BÖLÜM 19: KAN VE TOPRAK

1201 Words
Helen adliyeden çıktığında güneş Mardin’in taş sokaklarını kızıl bir örtüyle kaplamıştı. Tozlu havada adliye binasının gölgesi uzayıp gidiyordu. Helen’in adımları yorgundu; omuzları hafifçe düşmüş, ama gözleri hâlâ o kararlı parıltısını koruyordu. Çantası elinde, ağır ağır merdivenlerden indi. Sercan arabasına yaslanmış, sigara içiyordu. Siyah gömleğinin kolları sıvanmış, dirsekleri arabanın kapısına dayanmıştı. Yüzü asıktı, kaşları çatılmış, çenesi kilitlenmişti. Sigarasının ucundaki köz, her nefeste kızarıp sönüyordu. Helen’i görür görmez gözleri kısıldı. Bir an öylece baktı ona, sonra sigarayı yere fırlatıp topuğuyla ezdi. Tozun içinde küçük bir kıvılcım dans etti ve söndü. Helen yanına vardığında hiçbir şey söylemedi. Sadece kapıyı açtı, sessizce bindi. Sercan da sürücü koltuğuna geçti. Motor çalıştığında derin bir homurtu yükseldi. Araba hareket eder etmez, o ağır, boğucu sessizlik kabuğuna çekildi. Radyo kapalıydı, camlar yarı aralıktı ama dışarıdaki rüzgâr bile konuşmuyordu sanki. Sercan dayanamadı. Direksiyonu sıkıca kavradı, boğazını temizledi. “Cemil denen it… odana girmiş,” dedi sesi alçak ama keskin. “Ne dedi sana Helen?” Helen başını cama yasladı, dışarıdaki taş evlere baktı. Şaşırmamıştı. Sercan’ın gözü kulağı her yerdeydi; bu topraklarda sır saklamak, rüzgâra fısıldamak kadar zordu. “Tehdit etti,” dedi sakince. “Dosyayı kapatmamı istedi. Bedirhan’ın adını ağzına bile almamamı, yoksa… yoksa bunun sonunun iyi gelmeyeceğini söyledi.” Sercan’ın yumruğu direksiyona indi. Sert değildi vuruşu, ama içindeki fırtınayı dışarı vuruyordu. Metalik bir ses yükseldi kabinde. “Sana söylemiştim,” diye tısladı dişlerinin arasından. “Söylemiştim Helen! Bunlar laftan anlamaz. Bedirhan… o adam sadece katil değil. Sapık. Hasta. Seni hedefe koydular. Anlıyor musun? Seni!” Helen başını yavaşça çevirdi, Sercan’a baktı. Gözlerinde öfke değil, derin bir yorgunluk vardı. “Ne yapacaktım Sercan?” diye sordu, sesi titremiyordu ama içindeki ağırlık hissediliyordu. “Dosyayı rafa mı kaldıracaktım? Zelal ’in kemiklerini sızlatsam mıydım? On yedi yaşında bir kızın çığlığını duymazdan mı gelseydim? Ben senin karın olabilirim, evet. Ama vicdanımı kaybetmedim. O benimle.” Sercan’ın nefesi hızlandı. Parmakları direksiyonda beyazlaştı. Bir süre sessiz kaldı. Sonra aniden frene bastı. Araba yolun kenarında savrularak durdu. Toz bulutu yükseldi, farların ışığında dans etti. Sercan kemerini çözdü, Helen’e döndü. İki eliyle omuzlarından tuttu. Güçlü ama incitmeden. Gözlerinde saf, yalın bir korku vardı. Sevdiği kadını kaybetme korkusu. Çıplak, savunmasız. “Ben senin vicdanına bir şey demiyorum!” diye bağırdı. Ses arabanın içinde yankılandı, camlar titredi. “Anlıyor musun Helen? Bir şey demiyorum! Ama seni yaşatmaya çalışıyorum! Seni korumaya çalışıyorum!” “Eğer sana bir şey olursa…” diye devam etti, sesi alçalarak. “Eğer senin saçının