Yazar anlatımı...
Mahir ve Semih’in arasındaki tansiyon giderek yükselirken Mira, yerinde daha fazla duramadı. Kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi atıyor ve önündeki çarpışmaya hemen engel olması gerekiyordu. Bunun sonu kötüye gidecek, bir şey yapması gerektiğinin farkında olarak adım attı. Düşünmeden Mahir ve Semih'in tam ortasına geçti, kollarını iki yana açarak adeta ikisi için bir kalkan oldu.
"Abi, lütfen dur!" diye seslendi Semih’e. Gözlerindeki yalvarış, söylediklerinden çok daha etkiliydi. "O bana yardım etti, rahatsızlık vermedi," diye ekledi, sesini daha yumuşatarak. Semih’in sert bakışları bir an duraksadı. Mira, bakışlarını onun gözlerine dikti. Ne olur anla, ne olur daha fazla ileri gitme. Gözleriyle adeta "Yapma, dur," diye yalvarıyordu.
Mahir sessiz bir şekilde durup Semih’e bakarken, Mira bir kez daha araya girdi. "Abi, sana söyledim. O sadece yardım etmek istedi. Ortada yanlış bir şey yok," dedi, sesi titrek ama kararlıydı. Bu sözlerle Semih bir an duraksadı ve Mahir'in Semih'in boynundaki elleri karşısındakinin geri çekilmesi ile sonunda gevşedi, ama yüzündeki ifade hâlâ sertti.
Tam o sırada Bahar’dan bir inilti duyuldu. Bahar’ın sendelediğini gören Mira, göz ucuyla Semih’i işaret etti. "Abi, Bahar’a bak!" dedi telaşla. Bahar olduğu yere yığılmak üzereydi. Semih, öfkeden kurtulamamış yüz ifadesiyle Bahar’a doğru yöneldi. Mahir ve Mira’nın etrafındaki gergin hava bir anda değişti.
"Bahar!" Semih, kız arkadaşının yanına çökerek onu tuttu. "Bahar, kendine gel!" dedi panikle. Bahar’ın gözleri kapalıydı ama nefesi düzenliydi. Mira da yanlarına çömelip Bahar’ın yüzünü yokladı.
"Abi, hemen hastaneye gidelim," dedi Mira sakin ama kararlı bir sesle. İçten içe ortamdaki az önceki hava dağıldığı için sevinse de arkadaşının bayılması onu korkutmuştu.
O sırada mekânın organizatörü, Ahmet Bey, yanlarına geldi. Durumu hızlıca değerlendirip bir çözüm sundu. "Misafirlerimiz için üst katta sakin bir odamız var. İsterseniz oraya geçin. Daha rahat edersiniz," dedi profesyonel bir tonla. Tam o sırada Bahar gözlerini açıp kendine gelmeye başladı.
"Güzelim," dedi Semih kız arkadaşına doğru. Bayıldığı için çok korkmuş ve ona bir şey olduğunu düşünmüştü.
"İyi misin Baharım? Hastaneye gidelim istersen," dedi telaşla sözlerinu ipe düzer gibi söyledi. Bahar ise sesinin tonunu fazla ayarlayamadığı için kısık sesle konuştu.
"Bir az dinlensem geçer. Hastane istemiyorum," sözıeriyle başını yok anlamında salladı. Sonunda Semih, Bahar’ı kucağında hızla Ahmet Bey’in işaret ettiği tarafa doğru ilerledi. Mira ve Mahir de arkalarından yürüdü. Böyle bir gecede başka ne olabilirdi ki? Oysa intikamın başlangıcı için zafer kutlaması yapacaklardı. Olanlarsa intikamdan daha fazlası gibiydi.
Semih odaya vardığında Bahar’ı bir kanepeye uzattı. Yanına oturup başından ayrılmadı. Mira, Bahar’ın yüzüne biraz su ve kolonya serpti. Birkaç dakika içinde Bahar gözlerini araladı ve etrafa şaşkın bir şekilde baktı.
"Ne oldu bana?" diye sordu zayıf bir sesle.
"Sen bizi korkuttun," dedi Semih, yüzündeki endişeyle. "Bir anda bayıldın."
Bahar utançla başını iki yana salladı. "Özür dilerim ikinizden de. Fazla içtim. Geceyi mahvettim, değil mi?" dedi pişmanlıkla.
"Önemli değil," dedi Semih yumuşak bir sesle. "Önemli olan şimdi iyi olman."
"Önemli değil, kardeşim. Başka zaman kutlama yaparız. Sen iyi ol yeter ki," diyen Mira da Semih'e destek vererek moral veren sözlerini sıraladı.
Bahar biraz toparlanınca, ayağa kalkmayı denedi. "Artık iyiyim. Hadi çıkalım buradan," dedi.
Mira başıyla onayladı, ama Semih ona engel oldu.
“Şimdi sıra sende, Mira Hanım. Anlat bakalım neler oluyor? Bu adam da ne ayak? Eve gidince anlatacağım deme, ben şimdi duymak istiyorum,” dedi Semih, dik dik Mira’nın yüzüne bakarak. Sesi sabırlı gibi görünse de altında belli belirsiz bir öfke vardı. Mira, kaçışı olmadığını anlamıştı ve omuzları hafifçe çökmüştü. Bahar ise olaydan habersiz gibi görünse de, yattığı kanepeden ikilinin konuşmasını sessizce izliyordu.
“Tamam abi. Anlatıyorum,” dedi Mira, derin bir nefes alarak. “Öncelikle o adamın adı Mahir.”
“Adını da öğrenmişiz. Bakalım başka ne öğrenmişsin. Dün seni vurup kaçtık da dedin mi?”
“Aman abi, soruyorsun ama konuşmaya izin vermiyorsun. Böyle yaparsan anlatmam,” dedi Mira, küser gibi yapıp kollarını göğsünde birleştirerek.
Semih derin bir nefes aldı, belli ki sabrını zorlayan bu konuşmada Mira’ya karşı daha fazla gerilmek istemiyordu. “Tamam, susuyorum. Anlat.”
“Siz tuvalete gittikten sonra, adamın biri beni rahatsız etti,” diye başladı Mira, kelimelerini dikkatle seçerek. “Mahir de bana yardım edip adamı uzaklaştırdı. Sonra da siz gelene kadar yanımda kalıp beni yalnız bırakmadı. Ve bizi hatırlamıyor. Yani, senin düşündüğün gibi bir durum hiç yok.”
“Buraya kadar anladım,” dedi Semih, gözlerini kısmış bir şekilde Mira’yı süzerek. “Peki, adamın senin ayaklarına diz çökmesi? Ona ne diyelim?”
“O tamamen benim sakarlığım. Sizi görüp ayağa kalktığımda farkına varmadan ayağımı incittim. O da kırık çıkık var mı diye kontrol ediyordu.” Mira, açıklamalarının yeterli olup olmadığını anlamak için Semih’in tepkisini ölçmeye çalışıyordu.
"Doktor mu Mahir Beyimiz?" Semih yine dik dik Mira'nın yüzüne baktı.
"Ben nereden bileyim abi. Baktı işte," dedi Mira.
Semih başını yana eğip kaşlarını çatarak iç çekti. “Ben bu adamdan hiç hoşlanmadım.”
“Sen kimden hoşlanırsın ki zaten?” diye araya girdi Bahar. Deminden beri sessizce konuşmaları dinleyen Bahar, bu defa kendini tutamamıştı.
“Bahar!” Semih, keskin ama sert olmayan bir sesle kız arkadaşına baktı. Ancak Bahar, onun bu bakışlarına aldırış etmeden devam etti:
“Yalan söyledik sanki. Adam yardım etmiş Mira’ya. Bıraksaydı da sarhoşlar kıza musallat mı olsunlar?”
Semih, Bahar’ın söylediklerini tartıyormuş gibi sustu, ama sonra mırıldandı: “Yaptığı doğru olabilir. Ama ben pek sevemedim.”
“Tamam tamam, şimdi de sizin kavganızı izlemek istemiyorum. Bugün fazlasıyla kavga gürültü oldu. Eve gidelim bence,” dedi Mira, konuyu değiştirme amacıyla aceleyle.
“Mira haklı. Eve gidelim,” diye ekledi Bahar, Mira’ya destek verdiğini göstermek istercesine.
“Tamam, gidelim. Epey geç oldu zaten,” dedi Semih sonunda, isteksizce de olsa boyun eğerek.
“Ama ben önce tuvalete gidip geliyorum, tamam mı?” dedi Mira. Söylediği gibi hızla odadan çıkıp tuvalete yöneldi. Ancak, Mahir’in sessizce onu izlediğini hissettiğinde adımları yavaşladı. O bakış... Ne tam bir tehdit ne de tam bir huzur. Mira’nın içinde istemsiz bir huzursuzluk, aynı zamanda garip bir merak uyandırdı.
Mira, tuvaletten çıktığında dışarıda birinin onu beklediğini biliyordu. Bu düşünce onu garip bir tedirginliğe sürüklemişti ama derin bir nefes alarak kendini toparladı. Kendi içindeki karmaşayı saklamak için başını dik tuttu ve kararlı adımlarla dışarı çıktı. Ama kapının hemen önünde Mahir’i görmek, bir an tüm savunma duvarlarını sarsmıştı.
Evet, Mahir gerçekten yakışıklı biriydi. Yüz hatlarındaki keskinlik ve bakışlarındaki sıcaklık bir araya geldiğinde, onun birçok kadının hayalini süsleyen bir "beyaz atlı prens" olabileceğini düşündürüyordu. Ama Mira için durum farklıydı. Şu an aşk, onun hayatındaki önceliklerin en gerilerinde yer alıyordu. Onun için en önemli şey, geleceğini şekillendirmek ve hedeflerine ulaşmaktı.
“Mira,” dedi Mahir, sesi onu durdurmak isteyen bir tonda ama yumuşak bir ifadeyle. Mira, zaten durmayı planlamış olduğu için bu söze karşılık bakışlarını ona çevirdi.
“Tüm olanlar adına özür dilerim,” diye Mahire izin vermeden Mira konuşmaya başladı. Mira'nın gözlerindeki ciddiyet Mahir'in dikkatini çekmişti. “Arkadaşım senin beni rahatsız ettiğini düşünmüş olmalı. Bu yüzden öyle birden çıkıştı.”
Mahir, onun suçluluk duygusuyla özür dilemesinden etkilense de yüzünde hafif bir gülümsemeyle yanıt verdi. “Anladım ve özür dilemeni gerektirecek bir şey yok,” dedi. Ancak sözlerine devam ederken sesi daha temkinli bir tona büründü. “Ama başka bir şey sormak istiyorum.”
Mira'nın meraklı bakışları Mahir'e odaklandı. “Dinliyorum,” dedi.
“Ayağın nasıl? İyi mi şimdi?” diye sordu Mahir, bu kez sesi gerçekten endişeli çıkıyordu. Mira, ayağının durumunu hatırlamak için birkaç saniye düşündü; acı hissetmediğini fark edince, sanki az önceki incinme hiç yaşanmamış gibiydi.
“Ah, evet. Ayağım iyi. Dikkatin için teşekkür ederim,” dedi Mira, hafifçe utanarak. Mahir’in kendisini düşünüyor olması hoşuna gitmişti, ama bu duygu aniden eski hatıraların gölgesinde kaldı. Yüzü bir anda solgunlaştı; bir yıl önce yaşadığı hayal kırıklıkları zihninde canlanmıştı. Bir zamanlar âşık olduğu adam, Mira’nın zor günlerinde bir kez bile yanında olmamış, onunla ilgilenmemişti. Bu yüzden o eski aşktan geriye yalnızca derin bir öfke kalmıştı.
Mahir, Mira’nın yüzündeki bu ani değişimi fark ettiğinde, kendini suçlu hissetti. “Seni üzecek bir şey mi söyledim?” diye sordu, sesi mahcup bir tona bürünmüştü.
Mira başını iki yana salladı ve hafifçe gülümsedi. “Hayır, seninle ilgisi yok. Sadece eski bir şeyleri düşündüm. Ama iyiyim artık,” dedi. Sesindeki huzursuzluk, sözlerini daha inandırıcı kılmaya çalıştığını gösteriyordu.
"Arkadaşın şimdi nasıl. İyi mi?" Mahir bir an suçluluk duyup durumu kötü olan genç kadını sormadığı için utandı.
"Teşekkür ederim. Arkadaşım gayet iyi. Biz de çıkıyoruz zaten," dedi. Ardından kararlı bir şekilde devam etti: “Benim artık gitmem gerek, Mahir. Ama seninle tanışmak güzeldi.”
“Ben de seninle tanıştığıma sevindim, Mira,” dedi Mahir, sıcak bir ifadeyle. Ardından elini Mira’ya doğru uzattı. “Umarım yine karşılaşırız.”
Mira, bu samimi hareketi karşılıksız bırakmadı ve onun elini sıktı. Tokalaşma kısa ama anlamlıydı; göz göze geldikleri o an, sanki etraflarındaki dünya durdu. Ellerini yavaşça ayırırken Mira’nın gözlerinde hafif bir gülümseme, Mahir’in bakışlarında ise garip bir beklenti vardı.
Mira, arkadaşlarının olduğu odaya doğru yürümeye başladığında, arkasından gelen Mahir’in bakışlarını hissetti. Onun bu kadar dikkatli ve nazik oluşu, Mira’nın içinde bir yerlere dokunmuştu. Ancak bu duyguların önüne geçip kendi hedeflerine odaklanması gerektiğini biliyordu. Mahir ise uzaklaşan genç kadının arkasından bakarken, onu bir kez daha görmeyi içten içe diliyordu.
*****
Mira
Rüzgar iti ve Farah’ın evini ateşe vermemden bu yana tam bir hafta geçmişti. Gittikleri hastaneye pazartesi günü gitmiş ve durumlarını öğrenmiştim. Neyse ki—ya da belki de ne yazık ki—ikisi de ciddi bir şey yaşamamıştı. Rüzgar’ın kolunda birkaç küçük yanığa bağlı sıyrıklar vardı, Farah ise yalnızca biraz dumandan etkilenmişti. Hastanede yapılan müdahaleler sonrası her ikisi de gayet iyiydi. İyiydiler, evet, ama bu geçici bir şeydi. Onlara uzun vadede huzur vermemeye kararlıydım. Ölmelerini istememiştim; bu onlara fazla kolay bir kaçış olurdu. Hayır, onların hayatını adım adım zehir edecektim.
Ancak bir süre önce öğrendiğim başka bir şey daha vardı. Bu bilgi, bana bir süre önce Bahar tarafından verilmişti, ama o zaman çok da umursamamıştım. Şimdi ise durum tamamen değişmişti. Farah’ın çocuk sahibi olamayacağını öğrenmiştim. Evet, olamıyordu. Bahar, eski ortak arkadaşlarımız vasıtasıyla bu bilgiyi kulağıma fısıldamıştı. Daha önce ilgilenmemiştim çünkü hayatlarına dair hiçbir şey bilmek istemiyordum. Tamamen kendime odaklanmıştım. Ama şimdi? Şimdi bunu, Allah’ın bana verdiği bir fırsat olarak görüyordum. Farah ve Rüzgar’ın doktor doktor gezdiğini, çocuk sahibi olabilmek için çırpındıklarını öğrenmiştim. Dahası, bu durumun aralarında tartışmalara yol açtığını da duymuştum.
Normalde bir kadının böyle bir acıyı yaşamasını asla istemezdim, ama Farah bu acıyı hak etmişti. Bir zamanlar bana söylediklerini unutamıyordum: “Senin veremediğin çocuğu ben Rüzgar’a vereceğim,” demişti alaycı bir gülümsemeyle. Ama şimdi, kendi kazdığı kuyunun derinliklerinde çırpınıyordu ve bunun farkında bile değildi. Belki de Farah gibi insanlar hep aynı hatayı yapardı; kendi kibirleri ve kötülükleri içinde boğulduklarının farkına varmazlardı.
Bugün pazartesiydi. Üniversiteme kaldığım yerden devam etmek, ruhuma ilaç gibi gelmişti. Dersler, arkadaş ortamı, kısa süreliğine bile olsa beni içinde bulunduğum karanlık düşüncelerden uzaklaştırıyordu. Ama ders sonrası bambaşka bir işim vardı. Planıma sadık kalmalı ve beni hayattan soğutanların yaptıklarını onlara ödetmeliydim.
Günlerdir Farah’ı takip ediyor, her adımını izliyordum. Bugün onun bir jinekolog randevusu olduğunu öğrenmiştim. Bu, benim için mükemmel bir fırsattı. Onun planlarını alt üst edecek, belki de küçük bir dokunuşla hayatını bir kez daha kaosa sürükleyecektim. Bu plan için biraz para harcamam gerekmişti ama bu, önemsiz bir detaydı. Sonuçta, küçük bedeller büyük intikamlar için ödenirdi.
*****
"Kesin yapabilecek misin istediğimi?" dedim, elimdeki parayı hemşireye uzatırken gözlerinin içine dikkatle bakarak. Bu işte en ufak bir hata istemiyordum.
"Emin olabilirsin," dedi, kendinden oldukça emin bir şekilde. Parayı alırken yüzündeki rahat ifade, işi çoktan kafasında çözdüğünü gösteriyordu.
"Kötü bir şey yaptığımı düşünme. Hak etti çünkü," dedim, kendi içimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak. Ancak hemşire soğukkanlı bir tavırla omuz silkti.
"Eminim yapmıştır bir şeyler. Ama merak etme. Hiç kimse bilmeyecek," diye cevap verdi, sanki bu tür durumlara alışkınmış gibi.
"Tamam o zaman. Telefonu açık bırakmayı unutma," dedim ve hastaneden hızlıca ayrıldım. Aslında gitmek istemiyordum; bahçede bekleyip olanları izlemek istiyordum. Ancak içeride görünmemem gerektiğini biliyordum. Farah her ne kadar şüphelenmese de, işin sonunda şikayet ederse benim de işin içine karışmam mümkün olabilirdi. Hemşirenin profesyonel tavrı beni rahatlatmıştı.
Bahçedeki banklardan birine oturup beklemeye başladım. Bir süre sonra telefonum titredi ve ekranda hemşirenin aradığını gördüm. Hemen cevapladım ve içerden gelen sesleri dinlemeye başladım. Hemşirenin sesi gayet sakindi. Farah’a yol gösteriyor, “Bu taraftan gidin,” diyerek bir şeyleri tarif ediyordu.
Dakikalar sonra telefonun diğer ucundan yükselen bağırış sesi beni yerimde hareketsiz bıraktı. Kalbim hızla atarken yüzümde beliren zafer gülümsemesini bastıramadım. Bu, benim için sadece bir başlangıçtı.
"Hallettim. Sabah kadar kimse gelmez buraya. Ama sesini duyup gelen olursa bilemem artık," dedi hemşire, alçak bir sesle. İşini bitirmenin rahatlığıyla konuşuyordu. Telefonu kapattıktan sonra kulaklarım hala Farah’ın bağırışlarının yankısıyla doluydu.
Farah, benim eski bir arkadaşımdı, bu yüzden tüm zaaflarını avucumun içi gibi biliyordum. Daha önce de söyledim, onu zayıf noktasından vurmak benim en güçlü silahımdı. Farah’ın farelerden ölümüne korktuğunu ve korkudan bayılacak kadar paniklediğini biliyordum. Çocukken yaşadığı bir olay, onun hayatını kabusa çevirmiş ve bu korkuyu derin bir travmaya dönüştürmüştü. İşte bu yüzden, bu zayıflığını kullanarak onu yenmek hiç de zor olmamıştı.
Yaptıklarım dışarıdan kötü görünebilirdi ama onların bana yaptıklarının yanında bu sadece küçük bir başlangıçtı. Bana verdikleri acının bir kısmını bile yaşatabilsem, içimdeki öfkeyi belki bir nebze olsun dindirebilirdim. Şimdi Farah, karanlık bir odada yalnızdı, farelerin gölgeleriyle yüzleşiyordu. Ve ben, bir sonraki adımımı düşünerek, zaferimin tadını çıkarıyordum.
"Hadi farelerim şimdi ise gidiyoruz Rüzgar abinizin yanına," diyerek önce eve gitme kararı aldım. Üzerimi değişip sonra Rüzgar itiyle ilgilenecektim.
*****
Yazar anlatımı...
Mira, marketten aldığı ihtiyaçlarla dolu poşetleri taşırken adımları belirgin bir özgüvenle yankılanıyordu. Yüzünde, dışarıdan bakıldığında küçük bir tebessüm gibi görünen ama içinde koca bir zaferin yankısını taşıyan bir ifade vardı. Farah'ın yaşadığı korku onun geçmişte hissettiklerinin aynısı olmasa da, bu kez oyunun kurallarını kendisi belirlemişti. Acı çektiği günlerin intikamını, kendi yöntemleriyle almış olmanın verdiği huzur, içinde giderek büyüyordu.
Yaşadığı binaya ulaştığında, poşetlerin ağırlığı omuzlarına çökmüştü. Kısa bir an duraksadı, derin bir nefes alarak apartman kapısını açtı ve içeri girdi. Sessizlik, etrafını sarmıştı. Yalnız olmanın rahatlığı, günün yorgunluğunu geride bırakma umudunu hissettiriyordu. Bahar bugün eve geç geleceği için bir az yalnız kalmak ona iyi gelecekti. Çünkü gece için planları vardı.
Ama Mira, dışarıda onu izleyen bir çift gözden tamamen habersizdi. Sırtındaki hafif ürpertiyi, taşıdığı poşetlerin yorgunluğuna yormuştu. Onun dikkati, sadece kendi planlarının başarısına odaklanmıştı.
İzleyen gözler, Mira'nın her hareketini dikkatle takip ediyordu. Mira, kapının arkasında kaybolduğunda bile o gözler, hala olduğu yerdeydi. Bir sonraki hamlesini hesaplayan bu varlık, gölgeler arasında kaybolarak sessizce çekildi.