2 Bölüm. "Hayır..."

1986 Words
Mira "Bebeğim…" dedim, içimdeki acıyla karışık son kalan nefesimi zorla çıkartarak. Sözlerim yankılanmadı, sadece içime düştü. Göğsümde tarifsiz bir sızı vardı, anlatması imkansız, dayanması ise daha da zor. Yuvarlanarak düştüğüm merdivenlerin sonunda, soğuk zeminin üzerinde çaresizce yatıyordum. Her nefesimde daha da büyüyen bir ağrı, daha da artan bir korku. Ama gözlerim merdivenin başında öylece duran Rüzgar’a kilitlenmişti. Gözlerindeki ifadeyi anlamaya çalıştım. Yanıma koşarak gelmişti, bir umut içimi sarmıştı. Yardım edecek, beni kurtaracak diye düşünmüştüm. Ama o aşağı bakarken yüzündeki tiksinti dolu ifadeyi gördüğüm an, kalbim bedenimden daha çok acıdı. Bir zamanlar sevdiğim adam, şu an gözlerimin önünde bana bir yabancıdan farksızdı. "Nasıl bu kadar değişebilir bir insan?" diye düşündüm. Belki de hiç değişmemişti. Belki en başından beri böyleydi de ben gözlerimi aşkla kapatmıştım gerçeğe. "Rüzgar, bana yardım et," dedim, kısık ama titreyen bir sesle. Yüzüne baktım, bir parça merhamet, bir anlık vicdan aradım. Ama onun soğuk dudaklarından çıkan kelimeler bıçak gibi saplandı ruhuma. "Yapamam. En iyisi bu," dedi sakin, sanki yaptığı şey doğruymuş gibi. "N-ne?" Gücüm tükenmişti, dilim dönmedi fazlasını söylemeye. Gözlerime dolan yaşlar, dudaklarımın titremesi ve kalbimdeki ağır yük kelimelere dökülmeme izin vermedi. "Bebeğin yaşaması ikimiz için de riskli. Bu, ikimiz için de en iyisi," dedi ve geri çekilmeye başladı. Gitmeye çalışıyordu. "Hayır! Hayır, dur!" Elimi uzattım, çaresizce ayağından yakaladım. Ama o, elimi bir hamlede itti ve hızlı adımlarla uzaklaştı. Gitmesini izlemekten başka bir şey yapamadım. Her adımında biraz daha küçülüyordu gözümde, ama kalbimde açtığı yara daha da büyüyordu. "Birisi bana yardım etsin!" diye bağırmaya çalıştım, ama sesim o kadar cılızdı ki kendi kulaklarım bile zor duydu. Bacaklarımın arasında hissettiğim sıcak sıvıyla beraber son umudum da eriyip gitmişti. Bebeğimi kaybediyordum, bunu biliyordum. İçimdeki her şeyin parçalandığını hissettim. "Kimse yok mu?" dedim, sesim çatallı ve boğuk çıkarken. Ama bir yanıt yoktu. Boş koridorda yankılanan tek şey, acılar içindeki nefeslerimdi. Ta ki aşağıdan gelen koşan adımları duyana kadar. Merdivenlerden hızla inen kişi alt komşumuz Nedime teyze çıktı. Gözleri kocaman olmuştu, beni o hâlde görünce hemen kocasını çağırdı. "Fikret! Fikret çabuk gel!" Yanıma çömeldi, yüzündeki endişeyi görebiliyordum. "Mira, ne oldu sana?!" diye sordu. "Düştüm…" diyebildim sadece, zorlukla çıkan kelimelerle. Her konuşmam bir bıçak darbesi gibiydi, ruhuma saplanıyordu. "Fikret yetiş!" diye seslendi Nedime teyze. Ardından Fikret amca da koşarak yanımıza geldi. "Mira, dayan kızım," dedi. Sesi sakinleştirici olsa da o an sakinleşmek mümkün değildi. "Evet Fikret. Hadi kaldır kızı. Hastaneye gidiyoruz," diye kararlı bir sesle ekledi Nedime teyze. Fikret amca beni kollarına aldı, öyle narin, öyle dikkatlice. Ağrımayan tek bir yerim bile yoktu, ama o anda bedenimden çok ruhumun acısı yakıyordu beni. Gözlerim bulanıklaşırken, kalbimin derinliklerinde bir boşluk açılıyordu. Bebeğimi kaybettiğimi biliyordum. Ama kaybettiklerim bununla sınırlı değildi. ***** Mira gözlerini açtığında, hastane odasının beyaz ışıkları gözlerini kamaştırdı. Bilinci yavaş yavaş yerine geliyordu. Etrafına bakmaya çalıştı ama başı ağrıdı, düşünceler bir sis bulutu gibi zihnini kaplamıştı. Gözleri odanın soluk duvarlarında dolaştıktan sonra kendine döndü. Kolunun alçıya alınmış olduğunu fark etti; bir an için nasıl bu hale geldiğini düşündü. Düşerken kolunun üzerine düştüğünü hatırlayınca yüzü buruştu. Ayağının biri sargılar içindeydi ve en ufak bir hareketle keskin bir ağrı yayılıyordu. Elini yüzüne götürdüğünde, dudağının kenarında hissettiği acı onu irkiltti. Patlayan dudağı dün gece Rüzgar’ın tokadıyla olmuştu; o anı hatırlayınca, içindeki öfke ve utanç birbirine karıştı. Ama en acısı bu değildi. Elini yavaşça karnına getirdi. Gözlerini sıkıca kapadı. Kimse söylemese de biliyordu; bebeği artık orada değildi. İçindeki can gitmişti. O boşluğu hissediyor, bunu her zerresinde duyuyordu. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü, ama elindeki ağrı nedeniyle yaşlarını silmekte bile zorlandı. Kendini çaresiz, kırılgan ve yapayalnız hissediyordu. Tam o sırada kapı aniden açıldı. Mira, başını kaldırarak gelenlere baktı. Annesi ve babası odaya girmişti. Arkalarında küçük erkek kardeşi olsa da odanın dışında kalmıştı. Gözleri annesine ve babasına kaydı. "Kızım, uyanmışsın," dedi annesi, sesi özlem ve endişeyle karışık titriyordu. Aceleyle Mira’ya doğru ilerledi ve ona sarıldı. Mira, annesinin sıcaklığını hissetmek istedi ama kolundaki alçı yüzünden annesi hemen geri çekildi. "Ah, kolun… Özür dilerim, kızım. Çok acıyor mu?" diye sordu annesi, elleri titriyordu. Mira cevap vermedi; sadece annesinin gözlerine baktı, o gözlerde gördüğü endişe ve çaresizlik bile içindeki acıyı hafifletmeye yetmiyordu. Mira’nın gözleri babasına kaydı. Ferdi her zaman güçlü, destek veren bir baba olmuştu. Ama şimdi… Şimdi gözlerini camdan dışarı dikmiş, Mira’ya bakmıyordu bile. Bu sessizlik, bu soğukluk içini daha da acıttı. "Baba," diye seslendi Mira, sesi ince ve ürkekti. Babası, bu çağrıyı duymamış gibi kımıldamadı bile. Mira yutkunarak endişeli hissetmeye başladı. "Baba!" diye tekrarladı, bu kez sesi biraz daha yüksek çıktı. Ferdi nihayet döndü, ama bakışları Mira’nın kalbini paramparça etti. O gözlerde sevgi yoktu, sadece hayal kırıklığı ve öfke vardı. "Bana baba deme," dedi Ferdi, sesi keskin bir bıçak gibi Mira’nın yüreğini deldi. "Adımızı iki paralık ettin. Ben seni böyle mi yetiştirdim? Bizim ailemizin adını lekelemek için mi büyüdün sen?" Mira, babasının sözleriyle sarsıldı. Gözlerinden yaşlar istemsizce süzüldü. "Baba, lütfen… Özür dilerim…" dedi, sesi güçlükle çıkıyordu. Ama babası onun çaresizliğini