teline zarar gelirse… ben bu Mardin’i yakarım. Şahmeranlarım haritadan silerim. Köylerini, konaklarını, hatıralarını… hepsini. Ben seninle yaşamak istiyorum. Sabahları seninle uyanmak, akşamları seninle yemek yemek, çocuklarımızın kahkahasını duymak istiyorum. Anlamıyor musun?” Helen’in kalbi sıkıştı. Sercan’ın öfkesinin altında yatan o çaresizliği gördü. Bu adam, yüzyıllık kan davalarının, namus hesaplarının, töre zincirlerinin ortasında, sadece onu korumaya çalışan bir aşıktı. Bir koca. Bir insan. Yavaşça elini kaldırdı, Sercan’ın sert sakalına, yanağına koydu. Parmakları serindi. “Bana bir şey olmayacak,” dedi yumuşak ama kararlı. “Çünkü benim arkamda Sercan Ağa var. Hani söylemiştin ya… ‘Kanunların bittiği yerde benim kanunlarım başlar’ diye. Ben devletin kılıcını sallayacağım. Sen de kalkanım olacaksın.” Sercan’ın nefesi yavaşladı. Gözlerini kapadı, alnını Helen’in alnına yasladı. İkisinin de saçları birbirine karıştı. Nefesleri aynı ritme kavuştu. “Kalkanın olurum,” diye fısıldadı Sercan. “Siperin olurum. Gerekirse ecelleri olurum. Ama seni vermem. Asla.” Bir süre öyle kaldılar. Arabanın motoru hâlâ çalışıyor, hafifçe titriyordu. Yola çıktıklarında hava iyice kararmıştı. Farlar dar yolları aydınlatıyor, taşların gölgeleri uzuyordu. Konağa vardıklarında avlu ışıl ışıldı. Arabalar dizilmiş, atlar bağlanmış, meşaleler yanıyordu. Aşiret reisleri, köyün ileri gelenleri, hatta komşu köylerden gelen birkaç kişi toplanmıştı. Hava gergindi. Konuşmalar fısıltıya dönmüş, gözler arabaya çevrilmişti. Sercan indi önce. Kapıyı açtı, Helen’e elini uzattı. Helen elini tuttu, indi. Parmakları birbirine kenetlendi. “Başını dik tut,” dedi Sercan usulca. “Onlar sadece güçten anlar. Ve sen şu an bu topraklardaki en güçlü kadınsın.” Avluya girdiklerinde uzun masalar kurulmuştu. Yer sofraları değil; eski usul değil bu gece. Beyaz örtüler serilmiş, kuzular tandırda dönmüş, pilavlar sahanlarda buğulanıyordu. Ama yemek kokusu havadaki gerginliği bastıramıyordu. Herkes adliyede olanları konuşuyordu. Helen’in Şahmeranlara çektiği resti. Bedirhan’ın adının yeniden dillere düşmesini. Hasan Ağa başköşedeydi. Kır saçları, derin çizgili yüzüyle bir kaya gibi oturuyordu. Sercan dedesinin sağına oturdu, Helen Sercan’ın yanına oturdu. Karşısında Hafize Hanım, annesi. Yanında birkaç kadın daha. Gözler Helen’e çevrildi. Bazısı hayran, bazısı şüpheli, bazısı öfkeli. Yemek başladı. Kaşıklar tabaklara değiyor, ama sohbet zayıftı. Fısıltılar yükselip alçalıyordu. Sonunda yaşlı Mahmut Ağa kaşığını bıraktı. Gür sesi avluyu doldurdu. “Sercan Ağa,” dedi ağır ağır. “Duyarız ki gelin hanım Şahmeranlarla uğraşırmış. Eski defterleri açarmış. Meselesi kapanmış konuları açmış. Bu işin sonu hayra alamet değildir. Biz barış isteriz. Huzur isteriz. Töre bellidir.” Masada ölüm sessizliği çöktü. Kaşıklar havada kaldı. Gözler Sercan’a çevrildi. Herkes onun ne diyeceğini bekliyordu. Ama ilk konuşan Sercan olmadı. Helen yavaşça ayağa kalktı. Üzerindeki koyu zümrüt yeşili elbise, tozlu avluda bir bahar dalı gibi duruyordu. Zarif, ama kırılmaz. Elleri masanın kenarına dayandı. Gözleri Mahmut Ağa’ya, sonra masadakilere tek tek kaydı. “Mahmut Ağa,” dedi. Sesi berrak, çelik gibi. “Sizin ‘kapandı’ dediğiniz mesele, on yedi yaşında bir kızın canıdır. Sizin ‘huzur’ dediğiniz şey, katillerin elini kolunu sallayarak gezmesidir. Annesinin ahını dindirdi mi?” Masada bir uğultu yükseldi. Hafize Hanım sandalyesinde kıpırdandı. Mahmut Ağa’nın kaşları çatıldı. Helen devam etti, sesi yükselerek: “Ben bu ailenin geliniyim, evet. Bu masada ekmeğinizi yiyorum. Ama dışarıda bir mazlumun kanı yerde kalıyorsa, o ekmek boğazımdan geçmez. Töre diyorsunuz. Hangi töre bir çocuğun katilini korur? Hangi namus tecavüzcüyü saklar? Eğer Korkmazların namusu buna sessiz kalmaksa… ben o namusu reddediyorum!” Hafize Hanım yerinden fırlayacak gibi oldu. “Helen!” diye gürledi. “Ağzından çıkanı kulağın duysun!” Ama Sercan annesinin koluna dokundu. Yumuşak ama kesin. Hafize Hanım sustu, oturdu. Sercan da ayağa kalktı. Helen’in hemen yanına geçti. Omuz omuza. “Karım haklıdır,” dedi. Sesi avluda gök gürültüsü gibi yankılandı. “Biz Korkmazlarız. Bizim gücümüz zalimi korumaktan değil, mazluma sahip çıkmaktan gelir. Şahmeranlar haddini aştı. Bedirhan cezasını çekecektir. Buna itirazı olan, şimdi sofrayı terk etsin.” Sessizlik. Uzun, ağır bir sessizlik. Mahmut Ağa başını öne eğdi. Önce yavaşça, sonra tamamen. Kimse kalkmadı. Kimse itiraz etmedi. Korku mu, saygı mı, yoksa ikisinin karışımı mıydı bilinmez; ama o an bir şey değişti. Yemek bittiğinde hava iyice soğumuştu. Konuklar yavaş yavaş dağıldı. Helen bitkindi. Bacakları titriyor, başı dönüyordu. Sercan onu kolundan tuttu, merdivenlerden çıkardı. Odalarına girdiklerinde kapıyı kilitledi. Işığı kıstı. Helen koltuğun kenarına çöktü. “Bugün…” dedi Sercan ona bakarak. Gözlerinde hayranlık, gurur, endişe. “Bugün onları yendin Helen. Silahla değil. Sözlerinle. Cesaretinle.” Helen başını kaldırdı. Gözleri dolmuştu. “Çok korktum,” diye itiraf etti usulca. “Hepsi gözümün içine bakarken… sanki bir saniye sonra kalkıp üzerime gelecekler gibi hissettim.” Sercan yanına oturdu. Kollarını ona doladı. Helen kendini bıraktı. Sercan’ın göğsüne yaslandı. “Korkma,” dedi Sercan saçlarını okşarken. “Ben buradayım. Her zaman.” Yavaşça Helen’i kucağına aldı, yatağa taşıdı. Elbisesinin arkasına elini uzattı yavaşça fermuarı açarken gözleri Helen’in gözlerinden ayrılmıyordu. “Sen benim her şeyimsin,” diye fısıldadı. “Ve ben seni kimseye vermem.” O gece Mardin uyurken, Korkmaz konağının bir odasında iki insan birbirine sarıldı. Dışarıda rüzgâr uğulduyor, taşlar soğuktan titriyordu. Ama içeride sıcaklık vardı. Bir kalkan vardı. Bir söz vardı. Ve o söz, henüz söylenmemiş tüm savaşlara bedeldi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD