Avludaki o zehir zemberek yüzleşmenin üzerinden haftalar geçmişti. Mardin'in acımasız güneşi, taş avlunun serinliğini buharlaştırmış, yer geceleri bile terk etmeyen boğucu bir sıcaklık bırakmıştı. İlk günlerde keskin meydan okumaları, kılıçların kınına çekilmiş gibi sessizleşmiş, yerden uzakta ama katlanılabilir bir ateşkese bırakılmıştı.
Helen, hayatta kalmanın en temel kuralını uygulamayı koymuştu: uyumu sağlamak. Bu konak bir savaş alanıydı ve o, cephedeki bir asker gibi, ne zaman siper alacağını, ne zaman sessiz kalacağını öğrenmişti.
Gündüzleri, beklenen o tek bir e-posta için Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nun portalının tamamı yenileniyordu. Evlilik nedeniyle mazeret tahsisi dilekçesi, Mardin Adliyesi'ne atanmak, hiçliğin ortasında vardır; en azından mesleğine, kişiliğine tutunabileceği bir daldı.
Bu ateşkesin en belirgin yüzü, Sercan ile aralarındaki yeni dinamikti. Konak ahalinin, özellikle de ona bir zaaf arayan Hafize Hanım'ın kartal bakışları altında, mükemmel bir çiftti. Kahvaltıda Sercan onun sandalyesini çeker, akşam yemeğinde Helen onun tabağına en sevdiği yemekten koyardı. Avluda otururken Sercan'ın eli usulca omzuna dokunur, Helen de ona hafif bir gülümsemeyle karşılık verirdi.
Bu, Onun bir hareketi ezberlenmiş, tekrarları defalarca kanıtlanmış bir tiyatro oyunuydu. Fakat o devasa ahşap kapının ardına, yatak odalarının mahremiyetine çekildiklerinde, perde kapanıyor ve silindirler değişiyordu.
Korkmaz Aşireti'nin veliahtı Sercan Ağa ve onun İstanbullu savcı karısı, yerlerini iki garip oda arkadaşına bırakırdı. Artık ne durdurulmuş imalar ne de güç savaşları vardı. Sadece yorgun bir sessizlik ve bu sessizliği doldurmak için bulunan ortak zeminler...
Sercan'ın çalıştığı bir köşesine yığdığı kitaplar, Helen için bir bulanıklık sandığı olmuştu. Dünya klasiklerinden siyaset teorisine uzanan o zengin kütüphane, ikisi arasında beklenen bir köprü kurmuştu. Akşamları, konağın geri kalan kısmı derin bir sessizliğe gömüldüğünde, sonların iki ucuna doğru çekilir, ellerinde kitaplarla saatler geçirirlerdi.
Bazen okudukları bir pasajın içeriğini tartışır, bazen de Sercan'ın dizüstü bilgisayarından eski bir siyah beyaz film izlerlerdi. Helen, bu adamın içindeki gizli dünyayı keşfettikçe şaşkınlık artıyordu.
Dışarıdan sadece töreye, devrime ve silaha tapan bir ağa gibi görünen Sercan, perdenin arkasında Dostoyevski'nin deli ruhuna dair analizlerini tartışabilen, bir Fellini filminde sembolizmi çözümleyebilen bambaşka bir kimliğe dönüştü.
Bu entelektüel derinlik, Helen'in ona karşı ördüğü önyargı duvarlarında çatlaklar oluşmuştu. Bu arada, nefreti törpülüyor, bunun yerine tehlikeli bir merak bırakılıyordu. Kalpleri ise özgürce habersiz, kendi insanlarında yolda ilerliyor. Birbirlerine doğru akan iki nehirlerdi, henüz yataklarının birleştiğinin farkında olmadan, aynı denize döküleceklerini bilmeden akıyorlardı.
Onlarda birlikte aynı yatakta paylaşmak zorunda kalan iki arkadaş sanıyorlardı. Ama Sercan'ın kendine hakim olamadığı anlıyor, bu kırılgan arkadaşlık tanımını her fırsatta dinamitliyordu.
Helen'e dokunmadan duramıyordu. Bu, şehvetli bir arayıştan çok, bir sahiplenme, varlıkların hissettirme ihtiyacıydı.
Kahvaltı masasında, Hafize Hanım'a karşı rollerini oynarlarken, masanın altından Sercan bacağını Helen’in bacağına dokunduruyordu. Bu basit iletişim, Helen'in tüm üyelerine bir elektrik akımı yayar, kanını anında alevlendirirdi.
Başta bunun bir kaza olduğunu düşünürdü ama Sercan'ın bacağını çekmemesi, aksine o sıcaklık ve baskıyı orada tutması, bunun yerine kasıtlı bir eylem olduğu anladı.
Başka bir gün, avludaki sedirde, elindeki hukuk sonuçlarını ararken Sercan yanına gelmişti. Hiçbir şey söylemeden eğilmiş, herkesin yapabileceği bir şekilde yanağını usulca öpmüştü. Bu bir karı-koca şefkatini gösteriyordu ama Helen için öyle değildi. Sercan’ın damarlarının sıcaklığı, bir gün önce traş olmuş çenesinin batmayan ama sertliğini hissettiren dokusu, yanmasına dolan o erkeksi sabun ve tütün kokusu…
Kalbinin göğüs kafesini döverken nefesini tutmuş, o anın bir an önce bitmesi için dua etmişti. Sercan’ın gözlerinde muzip, meydan okuyan bir pırıltı vardı.
Helen'in yanaklarının kızardığını, nefesinin kesildiğini görmekten şeytani bir zevk alıyordu. En zoru ise sabahlardı.
Aynı yatak paylaşımları, aralarına yastıklardan yerleşenler, yolculukları bir mecburiyetti. Ama haftalar o yerleşimcileri eritmiş, gecenin bir yarısı bilinçsizce birbirlerinin sıcaklıklarına sığınmış olmuşlardı.
Helen bazen bir kilo hissiyle uyanır, Sercan'ın kaslı kolunun beline sarıldığı, yüzünün onun geniş göğsüne gömülü olduğu fark ederdi. Kulağındaki ritmik kalp atışları, yanığına dolan o derin, uykulu erkek kokusu, onu bir anlığına güvende hissettiren bir kozanın içindeymiş gibi hissettiriyordu.
O anlarda, akıllı devre dışı kalır, sadece kapasiteleri konuşurdu. Vücudu, bu sıcaklıkta, bu sığınağa daha çok sokulmak isterdi. Ama sonra zihni bir kırbaç gibi şaklardı: “Bu adam senin gardiyanın. Bu bir hapishane.” Anında kaskatı kesilir, nefesini tutarak kendini geri çekerdi.
Çoğu zaman Sercan da aynı anda uyanır, gözlerin bir anlığına ulaşırdı. O bir saniyelik bakışta ne bir küçümseme ne bir öfke, sadece yatak sıcaklığının mahmurluğuyla karışık, adlandırılamayan bir duygu olurdu.
Sonra ikisi aynı anda arkalarını döner, hiçbir şey olmamış gibi davranarak yataktan kalkarlardı. Ama bir şeyler oluyordu. Parçalar ki o görülebilen elektrik, o kadar yoğundu ki değişimi havasını bile ağırlaştırıyordu.