yansıdığı o derin, kararlı gözlerde bir şeyler gördü; öfke, hüzün ve belki de bir sır...