görmezden geldi, sert ve kararlıydı. "Şam babası demen daha doğru bence. Kızım, hamileymişsin! Üstelik kimliği belirsiz bir adamdan! Bu utançla nasıl yaşanır, söylesene bana! Bir de bebeği düşürmüşsün." "Baba…" dedi Mira, sesi titrek ve ağlamaklıydı. Ama Ferdi’nin gözleri bir taş kadar sertti, asla yumuşamıyordu. "Rezil ettin bizi," dedi Ferdi, ses tonundaki nefret Mira’nın tüm savunma mekanizmalarını yerle bir etti. Gözlerinin içine bir kez daha bakmadan kapıyı hızla açtı ve dışarı çıktı. Mira, babasının arkasından bakakaldı. Kalbindeki kırıklar derinleşiyor, her nefesi biraz daha acıyla doluyordu. Babasının yıllarca sevgiyle baktığı gözlerinin şimdi ona böyle yabancı, böyle sert olması… Bu, her şeyden daha fazla canını yakmıştı. Gözyaşları bir kez daha süzüldü, ama bu kez annesi ona daha fazla yaklaşamadı. Mira, annesine bakarak, "Anne…" diye fısıldadı, ama kelimeleri boğazında düğümlendi. Annesi gelip usulca kızına sarıldı. Onun da yapacak bir şeyi yoktu. Kızının acısını anlıyor ama ona hakvermek istemiyordu. Yatağın başucundaki sessizlik, odadaki her duyguyu daha da ağırlaştırıyordu. Mira, yaşadığı her anın ağırlığını sırtında hissediyordu; yalnızlık ve çaresizlik adeta bedenini esir almıştı. ***** Üç ay sonra "Baba, ben Ankara’ya gitmek istiyorum," dedi Mira, sesi hem kararlı hem de ürkekti. Babasının tepkisini tahmin etmeye çalışırken, gözleri yerdeydi. Babası, Mira’yı hastaneden çıktıktan sonra Adana’ya, memlekete getirmiş, onun üniversite kayıtlarını da dondurmuştu. Mira o anki ruh haliyle babasına karşı çıkmamış, hatta durumu kabullenmişti. Ancak eşyalarının bir kısmı hâlâ Ankara’da, kaldığı evdeydi. Oda arkadaşı Bahar, üniversite tatil olduğu için eşyalarını almasını ya da isterse kargo ile gönderebileceğini söylemişti. Ama Mira, bu kez gitmek istiyordu. O malum günden sonra Rüzgar’ın bir kez bile aramaması, nasıl olduğunu merak etmemesi, onu yok sayması Mira’nın içinde düğüm düğüm bir acı bırakmıştı. Rüzgar’a aşık değildi, ama onun yaptığı hataların bedelini sadece kendisinin ödemesi ağırına gidiyordu. Az kalsın ölecekti ve Rüzgar bunu umursamamıştı. Mira, onu itenin Rüzgar olduğunu kimseye söylememişti, ama içinde Rüzgar’dan bir açıklama bekleyen yaralı bir yan vardı. "Ne için?" diye sordu babası, gözleri sorgulayıcıydı ama öfkeli değildi. Eski kızgınlığı sönmüş gibiydi, yine de onunla konuşurken hala içinde bir burukluk taşıyordu. Mira’nın hamile olduğunu, anne ve babasını kandırdığını unutamıyordu. "Eşyalarımı götürmem gerek. Bahar artık o evde kalmayacak," dedi Mira, ellerini sıkarken sesi hafifçe titriyordu. "Sana güvenebilir miyim?" dedi babası, yüzünde yılların yorgunluğunu taşıyan bir ifadeyle. Mira’nın yutkunarak kelimelerin boğazında düğümlendiğini hissediyordu. "Baba," dedi, sesi bir fısıltı kadar kısılmıştı. Eskiden kendisini koşulsuz seven babasını özlüyordu. Onu hayal kırıklığına uğrattığının farkındaydı, ama yine de içten içe affedilmeyi bekliyordu. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Babası, kızının bu halini görünce derin bir nefes aldı. "Ağlama," dedi, sesi biraz yumuşamıştı. "Neden sana kızgınım, biliyor musun?" "Seni, ailemi rezil ettim…" dedi Mira, gözleri yerdeydi. "Hayır," dedi babası, başını hafifçe iki yana sallayarak. "Önce belki sana öyle söyledim, ama asıl sebep bu değil. Birisi yetişmese, az daha ölecektin fazla kanamadan. Seni kaybetmenin korkusuyla söyledim o lafları, kızım. Ben korktum, anlıyor musun? Seni bir daha görememekten korktum." Bu sözler Mira’nın içinde bir şeyleri kırdı. Babasının gözlerinde yansıyan endişe ve sevgi, uzun zamandır hissetmediği bir sıcaklıkla doldurdu yüreğini. Bir adım attı ve babasına sımsıkı sarıldı. "Baba…" dedi, sesi gözyaşlarının arasında kayboluyordu. Babasının artık onu sevmediğini düşünmüştü, ama hala evlat olarak sevilmenin getirdiği mutluluk aylardır karanlıkta kalmış yüzüne bir ışık gibi yansımıştı. "Baba, güven bana," dedi Mira, titreyen bir sesle. "Bir daha öyle bir hata yapmayacağım ve dizinin dibinden de ayrılmayacağım. Söz veriyorum." "Bak, bunu söyledin bir kere," dedi babası, gözlerinde hem bir uyarı hem de umut vardı. "Söz," dedi Mira, gözyaşlarını silerek. Ama içten içe farklı bir düşünce onu kemiriyordu. Rüzgar’la henüz kapanmamış bir hesabı vardı. Annesi, çocuğun babasını sorduğunda tek seferlik bir ilişki olduğunu ve tanımadığını söylemişti, ama bu yalan Mira’nın içinde bir yük gibi duruyordu. Rüzgar’ın neden bir anda değiştiğini öğrenmek, bu meseleyi kendi içinde halletmek zorundaydı. Artık ne yapması gerektiğini biliyordu. Ama önünde uzun, dikenli bir yol vardı. Babasına verdiği sözü tutarken, geçmişindeki yaraları da iyileştirmek zorundaydı. ***** Mira, babasına Ankara’ya gitmek istediğini söyledikten bir hafta sonra eski yaşadığı şehre geri dönmüştü. Kolundaki ve ayağındaki çıkıklar artık daha iyi durumdaydı. Yürüyebiliyordu, ama hala eski sağlamlığında değildi. Her adımında bacaklarındaki zayıflığı hissediyor, yürürken yavaşlamak zorunda kalıyordu. Yine de bu eksiklik, onu geri döndürmeye yetmezdi. Yaşadığı apartmana ulaştığında derin bir nefes aldı. Asansör korkusu olduğundan her zamanki gibi merdivenleri kullanarak yukarı çıktı. Ama ne zaman o malum yere, düşüp hayatının altüst olduğu noktaya yaklaşsa, istemsizce durup kaldı. Adımları ağırlaştı, sanki yer onu geri tutuyordu. Birden zihni, yaşadığı o korkunç anların içine çekildi. Her şeyin başladığı ve bittiği yerde duruyordu şimdi. Hayatının aşkı dediği, “İyi ki varsın” dediği adam, şimdi “İyi ki yoksun” dediklerinden biriydi. Fakat bu acımasız gerçeklik, Mira’nın içini daha da kemiren başka bir gerçekle birleşiyordu: Aslında bir "iyi ki yoksunlar" listesi bile yoktu. Bu kadar uzun süre nasıl kandırılmıştı? O güzel sözler, özel hediyeler, gelecek vaatleri… Hepsi mi yalandı? Anlamak imkânsızdı. Mira ağlamak istemiyordu, ama durduğu yerde boğazındaki düğüm gitgide büyüyordu. O anının ağırlığı bir yük gibi omuzlarına çökmüş, nefesini kesmişti. Çünkü burada, tam bu noktada, bebeğine veda etmişti. Hem de henüz o bebeği hayatına bile tam anlamıyla dahil edememişken. O gün bir anne olmuş, aynı gün o annelik sıfatını yitirmişti. Mira kendini suçlamaktan alamıyordu. Rüzgar’ın gerçek yüzünü görebilseydi… Onunla asla birlikte olmaz, belki de şu an her şey bambaşka olurdu. Belki bebeği yaşıyor olurdu. "Mira!" İsmini duyan Mira irkildi. Öyle derin bir hayal alemine dalmıştı ki nerede olduğunu, nasıl durduğunu unutmuştu. Sese doğru başını çevirdiğinde karşısında Bahar’ı gördü. "Bahar!" "Hoş geldin, canım ev arkadaşım!" dedi Bahar, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle. Mira’ya doğru koştu ve sıkıca sarıldı. "Seni çok özlemişim!" Mira, bu sıcak karşılama karşısında gülümsedi. "Hoş buldum kardeşim. Ben de seni çok özledim. Ama sen nereye böyle? Bu ne güzellik?" diye sordu. Ancak sorusu Bahar’ın yüz ifadesini aniden değiştirdi. Bahar’ın rengi bir anda solmuştu, sanki ne diyeceğini bilemez hale gelmişti. "Şey…" diye başladı Bahar, gözlerini kaçırarak. "Bir arkadaşın nişanı var. Oraya gidiyorum aslında…" Mira, Bahar’ın davranışlarındaki garipliği hemen fark etti. Şüphelenerek biraz daha yaklaştı. "Kimin nişanı?" Bahar derin bir nefes aldı. Aslında gitmek istemiyordu. Ama erkek arkadaşı lsrar edince ortak arkadaşlık yüzünden kabul etmek zorunda kalmıştı. Mira'nın gözleri kısıldı. Bahar’ın açık bir şey sakladığını hissediyordu. "Gel, eve geçelim. Öyle konuşuruz." "Bahar, kimin nişanı?" dedi Mira, ısrarla. "Sadece bir arkadaşın…" "Bahar!" Mira’nın sesi yükseldi. "Neden saklıyorsun? Söyle, kimin nişanı bu?" Bahar, Mira’nın ısrarına daha fazla dayanamadı. Derin bir nefes alıp gözlerini yere indirdi. "Farah’ın nişanı," dedi sessizce. "Ne?" Mira önce duyduklarına inanamadı. Farah’la düzenli olarak konuşuyorlardı ve Mira onun hayatında biri olduğunu hiç duymamıştı. Kaşlarını çattı. "Ama… Farah hayatında biri olduğunu söylemedi. Kimmiş bu şanslı adam?" Bahar’ın yüzü iyice soldu. "Mira, sakin ol tamam mı? Sana söylemeden önce bunu bilmen gerektiğini düşündüm ama. Söyleyemedim." "Bahar, ne oluyor? Neden benden bir şey saklıyorsun gibime geliyor?" Bahar bir adım geri çekildi, çünkü söyleyeceği kelimeler Mira’yı daha da incitecekmiş gibi bir tedirginlik içindeydi. Sonunda, titrek bir sesle konuştu: "Rüzgar’la nişanlanıyor." Mira’nın yüzü bir anda bembeyaz oldu. "Anlamadım. Hangi Rüzgar?" "Senin Rüzgar," dedi Bahar, gözlerini Mira’dan kaçırarak. Mira’nın yüreğine saplanan acı, bir bıçak gibi keskin ve beklenmedikti. Kulakları uğuldadı, ayaklarının altındaki zemin kayıyormuş gibi hissetti. Bir kaç adım geri adımlayıp duvara değince durdu. Rüzgar. Mira’nın hayatını altüst eden adam, şimdi bir başkasıyla, üstelik Farah’la nişanlanıyordu. Dudaklarından çıkan tek kelime, boş bir yankı gibi havada asılı kaldı: "Hayır…"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD